islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
17°C
İstanbul
17°C
Az Bulutlu
Pazartesi Açık
18°C
Salı Çok Bulutlu
18°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
13°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
15°C

İSRAİLLİ KNESSET ÜYESİ ZVİ SUKKOT

İSRAİLLİ KNESSET ÜYESİ ZVİ SUKKOT
25/05/2025 09:00
A+
A-

 

“Bu gece Gazze’de 100 kişiyi öldürdük, kimsenin umurunda değil. Çünkü herkes bir gecede 100 Gazzelinin öldürülebileceği gerçeğine alışmış durumda.”

Zvi Sukkot’un bu sözleri,

İslâm âleminin dağınıklığını, acziyetini ve sessizliğini gözler önüne seren bir utanç levhasıdır.

Bu sözler, bir zamanlar dünyaya adalet dağıtan kudretin, şimdi ekran başında gözyaşı döktüğü, sefer yerine seyir eylediği bir devrin ibret tablosudur.

Bu sözler, müminin yüreğinde tufanlar koparmalıydı.
İman, sadece secdeye kapanmak değil, aynı zamanda Allah için öfkeyle kıyâma kalkmaktır.
İman, sadece zulmü kınamak değil, direnişi de haykırmaktır.
Ama ne hazindir ki…
Gazze’nin feryadı, ümmetin gaflet uykusunda boğuldu.
Vicdanların sustuğu, gözlerin görmezden geldiği bir sessizlikte,
kalpler “reel politika” ve “siyasal konjonktür” mazeretleriyle teskin edildi.
Ve böylece, cihad unutuldu, öfke uyutuldu, ümmetin içindeki gazâ ateşi söndürüldü.

Bu cümle,
bir yanda zalimin küstahlıkla yazdığı bir meydan okuma,
öte yanda ise ümmetin dağılmış saflarının, yönünü kaybetmiş istikâmetinin
ve darmadağın olmuş vahdet şuurunun belgesidir.
Zulmün sesi bu kadar gür çıkıyorsa,
sebebi yalnız zalimin pervasızlığı değil,
ümmetin suskunluğa razı gelmiş izzet kaybıdır;
tepkisini diplomasiye, direnişini kınama metinlerine hapseden bir teslimiyet psikolojisidir.

Ve hepsinden önce,
cihadı unutan, şehadeti unutan, Allah için öfkelenmeyi terk eden
bir ümmetin îman zafiyetidir.
Çünkü sağlam bir îman, sadece secde etmez;
zulme karşı kıyâm eder, hakkı haykırır
ve gerektiğinde Allah için can vermeyi şeref bilir.

Ve ne zaman ki bu îman sarsılır,
işte o zaman zalimler sesini yükseltir,
ümmet ise başını eğer.

Evet, bu söz:
İslâm ülkelerinde ezanlar okunurken, o ülkelerin yöneticilerinin birer kukladan ibaret olduğunu gösteren bir hutbedir.
Kudüs yolunu unutan ümmetin, Gazze’yi de kaybettiğinin belgesidir.

Ve en beteri:
Bu söz,
Ümmetin tükenişini belgeleyen satırlardır.
Zillete alışan kalplerin ölüm fermanıdır.

Gazze’de bir gecede 100 can…
Ama haber değeri bile yok!
Çünkü artık ölüm sıradan, vahşet normal, cinayet rutin!
Alışmışız.
Gözümüz alışmış.
Kulağımız alışmış,
Kalbimiz taş kesmiş.
Vicdanımız, konforun battaniyesine sarınıp uykuya dalmış.

Bir zamanlar çocukların ağlaması dünya gündemiydi…
Şimdi bir gecede yüz çocuğun, kadının, yaşlının paramparça edilmesi “alışılmış bir istatistik.”

İsrail öldürüyor,
İslâm âlemi yalnızca izliyor.
Gazze kanıyor,
Ümmet sadece kınıyor!

Ve tam bu sessizliğin ortasında,
Zvi Sukkot çıkıyor,
kalbinde zerre merhamet olmadan,
dilinde kibir, sesinde zafer sarhoşluğu ile haykırıyor:
“Bu gece Gazze’de 100 kişiyi öldürdük… ve kimse bir şey demedi.”

Bu söz, sadece Gazze’de toprağa düşen şehitlerin değil;
izzetini yitirmiş, kıyamı terk etmiş ümmetin haysiyetine indirilmiş bir hakaret tokatıdır.
Bir kurşun gibi delmez belki bedeni,
ama bir hançer gibi sızlatır gerçek müminlerin vicdanını.
Zira bu söz, yalnızca düşmanın küstahlığını değil;
İslâm ülkelerini yöneten idarecilerin ihanetini de ifşa eder.

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Size ne oldu ki Allah yolunda: ‘Ey Rabbimiz! Bizi şu zalim halkın elinden çıkar, bize tarafından bir yardımcı gönder!’ diyen mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna savaşmıyorsunuz?”
(en-Nisâ, 75)

Eğer böyle bir vahşet, Osmanlı’nın nefes aldığı bir devirde yaşansaydı…
Zvi Sukkot o cümleyi kuramazdı.
Çünkü onun diline henüz kelime varmadan, Osmanlı’nın kalemi ferman yazar,
sancağı rüzgârla yarışır,
donanması Gazze kıyılarına demir atardı.

Gazze’de bir gecede 100 can…
Bu haber İstanbul’a ulaştığında, Topkapı’da sabah ezanı sadece hüznün değil, öfkenin de habercisi olurdu.
Sarayın kapısına Arz Odası değil, Cihad Odası yazılırdı.
Ve padişah, sadece hatt-ı hümayunla değil, kılıcının hattıyla cevap verirdi.

Çünkü Osmanlı’nın haritası sadece sınırları değil, bütün mazlum yürekleri de kuşatırdı.
Bir çocuğun ağlaması, gün doğmadan girerdi adaletin kapısından içeri.
Ve bir mazlumun feryadı, vezirlerin en mahrem fısıltısından daha tesirli çarpardı sarayın taş duvarlarına.

Eğer Osmanlı olsaydı:

Mescid-i Aksâ kuşatma altında olmazdı,
Zalimler böyle küstahça nutuk atamazdı,
Mazlumlar yalnız kalmazdı,
Topraklar müzakere masalarına halı gibi serilmez, düşmana peşkeş çekilmezdi.
Bir annenin çığlığı Arş’a yükselmeden önce, adalet yerini bulurdu.
Hiçbir ümmet coğrafyası, küresel efendilerin ajandasında “cihadı unutmuş bölge” olarak işaretlenmezdi.
Hilâl göklerde dalgalandığı sürece, ne Kudüs yetim kalırdı ne de adalet sessiz.
Ve Kudüs, ümmetin mahzun gözleriyle değil, İslâm ordusunun izzetiyle selamlanırdı.

Çünkü Osmanlı, sadece bir devlet değil; Allah için ayağa kalkmış bir vicdan, adaletle yürüyen bir sancaktı.
Ve o sancak yere düşmediği sürece, zalimin sesi çıkmaz, mazlumun âhı yerde kalmazdı.

Ve eğer bugün Osmanlı olsaydı,

Zvi Sukkot’un o küstah sözleri savaşın gerekçesi olurdu.
Çünkü Osmanlı, ümmetin hâmisiydi.
Osmanlı cihâna hükmederken, Müslümanın dökülen bir damla kanı bir seferin sebebi sayılırdı.
Zalimin nefesi kesilir, devletin tokadı yıldırım gibi çarpardı…

Ama şimdi…
Gazze kanıyor.
Ne bir sancak dalgalanıyor,
Ne bir ferman yazılıyor,
Ne bir gazâ çağrısı yükseliyor.

Allah (celle celâlühü), Kur’an’da şöyle sesleniyor:

“Kâfirlerle savaşın! Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil rüsvây etsin, sizi onlara karşı muzaffer kılsın ve müminlerin gönüllerini ferahlatsın.”
(et-Tevbe, 14)

Lakin biz sadece seyrediyoruz.
Kınamadan öteye geçemiyoruz.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle uyarıyor:

“Kim cihâd etmeden ve gönlünde gazâ etme arzusu taşımadan vefat ederse, bir tür nifak üzere ölür.”
(Müslim, İmâre 158)

Bugün Gazze, sadece çocukların üzerinde değil,
cihadı unutan ümmetin vicdanında patlayan bir bombadır.
Ve her sessizlik, Zvi Sukkot’un zulmüne verilmiş bir izindir.

İnşâAllah bir gün yeniden…
Peygamberimizin yürüdüğü yoldan yürüyen bir ümmet doğacak.
Küfrün duvarlarını yıkmak,
zulmün tahtını devirmek,
ve yalnızca Allah’ın adını yeryüzüne hâkim kılmak için sefere çıkacak.

Mazlumun yurdu, zalimin mezarı olacak.
Ve Gazze’de ölen binlerce canın hesabı, bir ümmetin dirilişiyle sorulacak.

O dirilişin gölgesiyle birlikte bir sancak yükselecek: Ukâb.

Ukâb, Resûlullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) savaşlarda taşıdığı, siyah renkli, “kartal” anlamına gelen bir sancaktır.
Ama o yalnızca bir bez parçası değil;
cihadın izzeti, adaletin gölgesi, ümmetin şerefidir.
Ukâb dalgalandığında, zalimler susar, mazlumlar umutlanırdı.
Zira o sancak, Allah için ayağa kalkmış bir ümmetin istikametidir.

Yavuz Sultan Selim Han, hilâfeti Kostantiniyye’ye taşıdığında, Ukâb’ı (Sancak-ı Şerîf’i) da Payitaht’a getirdi.
O günden sonra Ukâb, sadece geçmişin hatırası değil, geleceğin fermanı oldu:
“Bir gün yeniden yükseleceğim!” diyen suskun bir haykırış…

Ve şimdi, Ukâb yolbaşını bekliyor!
Evet, beklenen o kıyam eri, o Sancaktar, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) emanetini müzeden çıkaracak,
Ukâb’ı yeniden göklerde dalgalandıracak.
Ve ümmeti izzetle diriltecek.

Çünkü biz biliyoruz:
O sancak göğe yükseldiğinde, adalet yeryüzüne inecek.
Ve ümmetin kaybolan izzeti, yeniden sancaklaşacak.

Şimdi biz, Sancak-ı Şerîf’in (Ukâb’ın) sahibini bekleyenler olarak,
sükûttan kıyâma, acziyetten izzete yürümeye ant içmiş yürekleriz.

Bu devran elbette hep böyle dönmeyecek.
Bir gün bir Alparslan, bir Selahattin Eyyûbî, Osman Gazi gibi bir öncü elbet çıkıp gelecek!
Firavun’un sarayında Hz. Musa’yı yetiştiren Allahu Zül Celâl,
bizim içimizden olmasa da belki Beyaz Saray’ın içinden,
belki Tel Aviv’in kalbinden beklenen öncüyü çıkaracak.
Ve o öncü geldiğinde, bütün zalimler Ukâb Sancağı’nın altında diz çökecek!

Ne acı ki, ümmetin üzerine çöken bu ağır gaflet,
izzetini yitirmişliğin doğurduğu bu derin acziyet,
bizi artık kendi bağrımızdan değil, başkalarının saraylarından bir kurtarıcı (mucize) bekler hâle getirdi.
Firavun’un sarayında Musa’yı büyüten Rabbimize imanımız tam,
ama ümmetin yüreğinden Musa çıkmayacak kadar körelmesi, asıl yıkımımızdır.

Unutma:
Bir gün İslâm yeryüzüne yeniden hâkim olacak.
Kudüs özgür olduğunda, halkı Müslüman olan topraklar tek bir halife tarafından idare edildiğinde,
Topkapı Müzesi’ndeki Ukâb Sancağı özgürce dalgalandığında,
Kur’an anayasa olduğunda,
adalet sadece mülkü değil, ümmeti ayakta tuttuğunda…

O gün, işte o gün…
Bayramlar gerçekten bayram olacak.

Ama o gün gelene dek…
Secdelerimiz çoğalsın, saflarımız sıklaşsın,
Kur’an’la kurduğumuz bağ hiç kopmasın.
Evlatlarımız davaya, ömrümüz şehitliğe adansın…
Zafer günleri yakındır; yeter ki safımız belli, duruşumuz net olsun.

Davanızla, kimliğinizle, imanınızla…
Uyanık kalın!

Kadir Bekil

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.