
Bir Müslüman için en temel iman hakikati, Allah‘ın varlığı ve birliğidir. Kâinata baktığımızda bunun sayısız işaretini görürüz.
Bir kuşun uçuşunda, bir ağacın yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde, güneşin ve ayın düzeninde, insanın kendi yaratılışında büyük bir kudret ve hikmet vardır.
Kur’an da insanı sürekli bunlar üzerinde düşünmeye çağırır.
Fakat mesele yalnızca “Allah vardır” demekle bitmez.
Asıl soru şudur:
Müminin zihnindeki Allah tasavvuru nasıl olmalıdır?
Çünkü Allah’ın varlığına inanmak başka, O’nu doğru tanımak başka bir meseledir.

Allah tasavvurumuzun temelini belki de en özlü biçimde İhlas Suresi ortaya koyar:
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir.”
Dört kısa ayet…
Fakat insanın Allah hakkındaki düşüncesini baştan sona şekillendirecek kadar büyük bir anlam taşır.
“Allah birdir.”
Bu yalnızca sayısal bir birlik değildir. Allah’ın zatında, ulûhiyetinde, yaratmasında ve hükümranlığında ortağı yoktur.
“Allah Samed’dir.”
Her şey O’na muhtaçtır. O ise hiçbir şeye muhtaç değildir.
Biz nefese, suya, yiyeceğe, uykuya, sağlığa ve sayısız nimete muhtacız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir.
Sonra Kur’an, insanın Allah tasavvurundaki yanlış yolları kapatır:
“Doğurmamış ve doğmamıştır.”
Ve nihayet:
“Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir.”
İşte müminin Allah tasavvurundaki en önemli ölçülerden biri budur.
Kur’an açıkça bildirir:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”
(Şûrâ, 42/11)
İnsan zihni gördüğü ve bildiği şeylerden hareket eder. Bu nedenle Allah’ı da yaratılmışlara benzeterek düşünme tehlikesi vardır.
İslam düşüncesi tarihinde Allah’ın sıfatları konusunda farklı yorumlar ortaya çıkmış, bazı aşırı yaklaşımlar teşbih ve tecsim anlayışlarına kadar varmıştır.
Fakat Kur’an’ın temel ölçüsü açıktır:
Allah yaratılmış değildir ve yaratılmışlara benzemez.
Allah işitir ama bizim işitmemiz gibi değildir.
Görür ama bizim görmemiz gibi değildir.
Bilir ama bizim bilmemiz gibi değildir.
Rahmet eder ama bizim merhametimiz gibi değildir.
Çünkü O yaratıcıdır, biz yaratılmışız.
Bu nedenle müminin görevi Allah’a zihninde bir şekil vermek değil, O’nu vahyin bize tanıttığı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.
Burada önemli bir ayrım vardır:
İnsan Allah’ı tanıyabilir; fakat O’nun zatını kuşatamaz.
Kur’an şöyle buyurur:
“Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.”
(En’âm, 6/103)
Biz Allah’ı isimleri ve sıfatlarıyla tanırız.
O’nun Rahmân olduğunu biliriz.
Rahîm olduğunu biliriz.
Alîm olduğunu biliriz.
Hakîm olduğunu biliriz.
Adl olduğunu biliriz.
Gafûr olduğunu biliriz.
Fakat Allah’ın zatının mahiyetini bütünüyle kuşatamayız.
Bu bir eksiklik değildir.
Sınırlı olanın sınırsızı bütünüyle kuşatamaması, insan olmanın tabii sonucudur.
Dolayısıyla mümin, Allah hakkında neyin bilinebileceğini ve neyin insan idrakini aştığını bilmelidir.
Allah tasavvuru, insanın hayatını doğrudan etkiler.
Allah’ı sadece cezalandıran bir varlık olarak gören insanın dini korkuya dönüşebilir.
Allah’ı sadece affeden bir varlık olarak gören insan ise günahı hafife alabilir.
Allah’ı yalnızca ihtiyaç anlarında hatırlayan insan, O’nu hayatının merkezinden çıkarıp zor zamanların yardımcısı konumuna indirebilir.
Oysa Kur’an’ın bize tanıttığı Allah hem Rahmân ve Rahîm, hem Adl, hem de hesabın sahibidir.
Rahmeti gerçektir.
Adaleti gerçektir.
Affı gerçektir.
Hesabı da gerçektir.
Müminin kulluğu ise korku ile ümit, muhabbet ile haşyet arasında dengeli bir kulluktur.
Belki de meselenin en önemli tarafı budur:
Allah tasavvuru bozulduğunda kulluk anlayışı da bozulur.
Allah’ı yalnızca rızık veren bir güç olarak görürsek duamızı menfaat ilişkisine dönüştürebiliriz.
Allah’ı sadece korkulacak bir varlık olarak görürsek O’nun rahmetini unutabiliriz.
Allah’ı sadece affeden bir varlık olarak görürsek sorumluluğumuzu hafife alabiliriz.
Oysa tevhid, Allah’ı hayatın merkezine koymaktır.
Allah’ı gerçekten Rabb kabul eden insan, kendisini başıboş ve sınırsız görmez.
Allah’ı Rezzâk bilen insan rızık konusunda kullara kul olmaz.
Allah’ı Adl bilen insan adaleti sadece kendisi için istemez.
Allah’ı Rahmân ve Rahîm bilen insan merhameti hayatının bir parçası haline getirir.
İşte Allah tasavvuru, böylece kuru bir bilgi olmaktan çıkar ve ahlaka dönüşür.
Bugün her Müslümanın zaman zaman kendisine sorması gereken bir soru vardır:
Ben Allah’ı gerçekten nasıl tasavvur ediyorum?
Zihnimde insanlaştırdığım bir varlığı mı?
Sadece korktuğum bir gücü mü?
Yalnızca ihtiyaç anında yöneldiğim bir kudreti mi?
Yoksa Kur’an’ın bize tanıttığı Rabbü’l-Âlemîn’i mi?
Mümin için temel ölçü bellidir:
Allah vardır.
Allah birdir.
Allah hiçbir şeye benzemez.
Her şey O’na muhtaçtır.
O hiçbir şeye muhtaç değildir.
İnsan Allah’ı bütünüyle kuşatamaz.
Fakat O’nu tanıdıkça kendisini tanır.
O’nu tanıdıkça acziyetini fark eder.
O’nu tanıdıkça kulluğunun ne olduğunu anlar.
Ve belki de gerçek tevhid tam burada başlar:
Allah’ı zihnimizde küçültmeden, O’nu mahlûkata benzetmeden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan; O’nun huzurunda gerçek bir kul olduğumuzu idrak etmek.
İSLAMİ HABER “MİRAT”