
Ekonomi deyince çoğumuzun aklına para, kazanç, ticaret, yatırım ve kâr geliyor. Fakat asıl mesele sadece “Ne kadar kazanıyoruz?” değildir. Nasıl kazanıyoruz, ne uğruna kazanıyoruz ve kazandığımız şey bize ve topluma ne getiriyor? Asıl bakılması gereken yer burasıdır.
Kapitalist anlayışta temel hedeflerden biri daha fazla kazanmaktır. Piyasa elveriyorsa daha yüksek kâr elde etmenin önünde, kârın kendisini sınırlayan ahlaki bir ölçü bulunmayabilir. Rekabet de çoğu zaman daha fazla müşteri, daha fazla pazar ve daha fazla kazanç elde etmek için yapılır.
Elbette rekabet kaliteyi artırabilir, fiyatları düşürebilir ve insanlara daha iyi ürünler sunulmasını sağlayabilir. Fakat mesele sadece ortaya çıkan sonuç değildir. İslam, sonuca baktığı kadar niyete ve yönteme de bakar.
Mesela piyasada bir mal kıtlaşmış. İnsanlar o mala ihtiyaç duyuyor. Bir tüccar da elindeki malı piyasaya sürmeyip fiyatların daha da yükselmesini bekliyor. Sonra insanları mecbur bırakarak yüksek fiyattan satıyor.
“Ben malımı daha pahalıya sattım, daha çok kazandım.” diyebilir.
Ama İslam burada sadece “Ne kadar kazandın?” diye sormaz. “Bu parayı nasıl kazandın?” diye de sorar.
İşte buna ihtikâr, yani insanların ihtiyaç duyduğu bir malı piyasadan çekip fiyatların yükselmesini bekleyerek stoklamak denir. İhtikâr, her türlü mal stoklaması anlamına gelmez. Esas mesele, insanların ihtiyaç duyduğu bir malı piyasadan çekerek darlık meydana getirmek veya mevcut darlığı fırsata çevirip daha yüksek fiyatla satmak suretiyle haksız kazanç elde etmektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
«“Kim ihtikâr yaparsa günah işlemiştir.” (Müslim, Müsâkât, 130)»
Dolayısıyla İslam’ın karşı çıktığı şey ticaret yapmak veya kâr elde etmek değildir. Karşı çıkılan şey, insanların ihtiyacını ve sıkıntısını fırsata dönüştürerek haksız kazanç sağlamaktır.
Buradan bile önemli bir fark ortaya çıkıyor:
İslam ekonomiyi sadece kazanç açısından değil, adalet açısından da değerlendirir.
Çünkü piyasayı tamamen kendi hâline bırakırsanız güçlü olanın zayıfı ezmesi mümkündür. Parası ve gücü olan, piyasayı kontrol edebilir; malı depolayabilir, fiyatı etkileyebilir, küçük esnafı piyasadan silebilir. Bu yüzden ekonomik özgürlük, başkasına zarar verme özgürlüğü değildir.
İnsanın elbette paraya ihtiyacı vardır. Karnını doyuracak, evini geçindirecek, çocuğunu okutacak, sağlık hizmeti alacak, insanca yaşayacak kadar gelire sahip olması gerekir. Bunlar çok önemli şeylerdir.
Maddi ihtiyaçları karşılanan insan belli ölçüde refaha ulaşır.
Buradaki refah kavramını yalnızca “çok para sahibi olmak” şeklinde anlamamak gerekir. İktisadi anlamda refah; insanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, insanca yaşayabilmesi ve maddi imkânlarının yeterli olması hâlidir. İslam’ın insan ve toplum anlayışında da insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması, yoksulluğun giderilmesi ve helal yollarla ekonomik imkânların artırılması önemlidir.
Ancak İslam açısından refah, hayatın nihai gayesi değildir. Çünkü insan sadece maddi ihtiyaçlardan ibaret değildir.
İnsanın sevgiye, huzura, aileye, dostluğa, güvene, maneviyata ve anlamlı bir hayata da ihtiyacı vardır.
İşte burada refah ile felah arasındaki fark ortaya çıkar.
Felah, Kur’an ve sünnette önemli bir yere sahip olan bir kavramdır. Kelime olarak kurtuluş, başarı, esenlik ve hayırla sonuçlanma anlamlarını taşır. Dini anlamda ise insanın Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayarak dünya ve ahiret saadetine ulaşmasını ifade eder. Bu sebeple felah, sadece maddi imkânların artmasıyla elde edilen bir durum değildir; iman, salih amel, helal-haram hassasiyeti, ahlaki sorumluluk ve nihayet Allah’ın rızasıyla bağlantılı daha geniş bir başarı anlayışıdır.
Kur’an’da müminlerin gerçek kurtuluşunu ifade etmek üzere “felah” kavramına sıkça yer verilir. Namaz, takva, iyiliği emretmek, kötülükten sakınmak ve Allah’ın emirlerine bağlı yaşamak gibi hususlar felaha ulaştıran yollar olarak zikredilir.
Dolayısıyla refah daha çok insanın maddi hayatının iyi olmasını, felah ise insanın bütün hayatının doğru ve hayırlı bir istikamette olmasını ifade eder.
Çok parası olan herkes felaha ulaşmış değildir.
Çok kazanan herkes huzurlu değildir.
Çok tüketen herkes mutlu değildir.
İnsan sürekli “Biraz daha kazanayım, biraz daha büyüyeyim, biraz daha biriktireyim.” diye yaşarsa, bir süre sonra sahip olduklarının değil, sahip olamadıklarının hesabını yapmaya başlayabilir.
Bugün milyonları olanın gözü milyarlarda olabilir.
Bu yüzden mesele sadece kazancın miktarı değildir. İnsanın kazanç hırsını kontrol edip edemediği de önemlidir.
Çünkü insanın ihtirası kontrol edilmezse para kazanma arzusu aileyi, sağlığı, dostluğu, huzuru ve hatta insanlığımızı bile ikinci plana itebilir.
İslam’ın söylediği “Daha fazla kazanma” demek değildir
Burada bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmek gerekir.
İslam zenginliğe karşı değildir.
Helal yoldan çalışmak, ticaret yapmak, üretmek, yatırım yapmak ve zengin olmak haram değildir. Bir insan helal yoldan çok para kazanabilir.
Fakat İslam şunu söyler:
Daha fazla kazanmak için her yol mubah değildir.
Faiz daha fazla kazandırabilir ama haramdır.
İhtikâr daha fazla kazandırabilir ama haramdır.
Aldatmak daha fazla kazandırabilir ama haramdır.
Kul hakkı yemek daha fazla kazandırabilir ama haramdır.
İnsanlara zarar veren bir ürün veya faaliyet çok para kazandırabilir ama sırf para kazandırıyor diye helal hâle gelmez.
Demek ki İslam’da kazancın miktarı kadar kazancın yolu da önemlidir.
Felah; sadece dünyada başarılı olmak, zenginleşmek veya rahat bir hayat sürmek değildir. İslami anlamda felah, insanın Allah’ın rızasını kazanmasını, dünya hayatını O’nun emir ve yasaklarına uygun şekilde yaşamasını ve bunun sonucunda ahirette kurtuluşa ermesini ifade eder.
Bu nedenle felahın içinde maddi refahın yeri vardır; fakat felah refahtan çok daha geniştir.
Refah, insanın imkânlarının iyi olmasıdır. Felah ise o imkânları Allah’ın razı olacağı şekilde kullanarak gerçek kurtuluşa ulaşmasıdır.
Böyle bakıldığında refah ile felah birbirinin karşıtı değildir.
İslam insanın fakir kalmasını veya dünyadan elini eteğini çekmesini istemez. Bilakis insanın helalinden kazanmasını, ailesinin ihtiyaçlarını karşılamasını, üretmesini, ticaret yapmasını ve toplumun ekonomik hayatına katkıda bulunmasını teşvik eder.
Fakat bütün bunların bir sınırı vardır:
Refah, felahın önüne geçemez.
İnsan daha fazla kazanmak uğruna harama giremez. Daha fazla tüketmek uğruna israf edemez. Daha fazla kâr etmek uğruna insanlara zarar veremez. Daha fazla servet sahibi olmak uğruna Allah’ın emirlerini ikinci plana atamaz.
Cuma vakti güzel bir örnektir.
Düşünün:
Cuma vakti geldi. Dükkânınız açık, müşteri var, satış yapıyorsunuz ve iyi para kazanıyorsunuz.
Normal şartlarda ticaret helaldir.
Ama cuma namazı için çağrı yapıldığında ticareti bırakıp namaza gitmek gerekir. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
«“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” (el-Cum’a, 62/9)»
Burada çok önemli bir mesaj vardır:
Para kazanmak, Allah’ın bir emrinden daha önemli değildir. Aksi takdirde felaha eremezsiniz.
Para kazanabilirsiniz ama para sizin hayatınızın efendisi olamaz.
Çünkü İslam’a göre insan paraya değil, para insana hizmet etmelidir.
İşte bu, refahın felah tarafından sınırlandırılmasının güzel bir örneğidir. Ticaret ve kazanç normal şartlarda meşrudur; ancak Allah’ın emriyle çatıştığı noktada ekonomik kazanç geri planda kalır.
İslam’ın farkı: Sadece devlet denetlemez
Bir başka önemli nokta da şudur:
Kanunlar insanı dışarıdan denetler.
Ama İslam, insanın içini de denetler.
Devlet görmediğinde de insanın haramdan uzak durmasını ister.
Polis yanında yokken de kul hakkı yememesini ister.
Çünkü Müslüman için Allah’ın görmediği hiçbir yer yoktur.
İşte İslam’ın ekonomik anlayışını güçlü kılan taraflardan biri de budur: İnsan sadece kanundan korktuğu için değil, Allah’a karşı sorumlu olduğunu bildiği için doğru davranır.
Peki refah önemsiz mi?
Hayır.
Tam tersine, refah önemlidir.
İnsanların açlık içinde yaşadığı, çocukların temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı, insanların sürekli geçim derdiyle boğuştuğu bir toplumdan sağlıklı bir medeniyet çıkmaz.
İslam insanların fakirlik içinde sürünmesini istemez.
Çalışmayı, üretmeyi, ticareti ve helal kazancı teşvik eder.
Ancak şunu da söyler:
Refah tek başına hedef değildir.
Refah insanın hayatını güzelleştirmeli; insanı köleleştirmemelidir.
Para insanın elinde olmalı, insan paranın elinde esir olmamalıdır.
Sonuç olarak
Mesele “Kapitalizm kötü, İslam ekonomisi iyi” demekten ibaret değildir.
Asıl mesele, ekonominin ne için var olduğudur.
Ekonomi insan için mi vardır, insan ekonomi için mi?
İnsan sadece daha fazla tüketmek, daha fazla kazanmak ve daha fazla biriktirmek için mi dünyaya gelmiştir?
Yoksa ekonomi, insanın ihtiyaçlarını karşılamak, adaleti sağlamak, insan onurunu korumak ve toplumun huzuruna katkı sağlamak için mi vardır?
el cevap:
Refah önemlidir ama asıl hedef felahdır.
Refah; insanın temel ihtiyaçlarını karşılayacak, insanca yaşayacak ve hayatını sürdürecek maddi imkânlara sahip olmasıdır. Felah ise bu maddi imkânların da içinde bulunduğu daha geniş bir kurtuluş ve saadet anlayışıdır.
Bu sebeple İslam iktisadında mesele sadece “Ne kadar kazandın?” değildir.
“Helal mi kazandın, adaletli mi kazandın, kimsenin hakkına girdin mi, kazancın sana ve topluma ne yaptı ve bütün bunlarla Allah’ın rızasını gözetebildin mi?”
Asıl soru budur.
İnsan kazansın, zenginleşsin, üretsin, ticaret yapsın. Fakat bütün bunları yaparken Allah’ın koyduğu sınırları aşmasın, kimsenin hakkına girmesin, topluma zarar vermesin ve kazandığı şeyin kölesi hâline gelmesin.
Çünkü İslam’ın anlayışında gerçek başarı, çok şeye sahip olmak değil; sahip olduklarını doğru yerde ve doğru şekilde kullanarak Allah’ın rızasına ve felaha ulaşabilmektir.
Kısacası:
Refah, insanın dünyadaki maddi imkânlarının genişlemesidir.
Felah ise insanın bu imkânları da doğru kullanarak dünya ve ahiret saadetine ulaşmasıdır.
Bu yüzden İslam iktisadında hedef yalnızca refahı artırmak değil, refahı felahın sınırları içerisinde gerçekleştirmektir.
Çünkü çok kazanmak başarı olabilir; fakat asıl başarı, kazandığını helal kılacak ve seni felaha götürecek şekilde yaşamaktır.
Sayın Kadir Bekil Bey… Siz ekonomiyi İsl^mi bir idarede yaşayan müslümanl açısından ele almışssınız…Oysa, ülekmzi islâmi bir idare olmadığı gibi, ekonominin yapı taşlarından olan esnafların hepsi de msülüman değil ! Bu sebeple, tavsiye ettiğiniz İslâmın esbaflara yönelik ahlaki değerlerine ancak ima sahi,pelri uyabilir ve kazançlarını helal bir konuma sokabilriler. Ancak, içimizde müslüman görünümündeki şuursuz ve bilinçsiz canlılar, dinimizin yasakladığı bir çok haramı işleyerek dürüst ekonominin içine etmektdirler diyorum. Örneğin, İsrail Gazze’yi işgale başladığında ülkemizin İsrail ile ticaret yaypıp-yapmadı ve ne yapması gerektiği gündeme gelmişti. AKP içindeki müslüman görünümündeki seküler isimler 7Başta Nihat Zeybekçi olmak üzere) ve İsmail Ağa Cemaatinin bazı önder Hocaları ( İsmail Hunerlice ve Cübbeli Ahmet) hemen konuya bodoslama atılıp, “Savaş başka şey, ticaret başka şey” deyip, İsraille ticaretin kesilmemesini savundurlar ! Öyle ki iktidar dahi iki arada , bir derede kalıp bir türlü karar veremezken, Erenköy Cemaatinin önderi Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi, ortaya çıkıp “İsraile iğne-iplik bile satsan bu zulümdür ve zalimin ta kendisisin!” demesine kadar bu kara4sızlık sürdü ! Ve nihayet, işgalden tam 7 Ay sonra İsraille ticareti kesebildik ve bu resmen de açıklandı ! Ne demek istiyorum ? Yani, başımzdakiler öyel bazı beyinsizlerinzannettiği gibi dört başı amur bir yönetici swğil siyorum! Ve müslümanlar olarak kimi-kimleri neden ve niçin şişridiğimize çok dikkat etmemiz gerekiyor ! Çünkü, işin içinde ve sonunda ateşle hem-hal olmak var ! Bizden haturlatması !..
Sayın Kadir Bekil Bey… Siz ekonomiyi İsl^mi bir idarede yaşayan müslümanlar açısından ele almışssınız…Oysa, ülekmzi islâmi bir idare olmadığı gibi, ekonominin yapı taşlarından olan esnafların hepsi de msülüman değil ! Bu sebeple, tavsiye ettiğiniz İslâmın esbaflara yönelik ahlaki değerlerine ancak ima sahi,pelri uyabilir ve kazançlarını helal bir konuma sokabilriler. Ancak, içimizde müslüman görünümündeki şuursuz ve bilinçsiz canlılar, dinimizin yasakladığı bir çok haramı işleyerek dürüst ekonominin içine etmektdirler diyorum. Örneğin, İsrail Gazze’yi işgale başladığında ülkemizin İsrail ile ticaret yaypıp-yapmadı ve ne yapması gerektiği gündeme gelmişti. AKP içindeki müslüman görünümündeki seküler isimler 7Başta Nihat Zeybekçi olmak üzere) ve İsmail Ağa Cemaatinin bazı önder Hocaları ( İsmail Hunerlice ve Cübbeli Ahmet) hemen konuya bodoslama atılıp, “Savaş başka şey, ticaret başka şey” deyip, İsraille ticaretin kesilmemesini savundurlar ! Öyle ki iktidar dahi iki arada , bir derede kalıp bir türlü karar veremezken, Erenköy Cemaatinin önderi Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi, ortaya çıkıp “İsraile iğne-iplik bile satsan bu zulümdür ve zalimin ta kendisisin!” demesine kadar bu kara4sızlık sürdü ! Ve nihayet, işgalden tam 7 Ay sonra İsraille ticareti kesebildik ve bu resmen de açıklandı ! Ne demek istiyorum ? Yani, başımzdakiler öyel bazı beyinsizlerinzannettiği gibi dört başı amur bir yönetici swğil siyorum! Ve müslümanlar olarak kimi-kimleri neden ve niçin şişridiğimize çok dikkat etmemiz gerekiyor ! Çünkü, işin içinde ve sonunda ateşle hem-hal olmak var ! Bizden haturlatması !..