Geçen ki yazımızda modern dünyada ki güç sahiplerinin ilahi tavsiyeler doğrultusunda sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirebildiği sorusuna cevap arayacağımızı yazmıştım.
İnsanlık tarihi, ilk büyük aldanışla başladı. Şeytanın, atamız Âdem’i “ölümsüzlük” vaadiyle ikna etmesi. O an fısıldanan vesvese, nefsani arzuların sadece bir yemi değil, aynı zamanda Yaratıcı’nın koyduğu sınırları aşma arzusunun da ilk tohumuydu. O gün Âdem’e sunulan fikir, bugün modern insana çok daha sofistike bir ambalajla sunuluyor olması, bu dünyada ölümsüz olacağına dair sinsi bir şeytani fısıltıdan ibaret olduğu defaatle sınanıyor olarak yaşamını sürdürmektedir.
İlk insan Âdem’i ölümsüz olacağına ikna eden şeytani düşünce, bu çağın insanını da bu dünyada ölümsüz olacağına ikna edecek kadar Yaratıcısına ukalalık yapma hadsizliğine ulaştırdı. Bunun sonucu modern İnsanın geldiği nokta “Ölümsüzlük Projesi”nin peşine düşmek oldu.
Günümüz insanının hayatı, adeta ölümü inkar etme ve bu dünyada kalıcı olma üzerine kurulu bir projeye dönüştü. Ölüm, sosyal medyada görmezden gelinen, hastanede sessizce halledilen ve mümkünse hiç konuşulmayan bir “hata” olarak algılanıyor.
Bu ukalalığın tezahürleri çeşitlidir.
Biyoteknoloji, yapay zekâ ve transhümanizm akımları, bedeni onarılacak bir makine, zihni ise yedeklenecek bir veri olarak görüyor. Ebedi yaşam, artık manevi bir hedef değil, teknik bir problem olarak masaya yatırılıyor.
Modern insan, hayatın her anını en üst düzeyde tüketme ve haz alma zorunluluğu haline dönüştürdü. Bu durum gelecekteki bir hesabı, yani ahireti yok saymanın en kolay yoluyla tanıştırdı. Geleceği inşa etmek yerine, ânı doyurarak bitmeyen bir döngü yarattı kendisine.
Para ve iktidar, servet ve güç, ölüme karşı edinilmiş bir tür dokunulmazlık zırhı işlevi görmeye başladı. Yüksek duvarlar, en iyi sağlık hizmetleri ve sonsuz plan yapma yetkisi, kişinin “bana bir şey olmaz” yanılsamasını besledi.
Bu çabaların tamamı, insanın kendi acziyetini kabullenmek yerine, Yaratıcı’nın en kesin kuralı olan “Her nefis ölümü tadacaktır” hükmüne karşı diklenmesidir.
Ukalalık anları ve gafletin doruğa ulaşması, ölümü bu kadar yok saymak, bir nevi Yaratıcı’ya karşı haddini aşmaktır. O ki, hayatı ve ölümü yaratarak varoluşun en temel düzenini kurmuştur. İnsan ise, bu düzeni kabul etmek yerine, düzenbazlığa soyunmaktadır.
Bu ukalalık, refah ve konforla birleştiğinde zirveye ulaşır. Her şey kontrol altındayken, insan Yaratıcısına seslenmeyi bırakır, çünkü seslenecek bir ihtiyacı kalmadığını sanır. Hâlbuki bu durum, tıpkı denizin ortasında fırtınaya yakalanan kişinin kıyıya ayak bastığında, kendisini kurtaranı unutup kendi kürek çekme gücünü yüceltmesi gibidir.
İlk atamızın düşüşüne yol açan o ses, bugün de fısıldıyor: “Senin sonun yok. Sen bu düzenin kalıcısısın.” Ve bu sesi dinleyen, sadece manevi yolunu kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi varoluşsal gerçeğine de sırt çevirmiş oluyor.
Modern insanın haddi aşmasının ve Yaratıcısına ukalalık yapmasının temelinde yatan en büyük yanılgı, insanın elde ettiği teknoloji ve imkânlarla Allah’ın yaratıcı özelliğine ulaşacağı hevasına kapılmasıdır. Sonuç olarak teknolojik ukalalık, yaratıcılığa öykünme hevesini beraberinde doğurdu.
Bilimsel keşifler, tıp alanındaki mucizevi ilerlemeler ve yapay zekânın sınırları zorlayan yetenekleri… Tüm bunlar insanı, “madem ki atomu parçaladım, madem ki genleri değiştirebiliyorum, madem ki ömrü uzatıyorum, o halde benim yaratma gücüm de sonsuzdur” zehabına düşürüyor. İşte bu, felsefi ve inançsal anlamda bir “had aşma” anıdır.
İnsan, en fazla mevcut olanı düzenleyebilir, keşfedebilir, dönüştürebilir veya taklit edebilir. Ama yoktan var etme ve varoluşun mutlak düzenini kurma yeteneği yalnızca Yaratıcı’ya aittir.
Bu hevesle cesaretlenen modern zihin, kendisini sadece bir kul (hizmet eden) olmaktan çıkarıp, adeta bir ortak (yaratıcı güce eşdeğer) konumuna yükseltme cüretini gösteriyor. Faniliğin basit gerçeği ve teknolojinin bir gün mutlaka tükenen kaynaklara bağımlı olması gerçeği ise, bu kibrin karşısında acı bir tokat gibi durmaktadır.
Ölümsüzlük arayışı, insana ait bir tutkudur; ancak bu tutkunun doğru adresi, fani olan bu dünya değildir. Modern insanın yapması gereken, ölümü bir son olarak görmeyi bırakıp, onu hakikate giden bir geçiş olarak kabul etmektir.
Hayatı, Yaratıcının belirlediği sınırlar içinde ve O’nun bize tanıdığı emanet bir süre olarak görmek; ukalalık zırhını kırar, kalbi sükûnete erdirir. Çünkü ölümü hatırlayan, bu dünyadaki her anın ve her nimetin kıymetini bilir. Diğer bir ifadeyle; Ölümü hatırlamak, hayata sarılmaktır
Bu çağın insanı, sadece bilimle değil, aynı zamanda maneviyatla da kendisine verilen sürenin kısalığını idrak etmelidir. Aksi takdirde, Âdem’in cennetten çıkmasına neden olan o vesveseye kulak vermiş, ancak Âdem’in aksine tövbeyi unutmuş bir vaziyette, faniliğin soğuk duvarlarına çarparak uyanacaktır.
Kibrin sunduğu kısa süreli bir “ölümsüzlük yanılsaması” mı, yoksa acziyeti kabul edip ebedi olana yönelmenin getirdiği gerçek sükûnet mi?
Tercih, Yaratıcı’nın koyduğu sınıra saygı duymayan modern insanın vicdanında saklıdır.
Fehmi YAĞLI