Siyaset meslek olmaktan çıkarılmalı

Sadık USLU

“Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin.” (Enam S. 107. Ayet)

Müslüman, sistem içi ya da sistem dışı mücadelesinin yanı sıra, kendi içinde bir ümmet olma savaşı vermektedir. Yaşanmışlığına, en yakınından bakmayı, var olanı muhafaza etme yönelimini şiar edindiğinden sistem içine hapsolmuştur. Bu yanılgı, maalesef mevcut anlayışın yönlendirdiği bir duruş olduğundan, Müslümanı yaftalamaktan ileri gidememiştir. Bu çıkmaz, zemin olarak Kur’an’i hükümlerin kabul görmediği bir düzlemle alakalıdır. Bu zeminin, hak olup olmadığı hususunda aklı selim açısından herhangi bir şüphe yoktur.

Toplumun yüzde doksanı ya da daha üzerinin Müslüman olduğu klişesiyle yola çıkılıyorsa; bazı gerçekliklerin irdelenmesinde yararlar vardır, olacaktır. Gerçekten zemin, Kur’an’i mi olmalıydı? Yoksa, azınlık temelli; ancak, çoğunluğun yönettiği bir sistem kabulü müydü, olması gereken? Ya da sorulması gereken, Kur’an temelli bir yapının gerçekten kabulü ya da reddinin, hangi iradece kararının verildiğidir. Bu durum günümüze değin İslam dünyasının kafasını sıyıran sorularının gölgesinde bir tabu olmaktan ileri gidememiştir. İdealist; bir o kadar da popülist olan yaklaşımların doruklarında seyreden bazı söylemler üzerinden tavan yapıldığı ve sanal mücahitlerin kol gezdiği bir süreç, Cumhuriyet tarihimizden bugüne devamlılığını muhafaza etmektedir. Aksi iddia edilse de; elbette bu, mevcut kapitalist düzenin kendi muhafazakarlığıdır.

Tabular, yine aynı tabular olup, ardının tasavvuru bireysel görüşlerin dışında dile getirilememiştir. Siyasi manzara, toplumsallığın bireyselliği öğüttüğü somut bir gerçekliği vitrinize ediyor. Sistem siyaseti, başlangıçta düşmanı olduğu iddiasıyla yola çıkan binlerce kişisel iradeyi, önce kolektif olarak karşısına alıp, onları kendi kalıbına uygun hale getirdikten sonra formatlayarak absorbe etmektedir. Bu şartlarda sistem içi siyasi duruşun genel karakteri, müslümanın yanılsaması olmaktan ileri gidemeyeceği inancını, her geçen zaman daha da kuvvetlendirerek, bireysel bilincin kolektif hale gelmesi yönündeki süreci canlı tutacaktır. Böylece; en geniş halkada bile mevcut kapitalist anlayışa razı etmektedir. 

Bu bakımdan; hak ve mutlak doğru adına alınan referansların önceliğinin Kur’an temelli olmasına özen gösterilmelidir. Konunun, zamanla şahsiyetler yönünde ivme göstermesi cüreti ve tutuculuğuna gidilmemelidir. Zira; bu tutum, geçmişten tecrübeyle, zamanla putperestliğin köklerini oluşturmuştur, oluşturmaktadır. Şahsiyetlerin Kur’ani yaklaşım temellerini sahiplenme derecelerini, olması gerektiği gibi kabullenmeli, fanatizmden uzak, gözleri kör edercesine şahıslara bağlılık şirkinden muhafaza olunmalıdır. Maalesef; toplumların bu gafleti, eski çağlardan bu yana sürekliliğini korumaktadır.

Orta çağ Avrupa’ sından örnek verecek olursak; ruhbanlık sınıfının dokunulmazlığının temelinde bir din hakimiyetinin olduğu aşikardır. Kilise, siyasi erki elinde bulundurduğundan; her hükmü kendi tasarrufunda işine geldiği gibi yorumlayıp, ona göre toplumu kontrol ediyordu. Adalet mekanizması da buna göre şekil almıştı. Kişiler; statü, unvan vs nedenlerle kutsanarak dokunulmaz olmuşlardı. Geçmişin ruhban anlayışının günümüz siyasi anlayışından fazlaca bir farkı olduğu söylenemez. Neticede, liyakat ehline darbe, o dönemlerde de benzer orantıda devam ediyordu. Coğrafi Keşifler, Sanayi Devrimi, Rönesans ve reform hareketlerinin bileşkesinden doğan bir dünyada, Fransız İhtilali sonrası kilise etkisi oldukça cılız kalmış, bir çok ritüel anlamını yitirmişti. Sömürgecilik ve Sanayi Devrimi paralelinde, burjuva sınıfının hakimiyeti baş göstermişti.


Tahakküm, bu doğrultuda gerçekleşiyor; aslında, zulüm şekil değiştiriyordu. Buna müteakip, günümüze değin siyasilerin, siyaseti bir meslek olarak görme sabitisesi de devam ediyordu. Ekonomik gücü olan, idareyi hep elinde bulunduruyordu. Bu durum, bugün de aynı şekilde devam ediyor. Geçmişte, ruhban sınıfının dokunulmazlığı vardı. Bugün halk adına seçilip; kişisel varlığı, değerleri ve liyakat anlamında diğer insanlardan çokça farklılığı olmayan birçok kişinin de aynı dokunulmazlığa sahip olduğunu görüyoruz. Özellikle; hukuk karşısında siyasi dokunulmazlık demir leblebi olmuş, hak mekaniğini alt üst etmiştir.

Dünya; süreç olarak, teknik veya teknolojik olarak belki bazı çağları kapatıp, bazı çağları aşmış olabilir; ancak, zihniyet noktasında geçmişten bugüne fazla bir değişikliğin olmadığı da iddia edilebilir noktadadır.

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa S. 58. Ayet)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here