
RADİKAL ORYANTALİZMİN İNTİKAMI MI?
Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre İslâm nasihtir. Kendinden önce gönderilen şeriatları yürürlükten kaldırmıştır. Zaten gönderilen bu şeriatların hiç birisi evrensel değildir. Tamamı bölgesel ve belirli kavimlere gönderilmiştir. “Ben, bütün kavimlere, peygamber olarak gönderildim” derken Peygamber Efendimiz, İslâm’ın evrenselliğine işaret etmiştir.[1] Netice-i kelam, evrensel olan tek din Peygamber Efendimize gelen İslâm’dır. Ayrıca bilinmeli ki İslâm’ın dışında yaşayan ilahi ve semavi nitelikli bir din de yoktur. “Semavî, İbrahimi ve ilahi” ifadesini muharref dinler için kullananlar, Kur’an’ın ruhuna, sünnete ve İslâm’ın ana kaynaklarına vakıf olmayan ve usul bilmeyen sorunlu kimselerdir.
Kur’an-ı Kerim Ehl-i kitaba müspet bakmadığı gibi Hz. Peygamber’den de onların iç yüzlerini ve karakterlerini deşifre eden onlarca hadis varit olmuştur. Bu bağlamda Ehl-i kitabı kısaca tanımakta yarar vardır. Esefle belirtelim ki İslâmî ilimlerde derinleşemeyen fakat metodoloji de öğrenmeyen bazı kimseler, Ehl-i Kitap kavramını düz bir mantıkla dilimize çevirmektedirler. Buna göre, kitap sahibi kimseler Ehl-i Kitap olmaktadırlar ki bu gruba Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar da girmektedir. Bu yaklaşımda hak olan ile batıl olan aynı kefeye konularak dinler ve müntesipleri eşitlenmektedir. Müslümanla kâfir aynileştirilmek istenmektedir. Buradan bakılınca böyle bir yaklaşım misyonerlik kokmaktadır. Müslümanların çocuklarına “Yahudilik ve Hristiyanlık da hak din” formunda verilerek onlar gavurlaştırılmak istenmektedir. Bu durum bir Müslüman için vatana ve millete ihanet suçudur. Hâlbuki kavrama Kur’an bütünlüğünde bakmak gerekirse görülecek ki Ehl-i Kitaptan kasıt Yahudiler ve Hristiyanlardır. Bu kullanılış biçimi tüm Kur’an’da böyledir ve tek istisnası bile yoktur. Müslümanları Ehl-i Kitap diye zikreden tek bir ayet veya hadis bulunamaz. Meseleyi hakkıyla göremeyenler vahye parçacıl veya başkasının yönlendirmesiyle bakan, dilden ve metodolojiden nasibi olmayan kişilerdir.
Müslümanları Ehl-i Kitap kategorisinde değerlendirmek isteyenler acaba şu ayeti hiç düşündüler mi?
“قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ”
“De ki: “Ey kitap ehli! Sizinle aramızdaki (Yüce Allah’ın belirlediği) şu ortak ilkeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğiz, O’ndan başka hiçbir varlığa ilahlık yakıştırmayacağız, Allah’ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz! Şayet yüz çevirirlerse o zaman deyiniz ki şahit olun biz, kesinlikle O’na teslim olduk.”[2] Kitap Ehlinden kastın içine Müslümanları koyduğunuz zaman ayete çelişkiler yüklersiniz ki vahiy böyle bir çelişkiden masum ve münezzehtir.[3] Ayrıca Müslümanları şirkle suçlamaktır. Musannefleri, ve Kütüb-ü Tisa’nın tamamını taradığımızda gördük ki Ehl-i Kitap ile Yahudi ve Hristiyanlar kast edilmiştir. Buna zevaid kitaplarını da ekleyebiliriz. Burada biz hadis kaynaklarıyla vahyin kendisine indiği Peygamber Efendimizin yorumunu ifade ediyoruz. Bu bilgiler Peygamber tefsiri karşısında ukalalık yapmayanlar için çok önemlidir. Sadece Fahreddin Razi (rh.a.), Müslüman olduğunu iddia edip de Kur’an-ı Kerim’in bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmeyenler için Müslümanların Ehl-i Kitabı olduklarını söylemiştir ki mürted anlamındadır. Negatif bir anlamı vardır. Razi’yi destekler mahiyette şöyle bir rivayet vardır: “Ümmetimden kitap ehli ve süt ehli helâk olacaklardır. Hadisin Ravisi Ukbe b. Âmir, “Kitap ehli kimlerdir, Ey Allah’ın Elçisi” dediğinde Hz. Peygamber şu cevabı vermiştir: “Allah’ın kitabını öğrenip sonra da onunla, İman edenlere karşı mücadele eden bir gruptur.” Cevabını vermiştir.”[4] Dini ilimleri öğrenip İslâm aleyhine kullananlara, moderniteye alan açanlara, ideolojilere ayetlerden meşruiyet! arayanlara, Allah’ın ayetlerini çarpıştıranlara “Ehli Kitap” denilmesi üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir açıklamadır. Buradaki açıklamanın, Kur’an’a vakıf olup bilginin hakkını vermeyenleri anlatması da muhtemeldir.
Peygamber Efendimiz, “Ehl-i Kitaba bir şey sormayınız…”[5] buyururken herhalde Müslümanları kast etmemiştir. İbni Abbas (ö: 68/ 687-688) tefsirinin tamamında Ehl-i Kitap’tan kastın Yahudiler ve Hristiyanlar olduğuna vurgular yapmıştır.[6] Bu tefsir Yahudileri çok detaylı anlatan bir çalışmadır. Erken dönem müfessirlerden ve müçtehitlerden Hasan el-Basri de (v.h.110) Ehl-i Kitabı Yahudiler ve Hristiyanlar şeklinde açıklamıştır.[7] İmam Şafi de (v.h.204), Ehl-i Kitabı sıfatları üzerinden tanımlamıştır. Bu yaklaşıma göre onların sıfatları; Allah’ın ahkâmını değiştirmek, O’nu inkâr etmek, hakikati gizlemek, kendilerine inen vahyi zayi edip vahye yalan karıştırmaktır.[8] Vahyi tebdil ve tahrif ettikleri için Yüce Allah onlara ittiba etmeyi ve velayet makamına getirmeyi şu ayette yasaklamıştır:
“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ”
“Ey İman edenler! Kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)ların bir grubuna eğer uyarsanız, bunlar sizi iman ettikten sonra (İslâm’dan) döndürüp kâfir yaparlar.”[9] Şu hususun bilinmesi gerekir ki Kavramın Kur’an’da ve hadislerde kullanılış biçimlerinden doğan anlamına göre Müslüman âlimler, yerine göre Ehl-i Kitabı terimleştirmişlerdir. Fıkıh ilminde zimmi hukuku işlenirken bu anlamları görmek mümkündür. Tüm bunlardan yola çıkarak anlam verirsek Ehl-i Kitap; Yahudiler ve Hristiyanlar; Yahudiler ve Hristiyanları müşriklerden ayırt etmek için elde bulunan (muharref de olsa) Tevrat, Zebur ve İncil’e inanan kimselerdir. Her ne kadar Yahudi ve Hristiyanlar kendilerine Allah tarafından gönderilmiş olan kitapların asıllarını bozmuş olsalar da Allah, peygamber, ahiret gibi inançları kısmen taşımaları nedeniyle Ehl-i Kitap denmiştir. Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Kitaptan inançlarındaki yanlışlıkları terk etmelerini ve İslâm dinine girmelerini ısrarla ister. Burada şu hususu bir defa daha yinelemekte yarar görüyoruz; Kur’an-ı Kerim’de Yahudileri ve Hristiyanları/Ehl-i Kitabı öven tek ayet yoktur. Hâlbuki Müslümanları öven yüzlerce ayet vardır. Bu hakikatten hareketle Yahudilik ve Hristiyanlığı Müslümanlık gibi hak bir din görmek haramdır.[10]
Yahudilik ve Hristiyanlığın ilah, ahiret, melek, peygamber ve kitap anlayışları çok derin sıkıntılar içermektedir. İtikadi ve ameli bağlamda sapkınlıklar içeren bu grupları soru mercii makamına koymak İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Dalalet ehli oldukları için Hz. Peygamber (s.a.v.); “Ehl-i kitaba bir şey sormayınız. Kendileri dalalette/sapıklık içerisinde oldukları için sizleri hidayete ulaştıramazlar. Şayet onlara sorarsanız aldığınız cevaba göre ya bir batılı tasdik edersiniz ya da bir hakkı yalanlarsınız. Şayet Musa da aranızda olsaydı benden başkasına tabi olması helal olmazdı”[11] Ehl-i kitaba bir ayetle ilgili soru sormayı öneren birine Peygamber Efendimiz; “Ben, Allah’ı kitabından şüphe etmiyorum ki soru sorayım” cevabını vermiştir.[12] İbni Abbas, “Allah’ın kitabı aranızda sapasağlam dururken onlara nasıl soru sorarsınız” ifadesiyle soru sormak isteyenleri uyarmıştır.[13] Abdullah b. Abbas daha sonra onlara niçin soru sorulmayacağının gerekçesini şöyle açıklamıştır: “…Onlar kitabı elleriyle yazıp tahrif ettiler. Sonra da bu Allah katındandır dediler. (Yalan söylediler.) Hakikatleri az bir ücret karşılığında sattılar. Allah’ın has kelamı yanınızdadır. Ona hiçbir (beşer sözü) şey karışmamıştır…”[14] Zira Yahudiler Tevrat’ı İbranice okuyorlar, Müslümanlar için Arapça tefsir ediyorlardı. Resulullah, Müslümanlara; Ne yalanlayın ne de tasdik edin, Biz, Allah’ın bize indirdiklerine iman ederiz” deyin, talimatını vermiştir.[15]
İslâm tarihindeki şu olay enteresandır. İlmi çalışma ve araştırmalara hırslı olan Hz. Ömer, Kureyza Yahudilerinden birinden ders aldığını ve kendisine bir şeyler yazdığını, eğer isterse Resulullah, onları arz edebileceğini söyleyince; Hz. Peygamber’in yüzünün rengi kızgınlıktan değişmiştir. Bu duruma vakıf olan Abdullah b. Mesud’un uyarısı üzerine Resulullah’ın gönlünü almak için Hz. Ömer şöyle demiştir: “Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a ve Peygamber olarak da Muhammed’e (s.a.v.) razı olduk.” Bu sözden sevinen Resulullah akabinde şöyle buyurmuştur: “Canıma sahip olan Allah’a yemin olsun ki Musa şimdi aranızda olsa da siz beni terk edip ona tabi olsaydınız dalalete düşmüş olurdunuz. Ümmetlerden siz benim payıma, peygamberlerden de ben sizin payınıza düştüm.”[16] Yahudi ve Hristiyanlara soru sormayı hoş karşılamayan bir başka büyük sahabi de Abdullah b. Mesud’dur. İbni Mesud, şayet sormak zorunda kalırsanız; “Allah’ın kitabına uygun olanları alınız ve Allah’ın kitabına uygun olmayanları da reddediniz” demiştir.[17] Çünkü Kur’an daha önceki kitaplar üzerine “müheymin/gözetleyici ve denetleyici”dir.[18]
Bu izahattan sonra kısa bir değerlendirme yaparsak; Ehli kitabın dini mahiyetteki sorulara verdiği cevap ne selim aklın ne de haber-i sadıkın en önemli ve Müslümanlarca bilgi kaynağı olan türü olan haber-i resulün neticesidir. Çoğu din büyüklerinin elleriyle yazdıkları malumata dayanmaktadır.[19] Sahih olmayan malumattır. Müslümanları İslâm’dan vazgeçirme ve kafalarına şüpheler sokma plânları da olabilir. Bildiğimiz ve bilemediğimiz muhtemel tehlikeleri sezen Resulullah, ümmetinin istikbali için böyle bir uyarı yapmıştır. Resulullah’ı iyi anlayan sahabilerin Ehl-i kitaba başvuruları yok denecek kadar azdır. Özellikle Ehl-i kitaptan nakilde bulunanlar rivayet açısından makbul addedilmedikleri gibi, onlara kaynaklık eden zevat da “İsrailiyatçı” kimlikle öne çıkarak güvenilir kaynaklarda yerlerini alamamışlardır. Öyle ki bir tefsir kaynağındaki İsrailiyatın miktarı o kaynağın güvenilirlik derecesiyle doğru orantılıdır.
Kadim dönemlerdeki Ehl-i kitap müntesipleri İslâm ve Müslümanlarla hesaplarını kapatmadılar. Sanayi devriminden sonra kurdukları sömürge düzeniyle iktisadi üstünlüklerini kullanarak ilmi alana da yön vermeye başladılar ve geçmişteki açık tuttukları hesaplarına yeni sayfalar açtılar. Sosyal bilimler ve teknik bilimlerde dünyaya yön verdikleri gibi oryantalist faaliyetlerle de Hristiyanlık propagandasını farklı bir zemine taşıdılar. Müslümanların sahip oldukları temel İslâmî ilimlerle ilgili enstitüler, fakülteler açarak buralarda tahsil yapmanın nesnelliği üzerinde durdular. Buralarda oryantalist kaynak kullanmanın objektifliğini ve bilimselliğini Müslümanlara dayattılar. Müsteşrikler kaynakçada gösterilmez iseler bu tip çalışmaların “yetersiz” olduğu tezini savundular. Siyasal güçlerini kullanarak bunları dünyaya kabul ettirdiler. Buralarda mastır ve doktora yapmayanları yetersizlik ve eserlerini öznel olmakla itham ettiler. Çalışma enstitüleri ve kurumların başındakiler Müslümanların geleceklerini karartmak için ömürlerini harcadılar. Sonuçta İslâm Dininin ilahıyla, şeriatıyla, kitabıyla, peygamberiyle, sahabeyle, dini kurumlarla, tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, İslâm kültürü ve tarihiyle problem yaşayan bir bilimsel zihniyet(!) türettiler.
Yeni durumlara göre Kur’an-ı Kerim’in orijinal olmadığını, “Bir kısmının en azından Peygamberin sözü olduğunu”, hadis ve sünnetin Peygamber’den yüz yıllar sonra bir araya getirilen Arap adetleri ve kültürü olduğunu ve 610-632 yıllarıyla mukayyetliğini iddia ettiler. Ayetlerin mutlak tarihselliğini, hukukun Roma’dan aşırma iddiasını yinelediler. Peygamber Efendimizin ailesinden sahabesine kadar saygı duyulacak alanların tamamını yaralayacak ifadeler kullandılar. Hadisin, fıkhın, tefsirin direği mesabesindeki öncü sahabeye iftira attılar. Zihnimizi kendi epistemolojik anlayışlarına göre inşa etmeye çalıştılar. İslâm’ın varlık alanını takviye eden siyasal/velayet tekliflerine ve cihada karşı savaş açtılar. Kapitalizmin yolunu açmak için faize helal dediler, iktisatta liberalizme ayetler! buldular. Dinin hâkimiyet talebi olmadığını sıkça yinelediler. Cihadı “dinin kanseri” diye propaganda ettiler. Sömürü düzeninin çarklarını çevirtmez diyerek tesettüre şiddetle karşı çıktılar. İcazetli elemanlarını halkı Müslüman toplumlarda tutmak için İslâm siyasetinin özünü oluşturan velayetle ilgili ayetlere savaş açtılar. Böylece Müslümanları dünya sisteminin önce ayrılmaz bir parçası yaptılar; kapitalist veya sosyalist düşünceye entegre ettiler, sonra da bir daha ayağa kalkamasınlar diye en önemli ibadet olan cihadı, Müslümanların ağzına bile alamaz hâle getirdiler. Dünyada kendilerine ait ne kadar eli kanlı proje varsa hepsini cihadla ilintilendirdiler. Sonunda ülkemizin en büyük dini kurumlarının başında olanlar “cihad temel ibadet değildir” diyerek ısmarlama siyasetçileri bilgilendirdiler. Müslümanları “cihadist” diye ayrıştırarak birbirlerine düşürmeyi denediler. Neticede Allah’ın emirlerini kâfirler adına yargılayan akademisyen ve siyasetçiler ülkeye yön verir hâle geldi. Usulden, ilmi derinlikten, Müslüman olmanın izzetinden mahrum olan egoist, kompleksli, sonradan olma ibahiyeci ruh hastaları çıkıp “Keşke Kur’an’da cihad ayetleri olmasaydı” dediler. Unutulmamalı ki cihadı reddedenler vatan topraklarını, şehitlerinin kanlarını, Kudüs’ü, İşgal edilmiş Mekke’yi ancak “SMS duaları” üzerinden kâfirlere sermaye aktararak kurtarırlar(!). Hâlbuki cihada karşı çıkan herkes Müslümanların savunma alanlarını yok etmek ve ellerindeki vatan topraklarını savunmasız bırakmak isteyen birer gavur uşağıdır.
Netice-i kelam hadislerde buyurulduğu üzere “alçaklardan”; liyakatsiz kimselerden ilim öğrenmek doğru değildir. Özellikle dini ilimleri kimden aldığımıza dikkat etmeliyiz. Gerçekten Müslüman olmayanlardan, Resulullah’ı işlevsiz kılmak isteyenlerden, kurumsal anlamda hadis-sünneti reddedenlerden, istikametten ayrılan fasıklardan, bidat ehlinden, ilmin ağırlığını taşıyamayan “belamlardan”, bilgiyi firavunların emrine sunanlardan, zalimlerden, kaynakları sahih ve sağlam olmayanlardan, metodoloji bilmeyenlerden, ibadetleri kâmilce eda etmeyenlerden, fasıklardan, küfrü ağzından düşürmeyenlerden, dinle istihza edenlerden, ideolojik düşünenlerden ve ideolojileri din edinenlerden ilim öğrenilmez. Yeryüzü boş değildir. Arayan Mevlâ’sını bulur. Şayet bu söylenenlere riayet edilmezse Resülullah’a hâlâ sevgi ve saygıdan bahsedilebilir mi?
Hz. Peygamber Efendimize karşı takınmamız gereken ahlaki kurallardan bazılarını burada ele aldık. Bu sayıyı rakamsal olarak daha da artırmak mümkün. Esas bilinmesi gereken Resulullah (s.a.v.)’in Yüce Allah’ın elçisi olduğunu iyi kavramak ve bu kavrayışla onu anlamak; hayatın tüm boyutlarında söz ve davranışlara onunla anlam verebilmektir. Unutmayalım O, Allah Teâlâ’nın elçisidir. Söylediği her söz ve yaptığı amel Rabbimizden bize gelen hidayet nurlarıdır. O, hayatın içinde olan ve kuşatıcılığı ile ümmetine örnek olan Peygamberdir. Kur’an onu hem şahsiyet, ahlak, karakter hem de fonksiyonel yönleriyle tanıtmıştır. Böylece Resulullah yaşayan bir Kur’an olmuştur. Ona hayatta yer vermemek tam bir dalalettir. Şahsına ve getirdiklerine kin duymak mutlak küfürdür. Bir Müslümanın hayatının her anında ve ölene kadarki süreçte örnek alması gereken tek insandır. Onun hayatı meşruiyetin ve istikametin ölçüsüdür. Sünnetle örtüşmeyen hayat ideal de meşru da değildir. Peygamber Efendimizin sözleri, davranışları, ahlakı, siyaseti bağlayıcıdır. Onu reddetmek göndereni; Yüce Allah’ı kabul etmemek demektir. Kıymeti bilinir ve hayat onun söz ve amelleriyle ihsan halinde anlamlandırılacak olursa ona karşı ahlaki davranışlar da hakkıyla yerine getirilmiş olur.
Dr. Mehmet SÜRMELİ
[1] Nesai, Sünen, Teyemmüm, Had. No: 21, c. I, s. 209-210.
[2] Âl-i İmran 3/64
[3] Bak: Nisa 4/82
[4]Hâkim, Müstedrek, c. II, s. 406.
[5] Bak: Abdürrezzak, Musannef, c. VI, s. 110, 112, 126, c. X, s. 312, 314, c. XI, s. 110, 160; Ahmed, Müsned, c. III, s. 338; Beyhaki, Sünen, c. II, s. 17; Hâkim, Müstedrek, c. II, s. 289; Heysemi, Zevaid, c. I, s. 192;
[6] Bak: Tenvir’ü-l Mikbâs min tefsir-i İbni Abbas, Mecdüddün Muhammed b. Yakub, DKİ. Yay, Beyrut, 2022.
[7] Hasan el-Basri, Tefsir, c. I, s. 128.
[8] Şafii, Muhammed b. İdris, er-Risale, s.8.
[9] Âl-i İmran 3/100
[10] El-Basrî, Hasan, c. I, s. 37.
[11] Ahmed, Müsned, c. III, s. 338.
[12] Abdürrezzak, Musannef, Had. No: 10211, c. Vı, s. 126.
[13] Abdürrezzak, Musannef, Had. No: 12918, c. X, s. 314.
[14] Hâkim Müstedrek, Tfsir, Had. No: 3041, c. II, s. 289.
[15] Hazin, Lübab’u-t Te’vil, c. I, s. 89.
[16] Abdürrezzak, Musannef, Had. No: 19213, c. x, s. 314.
[17]Abdürrezzak, Musannef, Had. No: 10162, c. VI, s. 112.
[18] Buhari, sahih, 66, Tefsir, I, c. VI, s. 96.
[19] Darimi, Sünen, c. I, s. 133.