islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
14°C
İstanbul
14°C
Çok Bulutlu
Cumartesi Çok Bulutlu
16°C
Pazar Az Bulutlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
18°C
Salı Az Bulutlu
19°C

ÖN YARGILARIN ESİRİ OL(MA)MAK

ÖN YARGILARIN ESİRİ OL(MA)MAK
12/10/2024 09:00
A+
A-

Ön yargı, insanların davranışlarını etkileyen faktörlerden biridir ve “Bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir”leri ifade eder. [1] Bir başka  deyişle önyargı, kanıta, herhangi bir bilgi ya da deneyime dayanmayan her türlü olumsuz “ön fikir” demektir. Bu ön fikrin de belli oranda  kategorik düşünceden ve ipek böceği  gibi tek kaynaktan beslenen kişilerde daha fazla görüldüğü; buna karşılık analitik düşünen ve   her çiçeğe konarak polenlerini alıp bal yapan  arı gibi olan kişilerde ise  görülmediği ya da çok az görüldüğü   müşahede edilmektedir. Bu nedenle ön yargı, toplumun belirli bir kesiminde kabul gören ve değiştirilmesi zor olan bir düşünce tarzı olarak  bilinmektedir.

Bu düşünce tarzına göre yorum yapılan  bir konu için tek düşünce geçerlidir ve  başka düşüncelerin ise hiç  bir önemi yoktur. Dolayısıyla  ön yargıya dayalı bir düşünceyi ortadan kaldırmak, o kadar kolay değildir. Bu nedenledir ki Einstein, “İnsanların ön yargılarını parçalamak, bir atomu parçalamaktan daha zordur” deme ihtiyacını hissetmiştir.  Zira ön yargının, tek doğrucu ve tekfir edici anlayışlara  zemin hazırlayan ideolojik bir bakış açısını yansıttığı, dolayısıyla  tefrikanın ve  başkalarına karşı düşmanca tavırların oluşmasına katkı  sağladığı da görülmektedir. Ön yargı ile anlam benzerliği olan ve birbirini tamamlayan diğer bir kavram da kalıp yargıdır. “Kalıp yargı, bir sosyal gruba karşı bazen ön yargıları besleyen, bazen de ön yargıdan beslenen kolektif inançlar”[2] olarak tanımlanmaktadır.

Ön yargılı, ya da kalıp yargılı  insanlar, sahip oldukları fikir ve düşüncelerin doğruluğuna inansalar da, yeterince  bir  öz güvene sahip olmadıkları için farklı fikir ve düşüncelerin kendi fikir ve düşüncelerini sarsacağından  da  endişe  duyarlar. Hatta  bu endişe,  kimi ön yargılı insanlarda korkuya sebep olur ve  koruma içgüdülerini harekete  geçirir. Bu nedenle  “En iyi savunma taarruzdur”  anlayışıyla   kendi düşünce ve fikirlerini  anlatan eserlerin  dışındaki eserlerin okunmasına engel olurlar ve  bunun için de ne yapılması gerekiyorsa, onu   yapmaktan da geri durmazlar.  Nitekim ön yargılı insanlarda reddetme,  gurup ayırımcılığı yapama  ve   yeni fikir ve düşüncelere karşı  hiçbir araştırma yapmadan  karşı çıkma ve  eski fikirleri savunmada direnç gösterme tavırlarının etkin olduğu görülür. Bu da okuma özürlü bir toplum yapısının oluşmasına önemli ölçüde katkı sunar. Orta okul öğretmenliğim sırasında yaşadığım bir anımı, bu konuda örnek olarak  sunmak  istiyorum:

“Okuma yerine dinlemeyi ve seyretmeyi severiz. Bunun için hemen hemen bütün ailelerde televizyon bulunduğu hâlde bir kitaplık yoktur. Az sayıda okuyanımız ise kategorik okumayı tercih eder. Kendi düşünce, inanç ve fikirlerinin dışındaki kitapları okumak istemezler. Geneli itibarıyla öğretmenler de okumazlar. Ya da sadece ders kitaplarını okurlar, bunun dışında genel kültürlerini artıracak, dinî, felsefi ve ilmî kitaplara da fazla iltifat etmezler. Görev yaptığım Orta okulun öğretmenleri de bu  anlayışın dışında değildi. Çok az sayıda öğretmen okurdu. Hatta bazıları çok iyi okurdu. Bunlar arasında en çok okuyan da bir Almanca öğretmeniydi.

Öğretmenler odasına her girdiğimde onun mutlaka bir şeyler okuduğunu görürdüm. Genelde fikrî eserler ve roman okurdu. Ben daha ziyade bilimsel dergileri veya Allah’ın varlığını anlatan kitapları okumayı tercih ederdim. Bir de Şark ve Garp klasiklerini okurdum. Bir gün o Almanca hocasının karşısına oturdum. O bir taraftan çayını yudumluyor, bir taraftan da kitap okuyordu. Ben de çay içiyordum ama bir şey okumuyordum. Derse gidecektim, zilin çalmasını bekliyordum. Almanca hocası çayını bitirdiği gibi kitabını da bitirmişti. Kitabı çantasına koyacaktı ki koymadı, bana o kitabı uzatarak “Okur musun?” dedi. Ben de “Memnuniyetle…” dedim ve o  kitabı aldım.

Kitap Jack London’un “Demir Ökçe” isimli romanıydı. O kitabı tam iki haftada ağır ağır okudum. Böyle yapmamın nedeni içime doğan bir histi. Bu his bana o kitaptan imtihan edileceğimi söylüyordu. Bu nedenle kitabı yavaş yavaş okudum ve hazmettim. “Demir Ökçe”, sınıf mücadelesini konu alan bir romandı. Genç ve iyi bir aile kızının sınıfsal konumuna rağmen sosyalist bir lidere âşık oluşunu ve yaşadığı bu ilişki süresince kapitalizmin toplumda yarattığı yıkımları ve işçi sınıfının günlük yaşam mücadelesini keşfedişini anlatıyordu.

Romanda benim dikkatimi çeken şey, piskoposla sosyalist liderin diyalogları olmuştu. Bu nedenle kendimi o piskoposun yerine koydum ve Müslüman bir din adamı olarak cevap vermeye çalıştım. Karnı yarık olarak tanımlanan ders arası boşluğun olduğu bir güne denk getirerek kitabı o Almanca hocasına verdim ve teşekkür ettim. “Okudun mu?” dedi. Ben de “Evet okudum ve çok yararlandım” dedim. Başka bir şey demedi.

Havadan sudan konuştuktan sonra birden bana o sosyalist liderin piskoposla olan diyaloğunu hatırlatarak “Nasıl piskoposu alt etmişti, değil mi?” dedi. Ben “Evet alt etmişti ama o piskoposun yerinde ben olsaydım şöyle yapılmasını söylerdim” dedim. Bu minval üzere sohbetimiz devam etti. Ben de her defasında “Evet, öyleydi ama ben şöyle derdim ya da yapardım” gibi cevaplar verdim.

Böylece kitapla ilgili imtihanım sona ermiş oldu. İmtihanı kazanmıştım. Çünkü bana söyleyecek bir sözü kalmamıştı. Ertesi hafta aynı  tavrı, ben de  ona  göstermek istedim. Hüseyin Perviz Hatemi’nin o dönemde meşhur olan bir kitabı vardı. Adı “İslâm Açısından Sosyalizm” idi. Belki sosyalizm sözcüğüne takılır da bu kitabı okur sanmıştım. Kitabın en son sayfalarını okudum ve bitirdim. Sonra kendisine ben de “Okur musun?” dedim. O da “Hayır, ben kendi ideolojimin dışında hiçbir kitabı okumam” dedi. Bunun üzerine “Ben okurum, okumamı istediğin başka bir kitap varsa getir, onu da okuyayım” dedim. Ama bir daha bana okumam için başka bir kitap vermedi.”[3]

Ön yargının temel sorunlardan biri de insanlarda “reaktif kişilik” oluşumuna  katkı sağlamasıdır. Reaktif kişilik,  tepkiseldir  ve kategorik zihniyeti yansıtır;  analiz ve öngörüye kapalıdır. Kendine özgü bir düşünceye de sahip değildir, dolayısıyla   her zaman bir düşüncenin anti’ si olma konumundadır.  Bu düşünce tarzında  olaylar  meydana  gelemeden  olacakları   analiz edip,  bir bakış açısı ortaya koyma  yoktur, bu nedenle  sorunlar  ortaya çıktıktan sona çözüm arayışlarına  başlanır. Daha açık bir ifade ile  reaktif kişiliğe  sahip olanlar,   yarıya kadar su dolu bardağın, dolu tarafını görmezlikten gelerek  sadece boş tarafını görürler ve  kategorik bir   mantıkla “ bardak boş” derler.  Sürekli şikayet ederler, eleştirirler,  “Anne-babam, millet ve  bu devlet  bana ne verdi?”  derler, ama “ Ben   anne-babama, bu millete ve bu devlete ne  verdim,” demezler;  daha da önemlisi   sorumluluk  bilinciyle “karanlığı aydınlatmak için  bir mum yakmayı”   düşünmezler.

Buna karşılık “proaktif  kişiliğe”  sahip olan,  proaktif düşünceye  de sahiptir. Dolayısıyla analiz yapar, olası problemleri öngörür ve sorunlar  patlak vermeden önce bir bakış açısı oluşturur,  konumunu kendisi belirler, mevcut durumu geliştirmek veya yenilerini  ortaya koymak için etkin bir şekilde inisiyatif alır, statükoya meydan okuyabilir ve hatta değişim için çevreyi  de etkiler.[4]

Bir hayat rehberi olan  Kur’an’da da ön yargı  ile ilgili dikkat çekici  bazı  bilgilerin  de yer aldığı görülür. Mesela  bir  ayette, “Hislerinize uyup adaletten sapmayın[5]  denilirken,  diğer bir  ayette de“ Haydi  ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a uyun’ denildiğinde,  ‘Hayır, biz atalarımızdan  ne gördüysek  ona uyarız’ derler.  Peki ataları  hiçbir şeye aklı ermeyen ve doğru yolu bulmayan  kimseler idiyse, yine de onlara mı uyacaklar?” [6]  denilmekte;  bir zihniyetin,  bir düşünce tarzının, daha açık bir ifade ile ön yargıya dayalı bir davranışın  eleştirildiği görülmektedir. Nitekim Merhum Elmalı’lı  Hamdi Yazır, “Atalarından kalma eski adetlerin emri hakka, hükmü ilahîyeye  muafık olup olmadığını  aramazlar da sırf  taassup ile  ne olursa olsun taklit ve ittiba  edeceklerini söylerler” [7] yorumu  yapar.

Kur’an,  ön yargılı kişileri eleştirmekle  yetinmez, ayrıca  onları “inatçı”, “ısrar eden, ayak direten” kişiler  olarak  da tanımlar.  “Sizler, benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz[8]   veya  “Yemin olsun ki, sen kendilerine her türlü ayeti (mucizeyi) getirsen, yine de onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler…”[9]  ayetleri ile benzeri diğer ayetler,    kafirlerin tepkilerini   açıkladığı kadar, bu tepkilerin  temelinde  yatan ön yargılarını da   açıklamaktadır.  Dolayısıyla bu ayetler, bize de bir  mesaj vermekte,  bu tür  olumsuz   tutum ve  davranışlardan  ders alarak  ön yargılı olmamamızı istemektedir.

Bu nedenle ön yargılarımızı terk edip bilerek  hareket etmek ve davranışlarımızı  buna göre ayarlamak,  temel  görevlerimiz arasında yer  almalıdır. Zira  Allah Teâlâ “ Bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü göz, kulak ve kalp (akıl) bundan sorguya çekilecektir[10]   buyurmakta, zamanı gelince yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimizi  bize hatırlatmaktadır.  Dolayısıyla  bize düşen görev, bu uyarıya kulak verip  davranışlarımızdan ve yaptıklarımızdan bir gün hesap vereceğimizi, asla unutmamaktır

Prof. Dr. Celal Kırca

MİRATHABER.COM -YOUTUBE-

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] TDK Türkçe Sözlük, Ankara,2005, s.1546.

[2] Asım Yapıcı, Din Kimlik ve Ön Yargı , s. 19.

[3] Celal Kırca, Bir Nesle Mensubiyetin Hikayesi, İstanbul 208, s. 224- 225.

[4] Sabahattin Çetin,  Mehmet Sait Köse,   Proaktif Kişiliğin Stratejik Düşünce Becerisine Etkisi , Bartın Üniversitesi İ.İ.B. F. Dergisi Yıl: 2017 Cilt: 8 Sayı: 16 . S.70

[5] Nisa, 4/135.

[6] Bakara,2/170.

[7] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul,1935, 1/585.

[8] Kafirun, 109/3.

[9] Bakara, 2/145.

[10] İsra,17/36.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Emine KIRCA dedi ki:

    Kıymetli Amcacığım, ben de ön yargı ve kalıp yargı ile yaşayan insanları, at gözlüğü ile Dünyaya bakan insanlarla eşleştirmekteyim. Yeterince okumayan, kendi düşünce kalıbından çıkmayan, araştırmayan kişiler “ideoljik” düşünce içine girip ona göre hareket etmeye başlıyorlar. Bu durum toplumda bölünmelere, sevgisizliğe ve birlik beraberliğin azalmasına neden oluyor. O yüzden insanlar gelişime ve yeni fikirlere açık olup; başta kendine, yaşadığı topluma ve tüm insanlığa katkı sağlayacak bir anlayış ve görüş içinde olmalıdır…

  2. Kemal Mete dedi ki:

    Ön yargılı insanlar kutuplaşma için en uygun insanlardır.
    Kendi gibi düşünmeyenleri dışlarlar.

  3. Faruk saban dedi ki:

    Ön yargının olmaması mümkün mü değil mi desek her iki türlü de cevabı evet oluyor,Fakat niye böyle oluyor diyince insanın aldığı eğitim çok önemli oluyor, Aslında küçüklükten itibaren soran ve cevap arayan insanın fıtratına hitab edecek soru sayısını teşvik etmek ve uygun cevaplar vermek bir bilenin her vakit olacağını gösterebilmektir.Bilinen bir örnek var kral insanları çağırmış ve örtük( kapalı) kapının nasıl açılacağını soruyor herkes değişik senaryoları üretir i, en son bir genç gelir ona sorulur o da gider kapıyı iteler veya çeker kapı açılır.Sormadan mukayese yapmadan bu iş olmuyor,Saygılar selamlar kaleminize sağlık değerli hocam.

  4. Muhammed Bahaeddin Yüksel dedi ki:

    Ön yargı ve kalıp yargı ne dünün ne de bugünün meselesidir. Her peygamberin karşısına iflah olmaz bir inatla çıkan bu iki menfi tutum, Allah’ın buyruklarına davette bulunan tüm çağların insanların bizzat müşahede ettiği ve edeceği aşılmaz barikatlardir. Acizane bizlerin de gerek içinde bulunduğumuz camiada ve gerekse günlük yaşantımızda karşılaştığımız bir tutumdur. Umarız ki bu menfi tutuma sahip olanlar, bu gibi derde deva yazıları okur da deva bulurlar. Bu güzel yazısından dolayı kıymetli hocama teşekkür eder, sağlık ve afiyetler dilerim.

  5. Fatih Sarıgül dedi ki:

    hocam harika bir yazı olmuş. Hele kendi gençliğinizden verdiğiniz vicdan muhasebesi ifade eden örnek çok yerinde olmuş. Bir anda insanın dikkatini çekiyor. Günümüzde öz eleştiri konusunda çok büyük bir eksikliğimiz var. Teşekkürler. Kaleminize gönlünüze sağlık