islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,0003
EURO
55,6372
ALTIN
6.540,55
BIST
12.456,85
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Yağmurlu
20°C
İstanbul
20°C
Yağmurlu
Çarşamba Çok Bulutlu
21°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
20°C
Cuma Yağmurlu
18°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
20°C

LİDERDEN/ŞEYHTEN/HOCADAN ÖLÇÜYE: İNSANLARI SEMBOLLEŞTİRME KÜLTÜRÜ

LİDERDEN/ŞEYHTEN/HOCADAN ÖLÇÜYE: İNSANLARI SEMBOLLEŞTİRME KÜLTÜRÜ
A+
A-

LİDERDEN/ŞEYHTEN/HOCADAN ÖLÇÜYE: İNSANLARI SEMBOLLEŞTİRME KÜLTÜRÜ

Türkiye’de insanlara değer vermek, bir hocaya güvenmek, bir şeyhten istifade etmek, bir liderin tecrübesinden yararlanmak veya bir kanaat önderini takip etmek hayatımızın yabancı olduğu şeyler değildir.

Hatta bunun anlaşılabilir sebepleri vardır. İnsan, her şeyi kendisi bilemez. Her meselede sıfırdan düşünemez. Tecrübesine, bilgisine ve ahlâkına güvendiği insanlardan öğrenir. Bir âlimden ilim, bir mürşitten irşad, bir tecrübeli insandan hayat bilgisi, bir liderden yön ve cesaret alabilir.

Buraya kadar problem yoktur. Asıl mesele, bir insandan istifade etmekle bir insanı ölçü hâline getirmek arasındaki sınırın kaybolmasıdır.

Çünkü bazen farkına varmadan şöyle bir dönüşüm yaşanır: Önce kişi, sahip olduğu ilim, ahlâk, hizmet veya tecrübe sebebiyle değer kazanır. Sonra onun söyledikleri, bu özellikleri sebebiyle dikkate alınır. Bir süre sonra ise süreç tersine döner: Söylenen şey, doğru olduğu için değil, o kişi söylediği için doğru kabul edilmeye başlanır. İşte insanın sembolleşmesi burada başlar. Hoca söylediği için mi doğru, doğru olduğu için mi hoca söylüyor? Bu soru Türkiye’deki dinî ve fikrî hayatımız açısından oldukça önemlidir.

Bir hocayı dinleriz. Onun ilmine güveniriz. Yıllarca kendisinden istifade ederiz. Sonra onun bir görüşünü benimseriz. Buraya kadar tabiidir. Fakat bir noktadan sonra zihnimizde şu mekanizma oluşabilir: “Hocam böyle söylüyorsa mutlaka bir bildiği vardır.” Ardından: “Hocam böyle söylüyorsa bunun aksini düşünmek doğru değildir.” Daha sonra ise: “Hocama itiraz eden kişi zaten yanlış düşünüyor olmalıdır.”

Böylece ilmî otorite, sorgulanamaz otoriteye dönüşür. Oysa bir insanın âlim olması, söylediği her sözün doğru olduğu anlamına gelmez.

Bir şeyhin salih olması, her yorumunun isabetli olduğu anlamına gelmez. Bir liderin geçmişte önemli hizmetler yapmış olması, bundan sonra vereceği her kararın doğru olduğu anlamına gelmez. Bir insanın büyük bir hizmet ortaya koyması ile onun bütün düşüncelerinin doğru kabul edilmesi arasında zorunlu bir ilişki yoktur.

Şeyh Şahsın Önüne Geçtiğinde

Türkiye’deki tasavvuf ve cemaat kültüründe bu mesele daha da hassas bir hâl alabilir. Bir insan başlangıçta bir şeyhten terbiye, irşad ve manevî rehberlik için istifade eder. Zamanla şeyhin şahsı, temsil ettiği değerlerin önüne geçebilir. Artık mesele “Hak nedir?” olmaktan çıkar ve “Şeyhimiz ne diyor?” hâline gelir. Daha tehlikelisi ise şudur: Şeyhin sözü ile dinin sözü birbirine yaklaşır. Şeyhin yorumu ile nassın hükmü birbirine karışır. Şeyhe sadakat ile hakikate sadakat aynı şeymiş gibi algılanmaya başlanır. Böylece kişi farkına varmadan bir insanı takip etmekten, bir insanın ölçüsüne tâbi olmaya geçer. Oysa şeyh, hoca veya mürşid ne kadar değerli olursa olsun, onun görevi insanın aklını ve vicdanını kendisine bağlamak değil; hakikate yöneltmektir.

Rehber, yolu gösterir; yolun kendisi olmaz. Lider kültürü de aynı mekanizmayla oluşur. Bu durum yalnızca dinî çevrelere özgü değildir. Siyasette, sosyal hareketlerde, cemaatlerde, derneklerde, vakıflarda ve fikir çevrelerinde de benzer bir yapı ortaya çıkabilir. Bir lider zor bir dönemde önemli bir sorumluluk üstlenir. İnsanları bir araya getirir. Fedakârlık yapar. Bir mücadele verir. Başarılar elde eder. Bütün bunlar ona haklı bir saygınlık kazandırabilir. Fakat zamanla başka bir şey olabilir: Liderin yaptığı işler, liderin söylediklerinin doğruluğunun delili olarak kullanılmaya başlanır. “Bunca şeyi yaptı, yanılıyor olamaz.” “Bu kadar tecrübesi var, bizden daha iyi bilir.” “Yıllardır bu hareketin başında; mutlaka bir bildiği vardır.” “Biz onun sayesinde bugünlere geldik.” Bu cümleler bir noktadan sonra tecrübe ve vefa ifadesi olmaktan çıkarak eleştiriden muafiyet gerekçesine dönüşebilir.

İşte tehlike buradadır. Bir insanın geçmişte doğru işler yapmış olması, gelecekte hata yapmayacağının garantisi değildir.

Türkiye’de Asıl Sorun Bazen Liderin Kendisinden Çok Çevresidir

Bir liderin kendisini dokunulmaz ilan etmesi gerekmez. Çevresindeki insanlar bunu onun adına yapabilir. Bir kişi eleştirdiğinde: “Sen onun yaptıklarını bilmiyorsun.” “Sen onun hizmetlerini görmedin.” “Sen onun seviyesinde değilsin.” “Sen onunla aynı yoldan geçmedin.” “Sen önce onun kadar hizmet et.” denilebilir.

Böylece eleştirinin kendisi tartışılmak yerine, eleştiren kişinin kimliği tartışılmaya başlanır. Bir süre sonra insanlar ne söyleyeceklerini değil, kimin hakkında söylediklerini düşünürler. Ve bazen hakikatin önüne sadakat geçer.

En Tehlikeli Dönüşüm: Delilden Şahsa

İşte burada zihinsel bir değişim meydana gelir. Normalde şöyle düşünmemiz gerekir:

İddia → delil → değerlendirme → kanaat

Fakat sembolleşmiş kişiler etrafında süreç tersine dönebilir:

Kişi → güven → kabul → gerekçe

Bir sözün doğruluğu, delilinden önce sahibine göre değerlendirilir. Sevdiğimiz insan söylediğinde doğruya yakın bulduğumuz bir söz, sevmediğimiz biri söylediğinde bize yanlış görünebilir. Aynı delil, farklı kişilerin ağzından çıktığında zihnimizde farklı değer kazanabilir. Böylece kişi, farkına varmadan hakikatin ölçüsü hâline gelir. Oysa hakikat kişilere göre değişmez.

“Bizim Hoca” ile “Hakikat” Aynı Şey Değildir

Türkiye’de sık kullandığımız bazı ifadeler bu zihniyeti ele verir: “Bizim hoca böyle diyor.” “Bizim şeyh böyle söyledi.” “Bizim lider bunu uygun görmüyor.” “Bizim büyüklerimiz böyle yapmış.” Bu cümlelerin hepsi kendi başına yanlış değildir. Fakat bunlar bir delilin yerine geçtiğinde problem başlar. Çünkü “kim söylüyor?” sorusu, “ne söylüyor ve delili nedir?” sorusunun önüne geçtiğinde ilmî düşünce zayıflar. İslâm ilim geleneğinin güçlü taraflarından biri de tam burada ortaya çıkar: İnsanlar değerlidir; fakat hiç kimse hakikatin kendisi değildir.

Âlim hata edebilir. Müfessir yanılabilir. Muhaddis bir değerlendirmesinde isabet etmeyebilir. Fakih farklı bir sonuca ulaşabilir. Şeyh yanılabilir. Lider yanlış karar verebilir. Bunları söylemek insanları değersizleştirmek değildir. Aksine insanı insan olarak görmek ve hakikati insandan daha büyük kabul etmektir.

Sadakat ile Teslimiyet Aynı Şey Değildir

Burada önemli bir ayrım daha vardır.

Bir hocaya vefa göstermek başka şeydir, onun her görüşünü savunmak başka.

Bir şeyhe saygı göstermek başka şeydir, onun bütün sözlerini sorgulanamaz görmek başka.

Bir lidere sadakat göstermek başka şeydir, onun yanlışını yanlış diyememek başka.

Bir insanın iyiliğini teslim etmek başka şeydir, onu hatadan münezzeh görmek başka.

Vefa, aklın iptali değildir. Hatta gerçek vefa bazen sevdiğimiz insana yanlış yaptığında “Burada yanılıyorsunuz” diyebilmektir. Çünkü sürekli tasdik edilmek, insanı geliştirmez. Bazen en büyük iyilik, kişinin kendi hatasını görmesine yardımcı olmaktır.

Peki eleştiri? Burada başka bir uçtan da sakınmak gerekir. İnsanları sembolleştirmeye karşı çıkarken, her otoriteyi küçümsemek veya her geleneği reddetmek doğru değildir. Bir insanın hata yapabilmesi, onun hiçbir değerinin olmadığı anlamına gelmez. Bir şeyhin bazı görüşlerinde yanılması, onun bütün manevî tecrübesini değersizleştirmez. Bir hocanın bir meselede hata etmesi, yıllarca verdiği ilmi ortadan kaldırmaz. Bir liderin yanlış bir karar vermesi, geçmişte yaptığı bütün hizmetleri yok etmez.

Adil ölçü şudur: İyiliği iyilik olarak, yanlışı yanlış olarak görebilmek. Ne sevgi bizi hatayı görmez hâle getirmeli ne de öfke iyiliği görmemize engel olmalı.

Soy, İsim ve Miras da İnsanı Ölçü Hâline Getirmemeli

Bu mesele bazen aile ve nesil üzerinden de devam eder. Bir insanın babası büyük bir âlim olabilir. Dedesi önemli bir şeyh olabilir. Ailesi yıllardır hizmet etmiş olabilir. Bir hareketin kurucusunun çocuğu veya torunu olabilir. Bütün bunlar tarihî ve sosyal açıdan önemli olabilir. Fakat itibarın miras kalması, liyakatin miras kaldığı anlamına gelmez. Kur’an’ın İbrahim aleyhisselam üzerinden verdiği ölçü burada son derece anlamlıdır:

قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي ۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

“İbrahim: ‘Soyumdan da mı?’ deyince Allah: ‘Benim ahdim zalimlere erişmez’ buyurdu.” (el-Bakara, 124)

İsim miras kalabilir. Soy miras kalabilir. Makam miras kalabilir. Maddi imkânlar miras kalabilir. Fakat ilim, takva ve liyakat kan yoluyla aktarılmaz. Bir insanı babasının büyüklüğüyle yüceltmek ne kadar yanlışsa, babasının hatasıyla değersizleştirmek de o kadar yanlıştır.

Olgun toplum ne yapar? Olgun toplum, sembolsüz toplum değildir. İnsanların yetiştirdiği büyük isimleri yok saymaz. Âlimlerine saygı gösterir. Hocalarından istifade eder. Şeyhlerinin tecrübelerinden yararlanabilir. Liderlerinin hizmetlerini takdir eder. Fakat bütün bunları yaparken ölçüyü insana teslim etmez. Çünkü olgun toplum şunu bilir:

Bir insan bize hakikati gösterebilir; fakat hakikatin kendisi değildir.

Bir hoca bize ilim öğretebilir; fakat onun her sözü ilim değildir.

Bir şeyh bize yol gösterebilir; fakat kendisi yolun ölçüsü değildir.

Bir lider bizi bir hedefe taşıyabilir; fakat onun her tercihi hedefin kendisi değildir.

Dolayısıyla asıl mesele sembolleri ortadan kaldırmak değildir. Sembollerin zihnimizdeki yerini doğru belirlemektir. İnsanları sevebiliriz. Onlara minnet duyabiliriz. Onlardan öğrenebiliriz. Onlara dua edebiliriz. Onları örnek alabiliriz. Fakat bütün bunları yaparken aklımızı, vicdanımızı ve hakikat arayışımızı onlara devretmemeliyiz. Çünkü bir insanı sevmenin en sağlıklı biçimi, onu insan olmaktan çıkarmamaktır. Onu büyütüp insanüstü hâle getirmek, aslında ona da iyilik değildir.

Son Soru

Belki kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben bu insanı mı takip ediyorum, yoksa onun gösterdiği hakikati mi? Bir hoca hata yaptığında onun hatasını görebiliyor muyum? Bir şeyh yanıldığında bunu söyleyebiliyor muyum? Bir lider yanlış yaptığında, geçmişteki hizmetlerini gerekçe göstererek yanlışını doğruya çevirmeye çalışıyor muyum? Sevdiğim bir insan söylediği için mi bir sözü doğru kabul ediyorum? Yoksa doğru olduğu için mi, onu söyleyen insanı takdir ediyorum?

Aradaki fark küçük görünür. Fakat aslında bütün mesele burada düğümlenir. Takdirde insan ölçünün karşısındadır. Teslimiyette ise insan ölçünün yerine geçer. İlkinde insanı severiz ama hakikati ondan daha büyük görürüz. İkincisinde ise hakikati sevdiğimiz insanın üzerinden okumaya başlarız. Ve belki de insanları sembolleştirme kültürünün en büyük tehlikesi budur:

Bir süre sonra hakikati aramayı bırakıp, hakikati temsil ettiğine inandığımız kişiyi takip etmeye başlarız. Oysa hiçbir insan, ne kadar değerli olursa olsun, aklımızın yerine geçmemeli. Çünkü rehberlerimize saygı duyabiliriz; fakat yürümek zorunda olduğumuz yolu onların şahsına teslim etmek zorunda değiliz.

Prof. Dr. Yavuz Köktaş

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.