
Ahlâk yalnızca bireysel fazilet değildir; toplumun görünmez taşıyıcı kolonudur. Bir toplumda doğruluk kaybolduğunda ticaret bozulur. Emanet duygusu kaybolduğunda kurumlar çürür. Adalet zayıfladığında hukuk güçlülerin aracı haline gelir. Merhamet yok olduğunda yoksul gözden çıkarılır. Hayâ kaybolduğunda mahremiyet metaya dönüşür. Sözün değeri kalmadığında insanlar birbirlerine güvenemez. Liyakat kaybolduğunda ehil olmayanlar karar makamlarına gelir. Eleştiri ahlâkı kaybolduğunda hakaret tartışmanın yerini alır. Güç ahlâkı kaybolduğunda yönetenler kendilerini dokunulmaz görmeye başlar. Böylece bireysel görünen ahlâksızlık zamanla toplumsal bir düzene dönüşür.
Bir esnafın terazide birkaç gram eksiltmesi küçük görünebilir. Fakat milyonlarca insan benzer zihniyetle hareket ettiğinde ekonomik hayat güvensizlik üzerine kurulur. Bir memurun yakınına ayrıcalık sağlaması küçük bir iyilik gibi gösterilebilir; fakat aynı anlayış devlet kurumlarına yerleştiğinde adalet çöker. Bir gazetecinin hoşlanmadığı kişiye yönelik doğrulanmamış bir bilgiyi yayması tek bir paylaşım gibi görülebilir; fakat bunun yaygınlaşması toplumun hakikatle ilişkisini bozar. Bir din adamının kendisine yöneltilen haklı eleştiriyi dini otoritesine saldırı gibi sunması kişisel bir savunma gibi görünebilir; fakat bu davranış yaygınlaştığında insanlar kişileri sorgulanamaz hale getirir. Ahlâk tam da küçük görünen davranışların toplumun büyük yapısını nasıl meydana getirdiğini anlamaktır.
Bir toplumun ahlâk seviyesini yalnızca insanların ne söylediğine bakarak anlayamayız; toplumun kimi yücelttiğine, kimi ödüllendirdiğine, hangi davranışları normalleştirdiğine bakmak gerekir. Eğer dürüst insan sürekli kaybediyor, yalancı insan sürekli kazanıyorsa; ehil insan geride bırakılıyor, ilişkileri güçlü olan yükseliyorsa; kanaatkâr insan küçümseniyor, gösteriş yapan insan örnek gösteriliyorsa; hakikati söyleyen yalnızlaştırılıyor, kalabalığın hoşuna giden sözleri söyleyen itibar kazanıyorsa toplum zamanla kendi ahlâksızlığını yeniden üretir.
Çocuk sadece ailesinin söylediğini öğrenmez; ailenin kimi takdir ettiğini de öğrenir. Genç yalnızca okulda anlatılan değerlerden etkilenmez; toplumun kime servet, şöhret ve itibar sunduğunu da gözlemler. Eğer toplum gençlere “dürüst olun” derken servetin kaynağını sorgulamıyorsa, “adaletli olun” derken kendi grubunun haksızlığını görmezden geliyorsa, “ahlâklı olun” derken başarıyı bütün değerlerin önüne geçiriyorsa genç kuşak söylenen sözden çok görünen çelişkiyi öğrenir. Böylece ahlâkın krizi aynı zamanda bir rol modeli krizine dönüşür.
Kalem Suresi’nin ilk dönemlerde Resûlullah’ın ahlâkını öne çıkarmasında bu açıdan muazzam bir hikmet vardır: Kur’an yalnızca ahlâk ilkeleri açıklamıyor; yaşayan bir örnek gösteriyor. İnsanların önüne, “Ahlâkın insan bedenindeki yürüyüşünü görmek istiyorsanız bu elçinin hayatına bakın” deniliyor. İslam’ın insan yetiştirme yöntemi yalnızca kitap okumak değildir; ilkelerin insanda görünür hale gelmesidir.
İnsanın ahlâkı çoğu zaman imkânsızlık içinde değil, imkân eline geçtiğinde ortaya çıkar. Güçsüz insanın mütevazı olması kolaydır; fakat yetki kazandığında aynı tevazuyu koruyabiliyor mu? Parası olmayan insan paylaşmanın önemini anlatabilir; zengin olduğunda paylaşabiliyor mu? Muhalefette olan insan adalet isteyebilir; yönetme gücü kendisine geçtiğinde muhalifine adalet gösterebiliyor mu? Kendisi eleştirilirken ifade özgürlüğünü savunabiliyor mu? Kendi yakını hata yaptığında da aynı ölçüleri uygulayabiliyor mu? Bunlar ahlâkın sınandığı yerlerdir.
Hz. Muhammed’in ahlâkının büyüklüğü yalnızca Mekke’de baskı altında bulunduğu dönemde görülmez. Mekke’nin fethinde de görülür. Çünkü güç dengesi değişmiş, yıllarca zulmeden insanların büyük bölümü onun karşısında savunmasız hale gelmiştir. İşte ahlâkın büyüklüğü burada anlaşılır: Güç, intikamın bahanesi yapılmaz. Bununla birlikte hakikat de pazarlığa açılmaz. Merhamet vardır fakat tevhid davasından geri dönüş yoktur. Affetme vardır fakat şirk ile uzlaşma yoktur. Yumuşaklık vardır fakat hak ile bâtıl arasındaki çizginin silinmesi yoktur. Bu denge, Kur’an ahlâkının belki de en önemli özelliklerinden biridir.
Bugün ahlâklı olmak bazen “kimseyi rahatsız etmemek” şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa peygamberlerin tamamı içinde yaşadıkları toplumların yanlışlarını dile getirdikleri için rahatsızlık meydana getirmişlerdir. Eğer ahlâk hiç kimseyi rahatsız etmemek olsaydı, Hz. İbrahim putlara karşı çıkmazdı; Hz. Musa Firavun’un zulmüne itiraz etmezdi; Hz. Muhammed Mekke’nin şirk düzenini sorgulamazdı. Yumuşak üslup başka şeydir, hakikati yumuşatmak başka şeydir. Güzel söz söylemek başka şeydir, yanlışın adını koymaktan kaçınmak başka şeydir.
Yüce ahlâk, hakikati söylerken insan onurunu koruyabilmektir. Yanlışa yanlış derken kişisel nefrete düşmemektir. Bir düşünceyi reddederken insanı aşağılamamaktır. Zulme karşı dururken kendisi zalimleşmemektir. Bâtıla itiraz ederken iftiraya başvurmamaktır. İnanç konusunda taviz vermemek fakat insanlara zorbalık yapmamaktır. Bu nedenle Kur’an ahlâkında tavizsizlik ile kabalık aynı şey değildir; yumuşaklık ile teslimiyet de aynı şey değildir.
Kur’an ahlâkı pazara girdiğinde alışverişin biçimini değiştirir. Bir malın helâl olması yalnızca ürünün kendisiyle ilgili değildir; onu elde etme yolu da önemlidir. Aldatma, yanıltıcı reklam, kusuru gizleme, fiyat manipülasyonu, borcu bilerek geciktirme, işçinin hakkını eksiltme, insanların çaresizliğini fırsata çevirme, bilgi üstünlüğünü kullanarak karşı tarafı sömürme ahlâk sorunudur.
Bir insan namazına dikkat ederken işçisinin ücretini geciktiriyorsa kulluk hayatı parçalanmış demektir. Bir şirket hayır kampanyalarına büyük bağışlar yaparken çalışanlarına zulmediyorsa yaptığı hayır onun adalet borcunu ortadan kaldırmaz. Bir tüccar müşteriye “Allah bereket versin” derken ürünün kusurunu gizliyorsa dini sözlerle ticari davranış arasında ahlâkî bir uçurum oluşmuştur. İslam, ibadeti hayattan ayıran böyle bir parçalanmayı kabul etmez. Secdedeki insanla pazardaki insan aynı insan olmalıdır.
Ahlâkın en ağır sınavlarından biri siyaset alanıdır. Çünkü siyaset güç, menfaat, korku, aidiyet ve kalabalık psikolojisinin kesiştiği yerdir. İnsan kendi grubunun yanlışını savunmaya başladığında ahlâk siyasete kurban edilir. “Bizden olduğu için” yanlışı örtmek, “onlardan olduğu için” doğruyu reddetmek, rakibin hatasını büyütüp dostun hatasını küçültmek, hakaret ve iftirayı siyasi mücadele yöntemi haline getirmek, adaleti kimliklere göre dağıtmak Kur’an’ın ahlâk anlayışıyla bağdaşmaz.
Müslümanın ölçüsü kişilere, partilere, cemaatlere veya dönemlere göre değişemez. Dün zulüm dediğine bugün kendi tarafı yaptığı için başka isim veriyorsa problem yalnızca siyasi değildir; ahlâkîdir. Dün adalet istediği uygulamayı bugün rakibi için istemiyorsa kendi ölçüsüne ihanet etmektedir. Tevhidî ahlâkın siyasete getirdiği en büyük disiplin budur: Hakikat hiçbir grubun mülkü değildir ve adalet sadece dostlara dağıtılan bir imtiyaz değildir.
Bugünün insanı belki tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı konuşabilmekte fakat söylediğinin sorumluluğunu aynı hızla taşımamaktadır. Bir görüntü saniyeler içerisinde milyonlarca insana ulaştırılabiliyor. Bir insan hakkında doğrulanmamış bilgi paylaşılabiliyor. Kesilmiş bir video bütün bağlamından koparılabiliyor. İnsanların mahremiyetleri teşhir edilebiliyor. Bir yanlış saniyeler içinde küresel linçe dönüşebiliyor.
İşte Kalem Suresi’nin ahlâk çağrısı dijital dünyaya girdiğinde telefonu tutan ele kadar ulaşır. Paylaş tuşuna basmadan önce başlayan bir ahlâktan söz eder. “Bu bilgi doğru mu?”, “Bir insanın onuruna haksızlık ediyor muyum?”, “Bunu hakikat için mi paylaşıyorum, öfkemi boşaltmak için mi?”, “Kendi sevdiğim biri hakkında aynı paylaşımı yapar mıydım?”, “Bu haber yanlış çıkarsa verdiğim zararı nasıl telafi edeceğim?” soruları çağımızın ahlâk muhasebesidir.
Artık insan yalnız dilinin değil parmaklarının da ahlâkından sorumludur.
Bilgi sahibi olmak tek başına insanı ahlâklı yapmaz. Hatta ahlâktan kopmuş bilgi, cehaletten daha tehlikeli hale gelebilir; çünkü yanlış, bilgi görüntüsü altında meşrulaştırılabilir. Âlimin ahlâkı bilmediği yerde “bilmiyorum” diyebilmektir. Öğretmenin ahlâkı öğrencisini kendisine bağımlı hale getirmemektir. Din anlatan insanın ahlâkı Allah’ın dinini şahsi otoritesini büyütme aracı yapmamaktır. Akademisyenin ahlâkı sonucu hoşuna gitmediğinde gerçeği eğip bükmemektir. Gazetecinin ahlâkı haberi kendi tarafına faydalı olduğu için doğrulanmadan yaymamaktır.
Kalem Suresi’nin başında kaleme dikkat çekilmesiyle birkaç ayet sonra ahlâkın zikredilmesi üzerinde de düşünmeye değer. Kalem bilgi üretir, söz kayda geçer, düşünce nesilden nesile aktarılır. Fakat kalemin önünde ahlâk yoksa bilgi zulme hizmet edebilir. İnsan çok şey bilip çok büyük kötülükler yapabilir. Bu nedenle ilim ile ahlâğın ayrılması medeniyet krizlerinin başlangıcıdır.
Ahlâksızlığı yalnızca toplumun ayıp kabul ettiği birkaç davranışla sınırlandırmak Kur’an’ın ahlâk anlayışını küçültmektir. Yalan ahlâksızlıktır. İftira ahlâksızlıktır. Emanete ihanet ahlâksızlıktır. Hakkı bildiği halde çıkar uğruna gizlemek ahlâksızlıktır. İnsanların zaaflarından faydalanmak ahlâksızlıktır. Gücü yettiğinde mazlumu ezmek ahlâksızlıktır. Kendi grubunun zulmünü örtmek ahlâksızlıktır. Fakiri küçümsemek ahlâksızlıktır. İnsanların dinî duygularını menfaat için kullanmak ahlâksızlıktır. İbadeti gösterişe çevirmek ahlâksızlıktır. Bilmediği konuda konuşmak ahlâksızlıktır. Başkasının emeğini sahiplenmek ahlâksızlıktır. Adaleti dost ve düşmana göre değiştirmek ahlâksızlıktır. İnsanlara verdiği sözü kolayca unutmak ahlâksızlıktır.
Fakat bütün bunların kökünde daha derin bir problem vardır: insanın kendisini Allah’ın ölçüsünden bağımsız görmeye başlaması. Çünkü sınırı insanın arzusu belirlediğinde bugün ayıp görülen yarın normalleştirilebilir, bugün suçlanan yarın moda haline gelebilir. Kur’an’ın ahlâka getirdiği sağlam zemin buradadır: İyi ile kötü yalnız toplumun değişen zevklerine teslim edilmez.
Çağımızda ahlâktan çok söz edilmesine rağmen ahlâkın temelinin nerede bulunduğu sorusu giderek belirsizleşmektedir. Reklam dünyası insana ihtiyacından fazlasını istemeyi öğretir; sonra kanaatten söz eder. Ekonomik sistem rekabeti sınırsızlaştırır; sonra dayanışma kampanyaları düzenler. Sosyal medya görünür olmayı teşvik eder; sonra ruhsal yalnızlıktan şikâyet eder. Siyaset kutuplaşmadan beslenir; sonra toplumsal huzur ister. Tüketim kültürü insanın değerini sahip olduklarıyla ölçer; sonra insan onurundan söz eder.
Burada Kur’an’ın sorusu çok köklüdür: İnsan neye göre iyi olacaktır? Ahlâkın ölçüsünü kim belirleyecektir? Piyasa mı? Devlet mi? Çoğunluk mu? Gelenek mi? Bireyin arzusu mu? Dönemin kültürü mü? Kur’an’ın cevabı insanı yeniden Rabbine götürür. Çünkü insanın kendi arzusunu mutlak ölçü haline getirdiği yerde ahlâk zamanla pazarlığa dönüşür. Güçlü olan kendi ahlâkını üretir, zengin olan kendi menfaatini erdem gibi sunar, çoğunluk kendi tercihini doğru zanneder.
Peygamber ahlâkının yanlış anlaşılmasının sebeplerinden biri merhametin güçsüzlük, sabrın pasiflik, affetmenin teslimiyet sanılmasıdır. Oysa Hz. Muhammed’in hayatındaki yüce ahlâk son derece güçlü bir karakterin ahlâkıdır. Putperest düzenle uzlaşmamıştır. Mekke’nin ileri gelenlerinin makam ve servet teklifleri karşısında davasından dönmemiştir. Boykot yıllarında geri çekilmemiştir. Taif’te hakarete uğradığında davasını bırakmamıştır. Medine’de toplumsal sorumluluk üstlenmiş, gerektiğinde mücadele etmiş fakat bütün bunları nefsî bir intikama dönüştürmemiştir.
Demek ki ahlâk insanı edilgenleştirmez; onu kontrolsüz tepkiden kurtarır. Cesaret verir fakat taşkınlaştırmaz. Mücadele ettirir fakat zalimleştirmez. Hakkı söyletir fakat kibirlendirmez. Merhamet ettirir fakat bâtılla uzlaştırmaz.
Teknoloji değişti, şehirler değişti, devletler değişti, iletişim biçimleri değişti; fakat insanın temel zaafları büyük ölçüde değişmedi. Ebu Cehil’in kibri bugün başka kıyafetlerle yaşayabilir. Karun’un mala bakışı modern şirketlerde veya bireylerin servet tutkusunda yeniden ortaya çıkabilir. Firavun’un iktidar psikolojisi farklı yönetim biçimlerinin içerisinde tekrar edebilir. İnsan kendisini mutlaklaştırdığı her yerde eski hastalıklar yeni isimlerle geri gelir.
Bu nedenle Kur’an geçmiş anlatısı değildir. Kalem Suresi’nin dördüncü ayeti bugün de insanın karşısında durmaktadır: Sen hangi ahlâk üzeresin? Güç kazandığında kim oluyorsun? Kaybettiğinde kim oluyorsun? Eleştirildiğinde nasıl davranıyorsun? Kendi menfaatinle hakikat çatıştığında hangisini seçiyorsun? Sevdiğin biri yanlış yaptığında ne yapıyorsun? Düşmanın doğru söylediğinde onu kabul edebiliyor musun? Kimsenin görmediği yerde nasıl bir insansın?
Çünkü ahlâk, insanın seyredildiğinde oynadığı rol değil; yalnız kaldığında da koruduğu istikamettir.
İnsanlık yapay zekâdan genetik mühendisliğine, biyoteknolojiden dijital gözetim sistemlerine kadar tarihte görülmemiş güçlere ulaşmaktadır. Fakat geleceğin en önemli sorusu yalnızca “İnsan neler yapabilecek?” değildir. Daha önemli soru şudur: Bütün bunları yapabilecek insan nasıl bir ahlâka sahip olacak?
Bilgi büyürken ahlâk küçülürse insanlık daha güçlü ama daha tehlikeli hale gelir. Teknoloji insanın elini büyütür; fakat o eli yönlendiren vicdanı kendiliğinden büyütmez. Yapay zekâ milyarlarca veriyi işleyebilir fakat adaletin neden vazgeçilmez olduğunu insanın yerine iman edemez. Genetik teknoloji hayat üzerinde olağanüstü müdahale imkânları sunabilir fakat “Yapabiliyor olmamız yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?” sorusuna yalnız teknik bilgi cevap veremez.
Bu bakımdan Kalem Suresi’nin asırlar önce yaptığı vurgu geleceğe yönelmiş büyük bir uyarıdır: İnsanın gücü büyürken karakteri de büyümelidir. Aksi takdirde medeniyet araçlarda ilerlerken insanlıkta gerileyebilir.
Hz. Muhammed’in ahlâkının belki de en büyük göstergelerinden biri, insanları kendi şahsına kulluğa çağırmamasıdır. Kendisine vahiy gelmesine rağmen kendisini ilahlaştırmamış, insanların Rabbine yönelmesini istemiştir. Kişisel bir saltanat kurma arayışında olmamıştır. Başarısını kendi büyüklüğünün delili haline getirmemiştir. Çünkü peygamber ahlâkının özü benliği büyütmek değil, kulluğu büyütmektir.
Bu nokta bugün din adına faaliyet gösteren herkes için büyük bir muhasebe alanıdır. İnsanlar Allah’a mı yaklaştırılıyor, kişilere mi bağlanıyor? Kur’an mı merkeze alınıyor, liderlerin sözleri mi sorgulanamaz hale geliyor? İnsanların bilinçleri mi gelişiyor, bağımlılıkları mı? Eleştiren insan düşman mı sayılıyor? Bir cemaatin, hareketin, hocanın veya liderin başarısı İslam’ın başarısıyla özdeşleştiriliyor mu?
Yüce ahlâk insanı kendisine değil hakikate çağırır.
Ayetteki “üzeresin” ifadesi bize başka bir ufuk da açmaktadır. Ahlâk yalnızca ulaşılmış bir seviye değil, üzerinde yürünülen bir istikamettir. İnsan her gün aynı ahlâk sınavına başka biçimlerde girer. Bir gün öfkesiyle, başka gün servetiyle, başka gün makamıyla, başka gün korkusuyla sınanır. Bazen hakkı söylemek ahlâktır, bazen susmak. Bazen affetmek ahlâktır, bazen mazlumun hakkını savunmak. Bazen vermek ahlâktır, bazen emaneti korumak için vermemek. Bu sebeple ahlâk mekanik davranış kuralları değil, vahyin ölçüleriyle diri bir bilinç taşımaktır.
Peygamber ahlâkının büyüklüğü de tam burada anlaşılır. Değişen şartlarda değişmeyen bir kıble vardır: Allah’ın rızası.
Bir ayet hakkında “Allah’ın muradı budur” derken insanın kendi yorumunu Allah’a kesin biçimde nispet etmemesi gerekir. Fakat Kur’an’ın bütünü ve ayetin bağlamı içerisinde Kalem Suresi’nin bu ifadesinin bize gösterdiği ana istikamet açıktır: Allah yalnızca bazı ibadetleri yerine getiren değil, vahyin dönüştürdüğü bir insan istemektedir. İmanın insan karakterinde görünmesini istemektedir. Kulluğun namazdan pazara, evden siyasete, dostluktan düşmanlığa, bilgiden servete kadar hayatın bütün alanlarına ulaşmasını istemektedir.
Belki de bu yüzden vahyin ilk dönemlerinde insanlığa yalnızca “oku” denilmedi; çok geçmeden okuyan insanın nasıl bir insan olması gerektiği de gösterildi.
Çünkü bilgi ahlâksız insanın elinde kibri büyütebilir.
Servet ahlâksız insanın elinde sömürüye dönüşebilir.
Siyaset ahlâksız insanın elinde zulüm üretebilir.
Din bilgisi ahlâksız insanın elinde tahakküm aracına dönüşebilir.
Teknoloji ahlâksız insanın elinde insanlığı tehdit edebilir.
Fakat vahyin terbiyesinden geçmiş ahlâk, bütün bu imkânları emanete dönüştürür.
“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” ayeti yalnızca geçmişte yaşamış bir peygamberi öven güzel bir cümle olarak okunursa taşıdığı büyük çağrının önemli bir kısmı kaçırılmış olur. Bu ayet aynı zamanda her çağın insanının önüne bir insanlık ölçüsü koymaktadır. Hz. Muhammed, vahyin yalnızca tebliğcisi değil, vahyin insan karakterinde nasıl göründüğünün de örneğidir.
Bu sebeple bugün Müslümanın önündeki soru yalnızca “Neye inanıyorum?” değildir. Daha rahatsız edici ve daha dönüştürücü soru şudur: İnandığım hakikat bende nasıl bir insan meydana getirdi?
Namaz beni daha adil yaptı mı?
Kur’an beni daha dürüst yaptı mı?
Tevhid beni insanlara kulluktan kurtardı mı?
İbadet beni kibirden uzaklaştırdı mı?
İlim beni daha mütevazı yaptı mı?
Güç beni değiştirdi mi?
Para karşısında ilkelerimi koruyabiliyor muyum?
Kendi tarafımın yanlışına karşı da hakkı söyleyebiliyor muyum?
Düşman olduğum insana bile adalet gösterebiliyor muyum?
Kimsenin görmediği yerde de Allah’ın gördüğünü hatırlıyor muyum?
Ahlâk tam burada başlar.
Ahlâk, yalnızca insanlara iyi görünmek değildir; Allah’ın huzurunda doğru durabilmektir. Ahlâk, güzel cümlelerden önce temiz niyettir; iyilik görüntüsünden önce adalettir; toplumun alkışından önce Allah’ın rızasını aramaktır. Ahlâk bazen yetimin başını okşayan eldir, bazen haksız kazancı geri çeviren iradedir, bazen öfke anında susabilmektir, bazen herkes susarken hakkı söylemektir. Bazen affetmektir, bazen mazlumun hakkını savunmak; bazen vermektir, bazen emaneti korumak; bazen konuşmaktır, bazen sözü nefsin silahına dönüştürmemek.
Ve yüce ahlâk, bütün bunların üzerinde daha büyük bir bütünlüktür: İnsanın Rabbine karşı sadakatiyle insanlara karşı davranışının birbirinden kopmamasıdır.
Kalem Suresi’nin dördüncü ayeti insanlığa sanki çağların üzerinden şöyle seslenmektedir:
İnancını yalnız dilinde taşıma; karakterine indir.
Kur’an’ı yalnız okuma; onunla ölçül.
Hakkı yalnız başkalarına anlatma; önce kendi nefsine söyle.
Adaleti yalnız düşmanından isteme; dostuna karşı da uygula.
Merhameti yalnız sevdiğine gösterme; öfkelendiğinde de kaybetme.
Gücü elde etmeyi değil, gücü taşıyabilecek bir ahlâka sahip olmayı önemse.
Çünkü sonunda insanın büyüklüğünü sahip olduğu servet, makam, bilgi, taraftar veya şöhret değil; bütün bunların karşısında ne kadar kul kalabildiği belirler.
İşte bu yüzden vahyin henüz ilk günlerinde insanlığın önüne bir ahlâk ayeti konulmuştur.
Çünkü Allah, önce dünyayı değiştirecek insanı inşa etmektedir.
Ve dünyayı gerçekten değiştirebilecek insan; hakikati bilen insan olmaktan önce, bildiği hakikatin üzerinde yaşayabilen insandır.