islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
15°C
İstanbul
15°C
Çok Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
18°C
Salı Çok Bulutlu
19°C
Çarşamba Yağmurlu
13°C

SALİH      

SALİH      
10/10/2025 09:00
A+
A-

Üç duvarı camdan yapılmış bir odada, masanın sol tarafında bir fincan içecek. Masanın üstünde isimlik, kalemlik ve sümen; yan tarafında bilgisayar ve ustaca gizlenmiş bir mini buz dolabı… Buz dolabının üstünde radyasyonu engellediğine ya da sesi azalttığına inanılan bir kaktüs, küçük bir saksıda tüm azametiyle duruyordu. Masanın solundaki fincan, odada oturanın solak olduğuna dair bir işaret olabildiği gibi fincanı getirenin yer tercihi de olabilirdi. Perdeler çekili, klima çalışır vaziyetteydi. Sıcak bir yaz gününün öğle saatleri olduğu çok belliydi. Oda oldukça sade döşenmişti. Dört misafir koltuğu, bir orta sehpa, bir masa ve makam koltuğu ile duvarda saat, bir tablo ve üzerinde ‘’Şeyh Edebali’nin Vasiyeti’’ yazılı özel bir çalışma var. Bu özel çalışma, tam karşıda duruyordu. Vasiyetin en çarpıcı cümlesi olan ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.’’ diğer öğütlerden daha belirgin yazılmıştı. Bir de evrak dolabı diyebileceğimiz cam kapılı bir dolap vardı. Dolabın bir tarafı evrak klasörleriyle, diğer üç bölüm ise kitaplarla doluydu. Kitaba meraklı birinin bu odada çalıştığını düşündürüyordu bu durum.

Odanın kapısı çalındı. İçeride oturan, başını okuduğu evraktan kaldırdı. Geleni içeri buyur etti. Evrakı sonra değerlendirmek üzere sümenin altına bıraktı. Gelen kişiye de bir koltuğa oturması için eliyle işaret etti. Oturdu. Adamın üstü başı dağınıktı. Çekingen bir duruşu vardı. Söze nereden ve nasıl başlayacağını bilememenin tedirginliği vardı. Hafif kirli sakalı, ağır işlerde ve çok çalıştığı belli olan nasırlı elleri de dikkat çekiyordu. Benim bir oğlum var, dedi. Onu size emanet etmek istiyorum, onun elinden tutarsanız memlekete faydalı biri olur inşallah; dedi. Cümleleri ardı ardına sıralarken sararmış dişleri, çatlamış dudaklarının arasından görünüyordu. Öncelikle hoş geldin, dedi. Hele bir soluklan, sana bir şeyler ikram edelim, sonra senin oğlanı konuşuruz, diyerek adamı rahatlatmak istedi. Adam, rahatlamıştı bu sözlerden sonra. Zahmet olmazsa bir çay içerim, haa bir de su lütfen, dedi. Cümlesini tamamlarken utanmıştı. Suyu isterken haddini aştığını düşünmüş olmalı, diye içinden geçirdi karşıdaki. Daha telefon etmeden hamarat personel kapıyı çaldı. Bir isteklerinin olup olmadığını sordu. Çayları söyledi, buz dolabından su çıkarıp adama ikram etti. Kısa bir süre sonra çaylar da geldi. Adam utana sıkıla içti çayını. Şimdi anlat bakalım, sana nasıl yardımcı olabiliriz, dedi.

Benim adım Salih, dedi. Şehrin artık kenar mahallesi sayılan Üç Kavak köyündenim. Bir oğlum var. Çok temiz, akıllı, utangaç ama zeki. Onunla ilgilenseniz, okumasına yardımcı olsanız hem biz hem de memleket iyi bir insan kazanmış olur. Köyde kalırsa zekâsı heba olur diye korkarım. Maddi durumum çok iyi değil, onun için sana ricaya geldim. Bir emekli maaşım var o kadar. Köyde ekip biçtiğim tarla da büyük değil. Oradan gelenle altı nüfus zor geçiniyoruz. Sizin bir işiniz olursa seve seve yaparım. Çok iyi bahçıvanlık yaparım. Buranın bahçesini bana verin size güzelce toparlayayım. İsterseniz tabi. Başınızı ağrıtmayayım. Seni duymuşuz, onun için kapını çalmışız. (Seni derken sesindeki samimiyet çok net hissediliyordu.) Oğlum, sizi utandırmaz da üzmez de. Sana çok dua ederiz. Ben de hanım da her namazda sana dua ederiz. Bu çocuğun elinden tutuver, rica ediyorum.                                                

Adamı sabırla dinledi. Adam anlattıkça rahatlıyor gibiydi. İkinci hatta üçüncü çaylar içilmişti. Çok oturduğunu anlayınca yine mahcup bir şekilde kalkmak için izin istedi. Çocuğuna yardım edileceğini öğrendikten sonra üzerinden ağır bir yük kalktığını hissetmişti. Teşekkür ederek kalktı. Tekrar beklendiği ona ısrarla söylendi. Bu onu çok sevindirmişti. Usulca ve minnet dolu bakışlarla odayı terk etti.

Adam odadan çıktıktan sonra personel gelip boşları aldı. Odada tek kalmıştı. Adamı, samimiyetini, konuşurken üzerindeki mahcubiyet ve nahifliğini aklından çıkaramıyordu. Oğlu için yapmaya çalıştıkları taktire şayandı. Bunu bütün ebeveynler yapar, genellemesinin dışında bir davranışı vardı. En çok da konuşmasının aralarına yerleştirdiği ayetler, hadisler, özlü sözler etkileyiciydi. Konuşma arasında ilkokul mezunu olduğunu söyleyen birinin konuşmasının bu denli dolu oluşuna hayret etmişti. Onu bir kez daha görmeyi ısrarla istemesinin belki de sebebi buydu.

Salih’in oğluyla ilgilenmiş, ona destek olmuş. Üniversiteyi bitirip mühendis olarak hayata atıldığına şahitlik etmişti. İyi bir insan ve iyi bir mühendis olarak hayatına devam ediyor şimdi. Salih’le dostluğu bu sürede ilerlemişti. İkisi de bu dostluktan ziyadesiyle memnundu. Arada sırada uğramayı alışkanlık haline getirmişti Salih. Her gelişi adamı da etkiliyordu. Kendinden uzaklaştığı, küçük hatalar diyebileceğimiz yanlışlıklar içine düştüğü zamanlarda Salih’in kapıda belirmesi, ilginç tevafuklar gibiydi. Ancak Salih ona her uğradığında kendini toparladığını, nefis muhasebesini daha sağlıklı yaptığını fark etmişti. Ara sıra kendini gösteren kibrini onun gelişiyle ayaklar altına alıyordu. Salih’in sözleri, hatalarını biliyor ama ona fark ettirmeden hatırlatıyor gibiydi.

Okumak önemliydi. Salih’i tanıdıktan sonra asıl önemli olanın insanı tanımak, onu okumak olduğunu bir kez daha anlamıştı. Makamın, rütbenin, isimlerin önündeki cafcaflı sıfatların ‘edep’ kavramı karşısında güneş görmüş kar gibi eridiğini yeniden idrak etmişti. Salih’in onca donanıma rağmen edepli duruşu, kendini bilmesi onu etkilemişti. Kendini yetiştirmek için adı sanı olan okullara gitmenin zorunlu olmadığını doğru kaynaklara ve doğru insanlara ulaşıldığında da bunun gerçekleşebileceğini varlığıyla göstermişti Salih ona. Salih’in her geliş gidişinden sonra Yunus Emre’ye ait olduğu söylenen şu beyit diline takılıyordu:

“Ehl-i diller arasında aradım, kıldım talep                                                                                 

Her hüner makbûl imiş, illa edep, illa edep!”                                                              

Oturduğu yerden kalktı, pencereyi açtı; akan trafiğe, sağa sola koşturan insanlara, sararan yapraklarını hafif hafif esen rüzgârın merhametine emanet eden ağaçlara baktı. Hiçbir şey durmuyor, her şey akıyor kaderine doğru, cümlesi döküldü dudaklarından. ‘’Akıp giden hayatımızda bize dokunan kimler var ve biz kimlere nasıl dokunuyoruz? Şifa mıdır, dokunuşumuz yoksa zehir mi?’’ dedi. Oturdu yerine. Aklında Salih, masasında okunmayı bekleyen Mark Twaın’ın ‘’İnsan Nedir?’’ kitabı.                                 

EYYUP YÜKSEL

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKALYINIZ 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.