islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,5402
EURO
54,8887
ALTIN
6.232,80
BIST
13.458,10
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Pazartesi Az Bulutlu
30°C
Salı Parçalı Bulutlu
31°C
Çarşamba Açık
32°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C

İSLAM’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

İSLAM’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER
02/08/2026 07:30
A+
A-

İSLAM’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Hakikatin Önüne Dikilen Zihinsel, Siyasi ve Toplumsal Perdeler

İslam’ın önündeki en büyük engellerden biri, insanların İslam hakkında hiçbir şey bilmemesi değildir. Bazen asıl engel, İslam’ı bildiğini zannedenlerin onu yanlış bir çerçeve içerisinde anlaması, yorumlaması ve insanlara eksik biçimde sunmasıdır. Çünkü açık bir inkâr, çoğu zaman kendisini belli eder; fakat hakikatin diliyle konuşan yanlış, daha derin bir karışıklığa yol açar. İslam’a ait kavramları kullanan, ayetlerden söz eden, dini sembolleri öne çıkaran fakat hayatın temel ölçülerini başka düşünce sistemlerinden alan bir yaklaşım, insanlara hakikatin kendisini değil, hak ile batılın birbirine karıştırıldığı bulanık bir din anlayışını sunar.

İslam’ı anlamamak yalnızca Kur’an’ı okumamak, ayetlerin anlamını bilmemek veya dini meselelerde bilgisiz olmak değildir. İslam’ı anlamamak; Allah’ın insan için çizdiği yolu hayatın yalnızca belirli alanlarında geçerli görmek, vahyi parçalamak, dinin bazı hükümlerini kabul ederken bazılarını çağın şartlarına aykırı bulmak, ibadetleri önemserken egemenlik, ekonomi, eğitim, hukuk, ahlak ve toplumsal düzen konusunda başka ölçülere teslim olmaktır. Namaz kıldığı hâlde ticarette hile yapan, oruç tuttuğu hâlde işçisinin hakkını vermeyen, Kur’an okuduğu hâlde ırkçılığı savunan, dini konuştuğu hâlde zulüm karşısında susan insanın problemi yalnızca amel eksikliği değildir; aynı zamanda İslam’ın insan ve hayat tasavvurunu kavrayamama problemidir.

İslam, insanın yalnızca kalbine hitap eden manevi bir teselli sistemi değildir. O, insanın neye inanacağını, neye bağlanacağını, neyi ölçü kabul edeceğini, nasıl kazanacağını, nasıl yöneteceğini, nasıl hükmedeceğini, kimlerle dayanışacağını ve zulüm karşısında nasıl duracağını belirleyen bütünlüklü bir hayat yoludur. Bu bütünlük parçalandığında geriye ya sadece ibadetlerden oluşan dar bir dindarlık ya da siyasi çıkarların hizmetine sunulmuş ideolojik bir din yorumu kalır. Her iki durumda da İslam’ın hayat kuran, insanı dönüştüren ve toplumu adalet ekseninde yeniden inşa eden yönü görünmez hâle gelir.

Bugün İslam’ın anlaşılmasının önündeki temel engellerden biri, yanlış yorumların zamanla sahte mutlaklara dönüşmesidir. İnsanlar önce belirli bir düşünceyi, lideri, partiyi, devleti, mezhebi, cemaati veya geleneği İslam adına yorumlamaya başlar; ardından bu yorumu sorgulanamaz hâle getirir. Bir süre sonra vahiy, o yorumu değerlendiren ölçü olmaktan çıkar; yorum, vahyin üzerinde hüküm kuran bir otoriteye dönüşür. İnsanlar ayetleri kendi siyasi tercihlerine göre açıklamaya, dini ilkeleri bağlı oldukları yapının ihtiyaçlarına göre eğip bükmeye ve hakikati kendi aidiyetleriyle özdeşleştirmeye başlarlar. Böylece beşerî olan kutsallaştırılır, değişebilir olan mutlaklaştırılır, eleştirilebilir olan dokunulmaz hâle getirilir.

Bir siyasi partiyi İslam’ın tek temsilcisi gibi görmek, o partinin hatalarını din adına savunmak ve eleştirenleri dine karşı olmakla suçlamak bu yanlışın açık örneklerinden biridir. Parti, seçim kazanmak için kurulmuş bir siyasi yapıdır; İslam ise seçim dönemlerine, kadrolara ve iktidar hesaplarına indirgenemeyecek ilahi bir ölçüdür. Bir parti yönetimde dindar insanlara yer verebilir, dini söylemler kullanabilir veya bazı Müslümanların desteğini alabilir. Ancak bütün bunlar o partiyi hakikatin ölçüsü yapmaz. Eğer adalet zedeleniyor, yolsuzluk görmezden geliniyor, faiz düzeni sürdürülüyor, zulüm karşısında çıkar hesabı yapılıyor ve toplum milliyetçilik üzerinden yönlendiriliyorsa, burada dini sembollerin varlığı gerçeği değiştirmez.

Sahte mutlaklar yalnızca siyaset alanında oluşmaz. Devlet, millet, bayrak, lider, tarih, mezhep, gelenek, sermaye, piyasa, çoğunluk, bilim ve ilerleme gibi kavramlar da yanlış yerde konumlandırıldığında dinin önüne geçen yeni kutsallıklara dönüşebilir. İnsan, devleti adaletin aracı olmaktan çıkarıp eleştirilemez bir varlık hâline getirdiğinde, devletin yaptığı her şeyi doğru kabul etmeye başlar. Millet sevgisi ırk üstünlüğüne dönüştüğünde, insan kendi kavmine yapılan haksızlığı önemserken başka bir halka yapılan zulmü görmezden gelir. Bilim, Allah’ın yarattığı düzeni anlamanın bir yolu olmaktan çıkarılıp hayatın bütün anlamını belirleyen son merci hâline getirildiğinde, insanın ahlaki ve manevi boyutu yok sayılır.

İslam, hiçbir beşerî yapıya mutlaklık vermez. Çünkü mutlaklık yalnızca Allah’a aittir. Bir lider hata yapabilir, bir devlet zulmedebilir, bir cemaat yanlış yola sapabilir, bir âlim yanılabilir, bir gelenek bozulabilir ve çoğunluk batılı tercih edebilir. İslam’ın ölçüsü, insanların sayısı, makamı, gücü veya tarihsel itibarı değildir. Ölçü; hak, adalet, vahiy, ahlak ve sorumluluktur. Bu nedenle Müslüman, sevdiği kişiyi de desteklediği yapıyı da bağlı olduğu geleneği de vahyin ölçüsüne arz etmek zorundadır. Aksi hâlde din, kişinin aidiyetlerini sorgulayan bir hakikat olmaktan çıkar; aidiyetlerini meşrulaştıran bir araca dönüşür.

İslam’ın önündeki engellerden biri de sahte mutlakların gölgesine sığınarak dini var etmeye çalışma yanılgısıdır. Bazı insanlar İslam’ın ancak güçlü bir devletin, belirli bir siyasi partinin, milliyetçi bir söylemin, modern ideolojilerin veya küresel sistemin sunduğu imkânların içinde yaşayabileceğini düşünür. Bu sebeple İslam’ın ilkelerini açıkça savunmak yerine, onu mevcut düzenin kabul edeceği ölçüde yumuşatmaya çalışırlar. Faize doğrudan karşı çıkmak yerine “şartlar bunu gerektiriyor” denilir. Laik hayat düzeni eleştirilmek yerine “din özgürlüğü sağlandığı sürece problem yoktur” anlayışı benimsenir. Milliyetçilikle ümmet düşüncesi arasında çelişki olmadığı ileri sürülür. İslam’ın adalet anlayışı yerine piyasanın, devlet çıkarının veya çoğunluğun iradesi esas alınır.

Oysa İslam, var olmak için batılın himayesine muhtaç değildir. Hakikat, gücünü bir ideolojinin desteğinden, bir devletin izninden veya bir partinin korumasından almaz. İslam’ı batıl bir sistemin gölgesinde büyütmeye çalışmak, çoğu zaman İslam’ı güçlendirmez; aksine o sistemi meşrulaştırır. İnsanlar, dini söylem kullanan yöneticiler sebebiyle düzenin İslamileştiğini düşünmeye başlar. Oysa çoğu zaman değişen düzen değil, düzeni yöneten kişilerin görünümüdür. Kanunlar, ekonomik yapı, eğitim anlayışı, kültürel hedefler ve egemenlik ilişkileri aynı kaldığı hâlde, muhafazakâr kadroların yönetime gelmesi İslam’ın hayata hâkim olduğu anlamına gelmez.

Hak ile batılı aynı yolda yürütmeye çalışmak, İslam’ın önündeki en tehlikeli sapmalardan biridir. Çünkü hak, Allah’ın belirlediği ölçüler üzerine kurulur; batıl ise insanın hevasını, çıkarını, gücünü ve kendi hüküm koyma yetkisini merkeze alır. Bu iki yol bazı kelimelerde, bazı geçici menfaatlerde veya belirli hedeflerde yan yana görünebilir; fakat yöneldikleri istikamet farklıdır. Hak, insanı Allah’a kulluğa çağırırken batıl insanı sisteme, güce, mala, makama, millete veya ideolojiye bağlar. Hak, adaleti çıkarın üstünde tutarken batıl çıkarı adaletin önüne geçirir. Hak, insanı hesap verebilir kılarken batıl güçlü olanı dokunulmazlaştırır.

Hak ile batılı uzlaştırmaya çalışan yorumlar, ilk bakışta ılımlı, makul ve çağdaş görünebilir. Fakat zamanla hakikatin sınırlarını belirsizleştirir. Faizli ekonomik düzen ile İslam ekonomisinin uyumlu olabileceğini söylemek, milliyetçilik ile ümmet anlayışını aynı zeminde buluşturmak, laiklik ile tevhid arasında esaslı bir çatışma olmadığını ileri sürmek, sınırsız tüketim kültürü ile İslam ahlakını uzlaştırmaya çalışmak bu bulanıklığın örnekleridir. Bu yorumlar, doğrudan inkâr üretmez; fakat insanların yanlış sistemi meşru görmesine yol açar. Böylece batıl, İslam’a karşı savaşmadan İslami kavramların içine yerleşir.

Batıl sisteme dini bir görüntü kazandırmak, o sistemi zayıflatmaz; bilakis güçlendirir. Çünkü insanlar artık sistemi yabancı, yanlış veya problemli görmez. Sistemin içinde birkaç dini sembol, birkaç muhafazakâr yönetici, birkaç manevi söylem ve birkaç hayır faaliyeti bulunduğunda, temel yapı sorgulanmaz hâle gelir. İnsanlar faiz düzeninin içinde zekât vermeyi yeterli görür, sömürü düzeninin içinde hayırseverlikle vicdanını rahatlatır, adaletsiz bir yönetimde dini törenlerin çoğalmasını başarı sayar. Böylece İslam, hayatı dönüştüren bir ölçü olmaktan çıkar; yanlış düzenin vicdanını yatıştıran bir araç hâline gelir.

İslam’ı doğru anlamanın önündeki bir başka engel, netlikten kaçmaktır. Günümüzde birçok kalem sahibi, akademisyen, ilahiyatçı ve kanaat önderi açık konuşmayı sertlik, temel ayrımları ortaya koymayı dışlayıcılık, batıl düşünceleri eleştirmeyi çağ dışılık olarak görmektedir. Bu sebeple kavramları belirsizleştiren, herkesi memnun etmeye çalışan ve hiçbir ölçüyü açık biçimde savunmayan bir dil gelişmektedir. Böyle bir dil, görünüşte çatışmayı azaltır; fakat hakikatin anlaşılmasını da engeller. Çünkü insanlar neyin İslam’a ait, neyin başka bir dünya görüşünün ürünü olduğunu ayırt edemez hâle gelir.

Net olmak, insanlara kaba davranmak veya herkesi dışlamak değildir. Netlik, ölçüyü saklamamak, kavramları yerli yerine koymak ve hakikati çıkar hesabına göre değiştirmemektir. Bir Müslümanın adaletin tarafında olduğunu açıkça söylemesi, faiz düzenini eleştirmesi, ırkçılığa karşı çıkması, zulmü kim yaparsa yapsın reddetmesi, İslam’ın hayatın bütün alanlarına yönelik bir sözü olduğunu ifade etmesi imani sorumluluktur. Netlikten kaçmak, çoğu zaman hikmet değil; korku, menfaat veya aidiyet baskısının sonucudur.

Hakka zarar verecek, onu gölgeleyecek ve insanların zihninde yanlış bir İslam tasavvuru oluşturacak yorumlardan sakınmak da imani bir görevdir. Her yorum masum değildir. Bazı yorumlar dini anlaşılır hâle getirirken bazıları onun asli yönünü bozar. Örneğin sabır kavramını zulme boyun eğmek şeklinde yorumlamak, itaati yöneticinin her davranışını onaylamak olarak sunmak, kaderi insanların sorumluluğunu ortadan kaldıran bir anlayışa dönüştürmek, tevekkülü çalışmamak ve tedbir almamak şeklinde anlatmak, ümmet kavramını yalnızca duygusal bir kardeşlik söylemine indirgemek İslam’ın çizdiği yolu daraltır.

Yanlış yorum, zamanla yanlış bir insan tipi meydana getirir. Zulme karşı çıkmayı fitne olarak gören, yöneticiyi eleştirmeyi günah sayan, ticaretteki haksızlığı “herkes yapıyor” diyerek normalleştiren, ırkçılığı vatan sevgisi adı altında savunan, lüks ve israfı nimet göstergesi sayan, dini yalnızca cami ve cenaze alanına sıkıştıran insan tipi böyle oluşur. Bu kişi kendisini dindar görebilir; fakat hayatını belirleyen ana ölçüler modern düzenin kabulleridir. İslam, onun hayatında belirleyici değil, tamamlayıcı bir unsur hâline gelmiştir.

Eğitim sistemi de İslam’ın anlaşılmasının önünde güçlü bir perde oluşturabilir. Çocuklara hayatın amacını, ahlaki sorumluluğu, yaratılışı ve hesabı öğretmeden yalnızca rekabet, başarı, kariyer ve kazanç hedefi vermek, onları modern sistemin ihtiyaçlarına göre şekillendirir. Bir öğrenci yıllarca eğitim alır; fakat emeğin hakkını, kul hakkını, tüketim ahlakını, adaleti, merhameti ve toplumsal sorumluluğu öğrenmez. Doktor olur ama hastayı müşteri görür. Mühendis olur ama yapı güvenliğini maliyete feda eder. Tüccar olur ama kârı doğruluğun önüne geçirir. Yönetici olur ama makamı emanet değil, ayrıcalık sayar. Böyle bir eğitim, bilgili insan yetiştirir; fakat bilinçli ve ahlaklı insan yetiştirmekte zorlanır.

Ekonomi alanında İslam’ın yanlış anlaşılması daha açık biçimde görülür. Faizli sistem hayatın her alanını kuşatmışken, Müslüman yalnızca bireysel harcamalarının helal olup olmadığıyla ilgilenebilir. Bankacılık sistemi, borç düzeni, emek sömürüsü, gelir adaletsizliği ve servetin belirli ellerde toplanması sorgulanmaz. Bir şirket işçilerine düşük ücret verirken büyük bağışlar yapabilir. Bir tüccar müşterisini yanıltırken cami yaptırabilir. Bir işveren çalışanın hakkını geciktirirken umreye gidebilir. Bunlar ibadetin değersiz olduğunu değil, ibadetin ahlaki ve toplumsal sorumluluktan koparıldığını gösterir.

Ticaret hayatında güven, dürüstlük ve hakkaniyet kaybolduğunda dinin toplumsal şahitliği de zayıflar. Etiket fiyatını kasada değiştiren, malın ayıbını gizleyen, borcunu geciktiren, ölçü ve tartıda hile yapan, çalışanını sigortasız bırakan bir insanın dini söylemleri topluma güven vermez. Çünkü İslam yalnızca konuşulan sözlerle değil, alışverişte, borçta, ortaklıkta, işçi-işveren ilişkisinde ve kazancın paylaşımında görünür hâle gelir. Ticaret ahlakı bozulmuş bir toplumda dinin dili yüksek olsa bile etkisi zayıf kalır.

İslam’ın anlaşılmasının önündeki önemli engellerden biri de ümmetin parçalanmışlığıdır. Müslümanlar, inanç kardeşliğini merkezde tutmak yerine ulusal, etnik, mezhebi ve siyasi kimlikleri öncelemektedir. Bir coğrafyada Müslümanlar zulüm görürken başka bir ülkedeki Müslümanlar meseleyi kendi devletlerinin çıkarına göre değerlendirebilmektedir. Aynı dine mensup insanlar, sınırlar, bayraklar ve resmi söylemler sebebiyle birbirine yabancılaşabilmektedir. Ümmet bilinci zayıfladığında, Müslümanın sorumluluğu kendi ülkesinin sınırlarıyla, kendi milletinin çıkarıyla ve kendi grubunun geleceğiyle sınırlanır.

Ulusçuluk ve ırkçılık, modern dönemde İslam’ın kardeşlik anlayışının önüne geçen en güçlü kimliklerden biri olmuştur. Bir insanın kavmini sevmesi, dilini koruması ve yaşadığı ülkeye bağlılık duyması doğal olabilir. Fakat kendi milletini diğerlerinden üstün görmek, tarihi hataları kutsamak, devletin çıkarını adaletin önüne geçirmek ve farklı halklara karşı düşmanlık üretmek İslam’ın çizdiği sınırları aşar. Müslüman, kendi milletinden olan zalime karşı da mazlumun yanında durmak zorundadır. Çünkü adalet, kimliğe göre değişmez.

Milliyetçilik, dine ait kavramları da kendi hizmetine alabilir. Şehadet, fetih, cihat, vatan, millet ve birlik gibi kavramlar devlet politikalarının desteklenmesi için kullanılabilir. Böylece insanlar dini kavramlarla ulusal hedefleri birbirine karıştırır. Bir savaşın, bir siyasi kararın veya bir devlet politikasının İslami olup olmadığı vahyin ölçülerine göre değil, milli çıkarlara göre değerlendirilir. Bu durumda din, devleti değerlendiren bir ölçü olmaktan çıkar; devletin kararlarını kutsayan bir söyleme dönüşür.

Modern hayatın sunduğu sahte özgürlük anlayışı da İslam’ın anlaşılmasını engeller. İnsan, istediğini yapabilmeyi özgürlük sayar; fakat arzularının, tüketim kültürünün, reklamların, ekranların ve toplumsal onay ihtiyacının kendisini nasıl yönettiğini fark etmez. Sabah uyandığında telefona bakan, ne giyeceğine moda şirketlerinin, ne yiyeceğine reklamların, ne düşüneceğine sosyal medya gündeminin karar verdiği insan kendisini özgür zannedebilir. Oysa modern insan çoğu zaman görünmeyen yönlendirmelerin esiridir. İslam ise özgürlüğü, insanın başka kullara ve kendi nefsine bağımlılıktan kurtulup yalnızca Allah’a kul olması şeklinde temellendirir.

Modern hayatın hızı, insanın hakikatle ilişkisini de yüzeyselleştirir. İnsan uzun süre düşünmek, bir meseleyi kaynaklarından öğrenmek ve kendi hayatını sorgulamak yerine kısa videolar, sloganlar ve hızlı yorumlarla yetinir. Din de bu hız kültüründen etkilenir. Derinlikli ilim yerine birkaç dakikalık konuşmalar, kavrayış yerine duygusal coşku, istikamet yerine anlık heyecan öne çıkar. Bir insan çok sayıda dini içerik izleyebilir; fakat hayatında hiçbir şey değişmeyebilir. Çünkü bilgi, kalbe ve davranışa ulaşmadan tüketilen bir içeriğe dönüşmüştür.

Dinin dar alanlara hapsedilmesi de İslam’ın anlaşılmasını bozan temel meselelerden biridir. Din, yalnızca camide, ramazanda, cenazede, düğünde veya kişisel dua anında hatırlanan bir unsur hâline geldiğinde, hayatın ana düzeni başka değerler tarafından belirlenir. İnsan ibadetlerini yerine getirirken iş hayatında kapitalist, siyasette ulusçu, eğitimde seküler, tüketimde hazcı ve toplumsal ilişkilerde çıkarcı davranabilir. Bu parçalanmışlık, modern dindarlığın en büyük krizlerinden biridir. Aynı insanın hayatının farklı alanlarında birbirine zıt ölçülerle hareket etmesi normal kabul edilir.

Oysa İslam insanı parçalamaz. Cami ile çarşıyı, ibadet ile ticareti, ahlak ile siyaseti, birey ile toplumu, dünya ile ahireti birbirinden koparmaz. Namaz insanı kötülükten alıkoymalı, oruç nefsin taşkınlıklarını sınırlandırmalı, zekât servet anlayışını değiştirmeli, hac ümmet bilincini güçlendirmeli ve iman insanın bütün kararlarına yön vermelidir. İbadet hayatı değiştirmiyorsa, sorun ibadetin kendisinde değil, onun anlaşılma biçimindedir.

Kalem sahiplerinin sorumluluğu bu noktada daha da büyüktür. Yazarlar, akademisyenler, ilahiyatçılar, konuşmacılar ve kanaat önderleri kullandıkları her kavramın neye hizmet ettiğini düşünmek zorundadır. Güç sahibini memnun etmek için hakikati yumuşatan, toplumun tepkisinden korkarak temel meseleleri konuşmayan, yanlış sistemleri İslami kavramlarla süsleyen kalem, yalnızca kişisel hata yapmış olmaz; toplumun zihnini de bulandırır. Bir kelimenin yanlış kullanımı yıllar boyunca sürecek bir zihinsel sapmaya dönüşebilir.

Kalem sahibi, kavramların sınırlarını korumalıdır. Adalet ile devlet çıkarını, ümmet ile milliyetçiliği, şûra ile çoğunlukçuluğu, özgürlük ile sınırsız arzuyu, tevekkül ile pasifliği, itaat ile teslimiyetçiliği, hikmet ile suskunluğu birbirine karıştırmamalıdır. Bu ayrımları açık biçimde yapmak toplumda gerilim oluşturabilir; fakat hakikati korumak, herkesi memnun etmekten daha büyük bir sorumluluktur.

İslam’ın anlaşılmasının önündeki bir diğer engel, korkudur. İnsanlar işlerini, makamlarını, çevrelerini, itibarlarını veya siyasi ilişkilerini kaybetmekten korktukları için doğruları açıkça söylemeyebilir. Bu korku zamanla dini yorumları değiştirir. Güçlüye karşı yumuşak, güçsüze karşı sert bir din dili ortaya çıkar. Yöneticilerin hataları hikmetle açıklanırken halkın hataları ağır ifadelerle eleştirilir. Zenginin israfı nimet, fakirin talebi sabırsızlık sayılır. Böylece dinin dili adaleti değil, toplumsal güç ilişkilerini yansıtmaya başlar.

Net duruş, imanın hayata yansıyan yönlerinden biridir. Müslüman, hakikati savunurken sonuç hesabını öncelememelidir. Bu, tedbirsiz davranmak veya çatışma aramak anlamına gelmez. Aksine ölçülü, adil ve hikmetli biçimde hak ile batıl arasındaki farkı ortaya koymaktır. Çünkü sınırlar belirsizleştiğinde, insanlar batılı hak zannetmeye başlar. Yanlış düşünceler dini kavramlarla anlatıldığında, zamanla İslam’ın kendisi o düşüncelerle özdeşleşir.

İslam’ın başına gelen en büyük belalardan biri, onun batıl sistemlerin meşruiyet kaynağı hâline getirilmesidir. Din, güç sahiplerinin yanlışlarını örtmek, toplumun itaatini sağlamak, ekonomik sömürüyü görünmez kılmak, milliyetçi duyguları güçlendirmek veya siyasi muhalefeti susturmak için kullanıldığında, insanlar zamanla bu bozulmuş görüntüyü İslam’ın kendisi zanneder. Sonra adaletsizlikten uzaklaşmak isteyen gençler dinden uzaklaşır; çünkü karşılarında hakikati değil, din adına konuşan çarpık bir düzen görürler.

Bu nedenle İslam’ın anlaşılmasının önündeki engelleri kaldırmak, yalnızca insanlara daha fazla dini bilgi vermekle mümkün değildir. Öncelikle yanlış ölçüler, kutsallaştırılmış yapılar, sorgulanamaz liderler, mutlaklaştırılmış devletler, dokunulmaz gelenekler, ideolojik yorumlar ve modern hayatın görünmez kabulleri sorgulanmalıdır. İnsan, hangi kavramların zihnini yönettiğini, neyi kaybetmekten korktuğunu, hangi yapıya gereğinden fazla anlam yüklediğini ve hangi yanlışları dini gerekçelerle savunduğunu kendisine sormalıdır.

İslam’ı doğru anlamak, insanın önce kendi zihnindeki putları fark etmesini gerektirir. Taştan yapılmış putları reddetmek kolay olabilir; fakat düşüncelerden, aidiyetlerden, makamlardan, liderlerden, partilerden, devletlerden ve geleneklerden oluşan görünmez putları fark etmek daha zordur. İnsan, sevdiği şeyi sorgulamak istemez. Bağlı olduğu yapının yanlışını görmekten kaçınır. Kendi siyasi tercihinin, milli kimliğinin veya ekonomik çıkarının İslam’la çelişebileceğini kabul etmekte zorlanır.

Hakikat, insanın bağlılıklarını onaylamak için değil, onları düzeltmek için gelir. Kur’an, insanın düşüncelerine eklenen manevi bir süs değildir. O, düşünceleri, hayat biçimlerini, ekonomik ilişkileri, siyasi aidiyetleri ve toplumsal kabulleri yargılayan ilahi ölçüdür. Müslüman, Kur’an’ı kendi düşüncesine uydurmaz; kendi düşüncesini Kur’an’ın ölçüsüne göre düzeltir.

İslam’ı anlamamak, son tahlilde Allah’ın hayat üzerindeki hükmünü parçalı kabul etmektir. İnsan bazı alanlarda Allah’ın rehberliğini benimserken bazı alanlarda modern ideolojilerin, devletin, piyasanın, çoğunluğun veya nefsin hükmüne teslim oluyorsa, burada ciddi bir bilinç bölünmesi vardır. İman, Allah’ı yalnızca yaratıcı olarak kabul etmek değil; O’nun rehberliğini hayatın bütününde üstün tutmaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, İslam’ı modern hayatın kabul edeceği biçime sokmak değil, modern hayatı İslam’ın ölçüleriyle yeniden değerlendirmektir. İslam’ın piyasa düzenine, ulus devlet anlayışına, sınırsız tüketime, seküler eğitime, gösteri kültürüne ve güç merkezli siyasete ne söylediği açık biçimde konuşulmalıdır. Bu yapılmadığında İslam, çağın yanlışlarını düzelten bir hakikat olmaktan çıkar; çağın içinde kendisine küçük bir alan arayan savunmacı bir kimliğe dönüşür.

Hak ile batıl aynı yolda yürümez. Onları aynı istikamete yöneltmeye çalışmak, hakikatin sınırlarını siler ve batılın ömrünü uzatır. İslam’ın gücü, başka ideolojilerle uzlaşmasından değil, kendi ölçülerini açıkça ortaya koymasından gelir. Müslümanın sorumluluğu da bu ölçüleri korkmadan, eğip bükmeden, çıkar hesabına teslim etmeden ve hiçbir beşerî yapıyı kutsallaştırmadan savunmaktır.

İslam’ın önündeki engeller kaldırılmak isteniyorsa, önce İslam’ın üstünü örten yorumlar kaldırılmalıdır. Dinin kendisi değil; onun yerine geçirilmiş siyasi aidiyetler, milli kutsallar, ekonomik çıkarlar, modern hayat alışkanlıkları, teslimiyetçi yorumlar ve korkak kalemler sorgulanmalıdır. Hakikat, ancak bu perdeler aralandığında yeniden görünür hâle gelir.

İslam anlaşılmadığı için zayıf değildir. İnsanlar onu yanlış ölçülerle okudukları, başka düşüncelerin gölgesinde yorumladıkları ve hayatın dışına itmeye çalıştıkları için etkisiz görünmektedir. Oysa İslam hâlâ insana ne için yaşadığını, neye karşı duracağını, nasıl kazanacağını, nasıl yöneteceğini, nasıl adaletli olacağını ve kimin karşısında hesap vereceğini söylemektedir.

Asıl mesele, İslam’ın çağımıza söyleyecek sözünün bulunup bulunmadığı değildir; çünkü vahyin sözü, insanın ve toplumun bütün zamanlardaki temel meselelerine yön verecek açıklığa ve derinliğe sahiptir. Asıl mesele, Müslümanların çağın ürettiği sahte mutlakları sorgulayacak cesareti gösterip gösteremeyeceği; hakikati siyasi çıkarların, ulusal kimliklerin, ekonomik düzenlerin, modern alışkanlıkların ve beşerî otoritelerin gölgesinden kurtararak açıkça ortaya koyup koyamayacağıdır. İslam’ın yeniden anlaşılması, onu çağın ölçülerine göre biçimlendirmekle değil; çağın ölçülerini vahyin aydınlığında yeniden değerlendirmekle mümkün olacaktır.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.