
Dünya, “vahşet medeniyeti”nin temsilcileri olan küresel güçlerin, İslam âlemi üzerindeki hegemonyasını sürdürdüğü kritik bir eşikten geçiyor. Bu karanlık düzenin mimarları, koyun postuna bürünmüş birer çakal misali, yeryüzünün kaynaklarını sömürerek semizlenmeye devam ediyor. Teknolojik ve bilimsel üstünlüğü birer tahakküm aracı olarak ellerinde tutan bu odaklar, insanlığın ortak nimetlerini paylaşmak yerine, kendi çıkarlarına dokunulduğu anda her türlü şeytani tuzağı devreye sokmaktan çekinmiyorlar.
Bugün karşımızdaki tablo şudur: Şeytanın Müslüman gömleğini çıkarmadığı, puslu bir hava sadece ülkemizi değil, tüm ümmet coğrafyasını kuşatmış durumda.
Tam da bu süreçte, merhum Erbakan Hocamızın rahle-i tedrisatından geçmiş; bugün Saadet Partisi’nde, Yeniden Refah’ta yahut AK Parti’den koparak kurulan yeni partilerde siyaset yapan dostlarımızın muhalefet tarzı üzerinde durmak gerekiyor. Ne yazık ki bu tabloda, “Düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül yaralar” atasözünün o acı tecellisini görüyoruz.
Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırmak adına yürütülen bu karşı söylemlerin çoğu, ne yazık ki hamasetten öteye geçemiyor. Bir an için varsayalım ki Erdoğan iktidardan düştü; peki bu arkadaşların millet çoğunluğunun teveccühünü kazanarak iktidar olmaları mümkün müdür? Elbette hayır.
Osmanlı’nın son yüzyılından Cumhuriyet dönemine, en son Erbakan Hocamızın yaşadığı tecrübelere kadar hepimiz biliyoruz ki; küresel iktisadi ve siyasi sistem, İslam nizamının yeşermesine bırakın izin vermeyi, onun soluk almasına dahi tahammül etmemiştir.
Bu şeytani düzen, kaynağı İslam olan —ister Şii ister Sünni olsun— hiçbir yapının, yeniden “merhamet medeniyetini” tesis etmesine izin vermez. İran örneğinde veya diğer bölge coğrafyalarında görüldüğü üzere, bu niyetle yola çıkan her oluşum ilk fırsatta bertaraf edilmek istenmiştir. Bu yüzden İslam adına bugüne kadar elde edilmiş kazanımları kaybetmeye, bu ümmetin artık tahammülü yoktur.
Recep Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü siyasi mücadele, artık Türkiye’nin sınırlarını aşmış, küresel bir boyuta ulaşmıştır. Bu bir makam, mevki, para veya şöhret davası değildir; bu, Batı’nın sömürü üzerine kurulu “vahşet medeniyeti”ne karşı bir direniştir.
Bizim desteğimiz; hiçbir kişisel ikbal beklemeksizin, bu mücadelenin küresel çapta başarıya ulaşması içindir. Ancak bu direnç hattı sağlam tutulursa, Batı’nın sadece kendisi için nimet saydığı bu düzen, tüm insanlık için bir “merhamet medeniyetine” dönüşebilir.
Gün, iç hesaplaşmalarla vakit kaybetme günü değil, bu büyük mücadelede safı sıklaştırma günüdür.