
KARNI DEĞİL KALBİ DOYURMAK
Kucağına alma, alışır.”
“Emzir, hemen yerine yatır.”
Bunlar büyüklerin, komşuların yeni annelere iyi niyetle ama sorgulanmadan aktardığı cümlelerdir.
Amaç genellikle aynıdır: Annenin rahat etmesi.
Son yıllarda bu seslere bir de “uyku eğitimi” eklendi.
Ağlasa da gitmemek, kendi kendine uyumayı öğretmek, teması azaltmak gerektiği söylendi.
Tablolar, süreler, başarı oranları konuşuldu.
Hepsi yine sözde annenin rahatlığı için.
Ama bu bana doğru gelmiyor. Hatta içimi acıtıyor.
Çünkü bu “rahatlık” çoğu zaman annenin annelikten hızla uzaklaştırılması anlamına geliyor.
Annenin içgüdüsünün susturulması, kalbinin ikna edilmesi bekleniyor.
Ağlayan bebeğe değil; ağlamaya dayanamayan anneye “diren” deniyor.
Modern dünya, kadını annelik dışında her şeye yetişmeye çağırıyor.
Üretmeye, görünür olmaya, her rolü aynı anda taşımaya…
Oysa bir kadının, en azından doğumdan sonraki ilk yıllarda, en öncelikli rolü annelik olmalı.
Bunun nedeni çok açık.
Bir bebek dokuz ay boyunca anneye bir kordonla bağlı yaşar.
Doğumla kordon kesilir ama bağ kesilmez.
Kur’an’da emzirme süresine iki yıl işaret edilmesi de yalnızca beslenmeyle ilgili değildir.
Emzirme; temas demektir.Temas; güven demektir.
Bir bebeğin sinir sistemi henüz olgunlaşmamışken, ondan yalnız kalmaya alışmasını beklemek; bağımsızlık öğretmek değil, erken bir kopuşa zorlamaktır.
Bilim de bunu destekler aslında.
Bağlanma üzerine yapılan çalışmalar, bebeğin sakinleşmeyi önce başkasının yardımıyla öğrendiğini söyler.Yani bebek, kendi kendine yatışmayı değil;önce annesinin kucağında sakinleşmeyi öğrenir. Sonra zamanla bunu içselleştirir.
1950’lerde yapılan ve bugün hâlâ anlatılan bir deney bu gerçeği çok sade gösterir.
Yavru maymunlara iki yapay anne sunulur:
Biri süt veren ama soğuk telden yapılmış bir anne,diğeri süt vermeyen ama yumuşak kumaştan yapılmış bir anne.
Yavrular karınlarını doyurmak için tel anneye giderler.
Ama korktuklarında, ürktüklerinde, yalnız hissettiklerinde kumaş anneye sarılırlar.Çünkü bağ, besinle değil güvenle kurulur.
Çocuklar da böyledir.
Bu yüzden her istediklerinde kucağa almak, sarılmak şımartmak değildir.
Sarılmak, dünyayı güvenli bir yer olarak tanıtmaktır.
Hata yaptıklarında bile…Günün bir sarılmayla bitmesi, sevginin şartlara bağlı olmadığını öğretir.
Uyku eğitimleri çoğu zaman bunu görmezden gelir.Bebeğin susmasını “başarı” sayar.
Oysa susmak her zaman sakinleşmek değildir.Bazen sadece, çağrısına cevap gelmeyeceğini öğrenmektir.
Bu yüzden gelişen dünya fikirlerinin, bu fikirlere hizmet eden sistemlerin sizi tel annelere dönüştürmesine izin vermeyin.
Her konuda yol gösterici dinimiz kadına anneliği değersizleştiren bir yük olarak sunmaz;
aksine hayatın merkezini ayakta tutan bir emanet olarak görür.
Bu yüzden de kadının asıl sorumluluğu evi geçindirmek değildir;
evi düzenlemektir.Ama bu düzen; temizlik, yemek, çamaşırdan ibaret de değildir.
Bu düzen; güveni, merhameti ve huzuru inşa etmektir.
Bir bebek ağladığında, annesinin kucağını istediğinde;
anne, “alışır” korkusuyla değil, emanet bilinciyle kucak açabilmelidir.
Ancak eski neslin insan psikolojisini önemsememesi modern dünyanın da ev kadınlığını doğru anlayamaması hatta küçümsemesi, anne–çocuk bağının eksik kalmasına neden oluyor.
Belki de bu yüzden kültürümüzde sarılmaya, kucaklamaya utanan annelerin en yaygın sevgi cümlesi “Biraz daha ye.” Olmuştur.
Oysa bir çocuğun asli ihtiyacı yalnızca doymak değil; ait hissetmektir. Ağladığında birinin geleceğini, korktuğunda yalnız bırakılmayacağını bilmektir. Sarılmanın, sevginin şaartlara bağlı olmadığını öğrenmektir. Annelik, tabağı doldurmadan önce kalbi doyurmayı bilmektir.
ŞEYMA DEMİRCAN NAMAZCI
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”