
MEŞRUTİYET DÖNEMİ İSLAMCILARI ABDÜLHAMİD İÇİN NE DEMİŞTİ
Osmanlı tarihinin en çok konuşulan sultanının 2. Abdülhamid olduğu tartışmadan uzaktır. Kızıl Sultan ile Ulu Hakan arasında süren tartışma, sadece kendi dönemi ile sınırlı kalmamış, kendisinden yüz kusur yıl sonra dahi tartışmalar devam etmektedir. İlginçtir ki Abdülhamid hakkındaki düşünceler, kanaatler, kendi döneminde yaşayan İslamcılar ile günümüzün halefleri arasında zıt karakterle göstermektedir.
Peki, II. Meşrutiyet dönemi İslamcıları Osmanlı Sultanı olan II. Abdülhamid hakkında ne demiş, sultanın portresini nasıl çizmiştir. Yazı biraz uzun olacak gibi, lakin ilgiyle okunacağını düşünmekteyiz.
Abdülhamid devri münker devri
Meşrutiyet dönemi İslamcı kesiminin neşriyatından biri olan Beyânül Hak gazetesinin başyazarı olan Mustafa Sabri Efendi, gazetenin ilk sayısında “Beyanül-hakk”ın Mesleği” isimli makalesinde, istibdad devrinin münker devri olduğunu ve Temmuz’da defnedildiğini ifade eder. Ulema kesimine de eleştiri getiren Mustafa Sabri, bu kötülük devrinin sona erdirmenin aslında kendi görevleri olduğunu ama bunu becerecek maharetlerinin ve cesaretlerinin olmadığından, istibdadı ortadan kaldıran İttihat ve Terakki’ye mahcubiyetle teşekkür eder.
Yine İslamcı cenahın gazetesi olan Beyânül Hak’tan Adanalı Hayret Efendi, “Ya Alîm Ya Halîm” adıyla kaleme aldığı makalesinde, Abdülhamid’e ve idaresine ağır eleştirilerde bulunur. Adanalı Hayret Abdülhamid dönemini şöyle anlatmaktadır:
Dini kitaplar fırınlarda yakıldı
“İstibdad idaresinin zulmü, idaresi altında bulunan bütün milletler için geçerliydi. Ancak Müslümanlar diğer milletlerden daha fazla zulüm görmekteydi. Çünkü ermeni, Rum milletlerine mensup olanlar bir zulme uğradıklarında hemen patrikhanelerine koşmakta haklarını aramakta idi. Patrikhaneler milletlerine karşı bir zulüm meydana geldi mi, hemen harekete geçer ve haklarını arardı. Müslümanın ise istibdad hükümetinin zulmüne karşı engel olabilecek herhangi bir kurumları olmadığından ezilirler idi. Şayanı teessüftür ki, zalim iktidarın bu zulmüne en çok maruz olan Müslümanlar idi.
Bu biçareler zalim iktidarın bu zulümlerinden başka, Ermeni Rum hemşerilerinin görmediği diğer feci, çekilmez bir zulmünü de çekelerdi. İslam dışındaki bütün dinler ve mezhepler kanunen emniyet altında iken, İslam aleyhine kitaplar ve risaleler yayınlanır, ruhsat verilirdi. Fakat Müslümanlar bu aleyhte yayınlara karşı reddiyeler yazdıklarında, bunların yayınlanmasına müsaade edilmez, ruhsat verilmez, mani olunurdu. Bunlardan daha da fenası, sandıklar dolusu İslami kitaplar Çemberlitaş hamamında yakılmaya başlanmış, bir başka yerde daha hususi bu iş için yaptırılan fırında da yine dini kitaplar yakılmıştır.”
En şiddetli zulmü Müslümanlara yapardı
Beyanül Hak yazarlarından İslamcı Hafız Mehmed, “Makale-i Mahsusa” adlı makalesinde Abdülhamid iktidarı hakkında çok daha dehşet verici ifadeler kullanır.
“Geçmişteki hükümet (Abdülhamid dönemi) Osmanlılara reva gördüğü zulmün en şiddetli tarafını Müslümanlara gösterir, çaresiz halka karşı eşkıyalığın ve baskının en ağrını uygulardı.
Uyguladığı zulme, kanunsuzluğa meşru bir delil bulmak ve makul göstermek, korkaklığını ve hıyanetini ikiyüzlü bir şekilde milletin dikkatinden gizlemek için işlediği cinayetlerin Din-i Mübin’in yüce ahkâmından olduğunu ilan ederdi.
Ahaliye haince niyetlerle dağıttığı vergileri, hilafetin hakkı olan zekât olarak gösterirdi. Yüce Din-i Mübin’i yıkıp tahrip etmekte, şeriata uygun merasimleri mahvederek ortadan kaldırmayı vazife edinmişti.
Dini kitapları toplar, en adi yerlerde, hamamların fırınlarında ateşte yakardı. İlim ehli talebeleri –kendilerinde hürriyet fikirleri bulunmadığından dolayı– büyük gemilerle, süprüntü kayıklarla dışarıya sürdü. Huzur mahkemesi gibi bir adalet kapısını kapattı, Mecelle Meclisi gibi bir toplantı yerini ortadan kaldırarak cezalandırdı.”
Bozuk düzenin sorumlusu Abdülhamit’tir
Beyânül Hak gazetesinin diğer bir mensubu olan Elmalılı Hamdi Efendi de Abdülhamid idaresini kıyasıya eleştirir. Elmalılı’ya göre de bozuk düzenin sorumlusu Abdülhamit’tir. Makalesinde uzun uzun olup biten yanlışları, hataları dile getirir:
“Bu millet İslam Hukukçuların meydana getirdiği mecelleyi, medeni hukuku, İslam dinini tanıtan fetvahaneleri, Osmanlı Fakihlerini tanımış, görmüş, okumuş olsalardı, büyük meseleler, davalar diye zannedilen çekişmelerin hallolması için başka mahkemelere gitmezler, şeriatlarını gasp ettirerek iki cami arasındaki beynamaza dönmezlerdi. O zaman şeri toplantılarda, İslami konular hakkında soyut tartışmalara girilmez, adaleti ayakta tutmak zorunda olduklarını anlarlar ve medeni kanunların kaynağının İslam dini olduğunu anlamakta ve anlatmakta zorlanmazlardı.”
İslamcıların sembol isimlerinden Manastırlı İsmail Hakkı da Abdülhamid için çok ağır ifadeler kullananlardandır. Sıratı Müstakim ’de yayınlanan verdiği bir vaazda şunları söylemektedir:
“Ne mel’ûn şeytan. Ortalığı yakacaktı. İnsan demeyecekti. Ne kadar aklıselim insan varsa hepsinin vücudunu kaldıracak. Sonra istediği gibi hüküm sürsün, mezâlimi eline alsın. Hâsılı tamamıyla istibdâdı geri getirsin. Fikir bu idi. Allah’a sığınırız. Allah bu mel’anetlere fırsat vermedi. İslam Milletini ve bütün insanları kurtuluşa erdirdi.”
İstanbul’dan sürülen ilim ehli
31 Mart vakası esnasında Mustafa Sabri Efendi’nin başını çektiği Beyânül Hak gazetesi ve Cemiyyet-i İlmiyye-i İslamiyye de bir bildiri yayınlar. Bildirideki dikkat çeken hususlar, Abdülhamid’in iktidarda iken ilim ehline, medrese talebelerine karşı nasıl davrandığıdır:
“Medrese adına haiz olan haberleri görmez miydiniz? İşte biz 32 senedir o mezarlarda gömülü idik. Daha dün “basü bade’lmevt” halinde teneffüse başladık. 16 sene önce –ki İstibdat devrinin tam ortasında– bir defa ölü nakli şeklinde İstanbul’dan dışarıya atılmak üzere bir gün içinde topumuzu birden kayıklara mavnalara doldurmuşlardı.”
İmamlar Kureyştendir hadisini kitaplardan çıkardı
Ali Nazmi, Makale-i Mahsusa adlı makalesinde Abdülhamid’in, “İmamlar Kureyştendir” hadisini, hadis kitaplarından kaldırdığını söyler:
“Öyle günler görüldü ki, kitaplardan adalet kelimesi kaldırıldı, zalimin kötü olduğunu söyleyen kitaplar ve risaleler yakıldı, Hele ‘imamlar Kureyştendir’ hadisi şerifinin içinde bulunduğu kitaplar fırınlara atılarak yakıldı. Bu zulümler içinde en felaketini görenler de ulema ve ilim talebeleri oldu. Gizli bir plan ile ilim diyarı olan İstanbul’dan ilim ehlinin boşaltılmasına karar verildi. İki gün zarfında on bine yakın ilim talebesi mavnalara bindirilerek İstanbul’dan çıkarılmak üzere vapurlara gönderildi.”
Abdülhamid’in kanlı pençeleri
Mehmed Fahreddin Sebilürreşad’da yazdığı bir makalesinde Abdülhamid dönemini ve Abdülhamid’i çok ağır dille eleştirir:
“Bütün memleket Abdülhamid’in kanlı pençelerinin zulmü altında, istibdad idaresinde esir idi. Herkes birbiri aleyhine ispiyonculuk yapar, haneler yıkılır, aileler dağılır, ocaklar sönerdi. Yetimler, analar-babalar ağlardı. İnsanlar zindanlara atılır, sürgünlere gönderilir, feryatlar içinde sesleri yükselirdi. Camilerde adalet ve ihsanı, emanetin ehline verilmesini, her işte meşvereti emreden, zulmü baskıyı lanet eden Kur’an ayetlerinin okunması yasaklanırdı.”
İslamcılar istisnasız olarak Abdülhamid’i çok ağır dille eleştirmiş, hakkında olumsuz anlamda çok ağır ifadeler kullanmıştır.
İslamcılara göre otuz üç seneden beri iktidarda olan Abdülhamid, bütün devlet ricalini saf dışı bırakarak kendi saltanatını sağlamlaştırmıştır. Maliyeyi ve devletin itibarını harap etmiş, Yıldız’daki kasaları doldurmuş, milyonlarca milli serveti kendi zevk ve sefasına harcamış, Avrupa ve Amerika bankalarına paralar aşırmıştır. Abdülhamid nazarında dini ve dünyevi ilimlerin büyük suçlardan kabul edildiği bütün ahalinin malumudur. Herkesin hanesi kontrol edilir, kitaplara el konulur, sahiplerine cezalar verilirdi. Bundan dolayı çaresiz kalan ilim erbabı kendi kitaplarını elleriyle yakmaya, mahzenlere saklamaya mecbur kalırdı. Yıldız’daki mahlûk sürekli olarak İslamiyet’i nasıl baltalayacağını düşünüyordu. Zalim hükümdar Makam-ı Hilâfet-i İslâmiyye’yi gasp etmişti. Abdülhamid milyonlarca devlet gelirini zimmetine geçirmiş, çaresiz memurları sefalet sıkıntılara mahkûm etmiştir.
Burada konu çok fazla uzayacağı için anacak birkaç İslamcının Abdülhamid hakkındaki ifadelerine yer verebildik. Daha böyle onlarca yazılmış makaleler, söylenmiş sözler vardır. Mehmed Akif’in “Yıldızdaki Baykuş”una değinmedik bile.
Peki, daha sonra bu söylediklerinden dolayı pişman olan İslamcı var mıdır? Alenen pişmanlığını ifade eden, “biz pişmanız” diyen yok. Pişmanlığını dünya aleme duyuran Rıza Tevfik Bölükbaşı var, o da İslamcı değil.
YAKUP DÖĞER
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Yazının devamı gelecek mi Yakup Hocam? Sizin değerlendirmenize göre meşruiyet dönemi İslamcılarının bu ağır ithamlarında haklılık payı var mı?
Sayın Abdullah hocam, malum olduğu üzere bizler o dönemi yaşamadık. Gerek dönem hakkında gerekse o dönemde yaşayan şahıslar hakkındaki malumatları yazılı kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Benim yukarıda ifadelerini naklettiğim sınırlı sayıda birkaç kişidir. Ki daha böyle onlarca kanaat bulunmaktadır.
Bir değerlendirmede bulunmak, ancak okuyup öğrendiklerimizin sonucunda olur ki, sanırım İslamcılar bu ağır ithamlarında haklılar. Zira Abdülhamid hakkında hiç kimse olumlu bir söz etmiyor. Mesela Abdülhamid’in yaveri ve en yakın adamı sırdaşı olan Tahsin Paşa dahi sultan hakkında olumlu bir şeyden bahsetmiyor.
Süleyman Nazif diye bir adam var ve onun “Çalınmış Ülke” adında bir risalesi var. O risalede Abdülhamid hakkındaki iddialarının % 1 dahi doğru ise, gerçekten Abdülhamid çok fena şeyler yapmış. Başka kaynaklarda Abdülhamid’in üzerine kayıtlı 11 Bin tapu olduğu geçiyor. Ki bu korkunç bir rakam. Kaldı ki bu tapular bildiğimiz daire ya da arsa tapuları değil.
Tabii şöyle bir şey daha var, Abdülhamid’den sonra İttihatçıların iktidarında, Abdülhamid mumla aranır olmuş. Hüseyin Kazım Kadri hatıratında bahsettiğine göre, ittihatçıların Abdülhamid adının anılmasına bile tahammülleri yokmuş. Yaptıkları zulmün yanında Abdülhamid’in esamesi bile okunmaz durumdaymış.
Yazının devamı gelir mi? Bakalım. Okumalarım devam ediyor. Yeni bir şeyler oldukça paylaşacağım inşallah.
Allah razı olsun Yakup Hocam, peki şöyle düşünemez miyiz: “Sultan Abdülhamid dönemi Osmanlı’nın son zamanlarıydı ve zor zamanlar idi. Abdülhamid, bu büyük İslam devletini ve hilafeti ayakta tutmak için büyük mücadele verdi, istihbarat ve güvenliği ön planda tuttu ve özgürlüğü kısıtlamak zorunda kaldı. Bu da halkta ve okumuş aydın kesiminde hoşnutsuzluğa sebep oldu. Nitekim, Abdülhamid’in hal’inden sonra yaşanılanlar Onun öngörüsünü haklı çıkardı. ” (Ben Sultan Abdülhamid hakkında hüsnüzannımı korumak ve böyle düşünmek/ inanmak istiyorum.)
Allah cümlemizden razı olsun. Kıymetli Abdullah hocam, bize kimi kimlerin nasıl anlattığı önemlidir. Emin olun ben de Abdülhamid’i bir zamanlar çok değerli bulurdum. Ulu Hakanla ilgili çok şeyler okudum. Fakat bu okuduklarım herhangi bir delil ve belgeye dayanmıyor, sadece hamasete dayalı duygusal eserlerdi. Fakat daha sonraları sultan hakkında okuduğum öğrendiğim tarihi belge ve hatıralar, beni çok şaşırttı. Okuduklarım ve öğrendiklerim, benim bildiğim Abdülhamid’in tam aksini anlatıyordu.
Abdülhamid döneminde yaşamış ve bugünde çok itibar ettiğimiz şahıslar, sultan hakkında akla ziyan ifadeler kullanmaktadır. Mesela Elmalılı Hamdi Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mehmed Akif, Musa Kazım, Filibeli Ahmed Hilmi ve daha adını sayamayacak kadar birçok İslamcı Abdülhamid’i “zalim, müstebid, müsrif, katil, cani, hain” olarak nitelemektedir.
Mesela size, latin harflerine geçmeyi ilk Abdülhamid düşünmüştür ve yapmak istemiştir desem ne dersiniz? Bize öğretilenlerin yanlış olabileceğini de düşünmek zorundayız sanırım. Bu konuda daha detaylı bilgi vermeye çalışacağım inşallah.
Yazı baştan sona tek taraflı zayıf anlatımlara dayanıyor.
ABDÜLHAMİDİ BİR GAVUR GİBİ ELEŞTİRENLERİN HEPSİNE YAKINI PİŞMAN OLDU VE TÖVBE EDEREK AHİRETE İNTİKAL ETTİLER. ŞİMDİ İLAHİ HUZURDA GAVURA ALAN AÇMANIN VE MÜSLÜMANA DÜŞMANLIK YAPMANIN HESABINI VERİYORLAR.
Sayın Nezir Bey, yazıda bir taraf yok. Günümüz Müslümanlarının tamamının sevdiği, taktir ettiği, ilmine güvendiği şahsiyetlerin Abdülhamid hakkındaki düşüncelerine yer veriliyor. Abdülhamid’i sevmek ya da onun yermek maksadı taşımamaktadır. Şurası unutulmamalıdır ki, gâvura en büyük alan, – bilerek ya da bilmeyerek – bizzat Abdülhamid tarafından açılmıştır. Modernleşmenin, Avrupai mekteplerin açılmasının, tiyatroların en hızlı olduğu dönem Abdülhamid dönemidir. Mesela Abdülhamid canı sıkıldığı zaman, Fransa’dan getirdiği tiyatro ekibini toplar, onlardan gösteri yapmasını istermiş.
Bir de sürekli söylenen ve sizin de tekrar ettiğiniz, “sonradan pişman oldular, tövbe ettiler” iddiası var. Sizden ricam kimler tövbe edip pişman olmuştur, hangi kaynakta geçmektedir? Bu tövbekârlardan birkaç isim yazabilir misiniz?
Bizim toplumdaki problem, sevdiğini körü körüne sevmesi, nefret ettiğinde de, nefretten gözlerinin kör olmasıdır. Yani ya “Ulu Hakan” diyeceğiz ya da “Kızıl Sultan.”