islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
17,9505
EURO
18,5530
ALTIN
1.031,57
BIST
2.868,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Cuma Açık
30°C
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Az Bulutlu
28°C
Pazartesi Az Bulutlu
28°C

SORUMLULUK BİLİNCİ

SORUMLULUK BİLİNCİ
29.01.2022
A+
A-

Her davranışın temelinde mutlaka psikolojik, sosyolojik ya da dinî bir etkenin varlığından söz edilir. İnsanın sorumluluğu da bu kurala tabidir. Bu sorumluluğu  Yüce Yaratıcı, Ahzab suresinin 72 .ayetinde “emaneti” göklere, yeryüzüne ve dağlara teklif ettiğini, ama onların bu emaneti yüklenmekten çekindiğini, fakat insanın  çekinmeden bu emaneti yüklendiğini vecîz bir  üslupla açıklar. Kur’an yorumcuları,  ayette geçen “emanetin” ne olduğu konusunda farklı  görüşler ileri sürseler de, ileri sürülen bu görüşlerin  temelinde “insanın akıl ve hür iradesine dayalı sorumluluk” anlamının  yer aldığı görülür. Zira insan, akıl, irade  ve vicdan gibi yetilerle donatılmış sorumluluk sahibi sosyokültürel bir varlıktır.   Bir başka ifade ile insan bilgi elde etme, elde ettiği  bilgiler arasından seçim yapma ve seçtiği bilgilerin gereğini yerine getirme potansiyeli ile dünyaya gelir.  Nitekim dinî terminolojimizdeki  “mükellef olma” tanımı da insanın bu  potansiyelini ve  sorumluluğunu  tanımlamak için kullanılmaktadır.  

İnsanın sorumlu varlık oluşunda bir sorun yoktur, fakat  bu sorumluluğun kapsamının ve  sınırlarının  tayinini konusunda  bazı sorunların olduğu da  bir gerçektir. Temelinde  Allah tasavvuru ile insan anlayışından kaynaklanan bu sorunların başında  küllî iradeye sahip olan Allah ile  sınırlı bir iradeye sahip olan insan arasındaki farkı tanımlama ve  açıklama sorunu   gelmektedir. Tanım sorunu, “küllî irade” ve “ cüz’î irade” ayırımı ile çözülmüş olsa da, cüz’î iradenin  sahasının ve sınırının  ne olduğu, küllî irade ile nerelerde kesiştiği  konularında ortak bir  görüş  oluşturulamamış olması, bir  sorun olmaya da devam etmektedir.  Cebriye, Mu’tezile ve  Ehl-i Sünnet  gibi meşhur İslam mezheplerinin  farklı görüşlere sahip oluşları  bundan  dolayıdır.

 Bu sorunlara rağmen Kur’an’ın genel muhtevası, bize insanın sorumluluk  alanlarının ne olduğu  ne yapması gerektiği konularında  önemli bilgiler sunmakta ve yol gösterici bir misyona sahip bulunmaktadır. Kur’an’ın genel muhtevasından ve  bilgi sistematiğinden bunu rahatlıkla anlayabilmekteyiz. İnsanın potansiyel olarak bu sorumluluğa sahip oluşu  sebebiyledir ki  Kur’an, onu muhatap  almakta  ve verdiği mesajlarla da  ona sorumluluk alanlarını göstermektedir.

  Kur’an’ın verdiği mesajlardan anlıyoruz ki  kendisine muhatap olan insanın biri Allah’a, ikincisi insana ve üçüncüsü de  kainata  karşı olmak üzere üç konumu ve bu üç konuma bağlı üç sorumluluk alanı bulunmaktadır. Kur’an’ın  açık beyanına göre insan, Allah karşısında kul; hemcinsleri karşında insan, yeryüzü/ kainat  karşısında halife konumundadır. Dolayısıyla insanın bu üç konumuna bağlı üç sorumluluğu  mevcuttur. Bunlar da  kul olma sorumluluğu/kulluk, insan olma sorumluluğu/ insanlık ve   yeryüzünde halife olma sorumluluğu/ halifelik tir.   

               Kul olma/ Kulluk, insanın kendisini yaratan ve rızıklandıran Allah’a karşı duyduğu derin saygı ve sevginin sonucu olarak O’nun rızâsına uygun bir hayat tarzını benimsemesini ifade eder. Kulluk göstergesi olan ibadetler ise Allah’ın koyduğu kurallara ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına göre sırf Allah rızası için yapılan ve faydası da yapana ait olan amellerdir. Bu da insanın Yaratanına karşı saygısını ve boyun eğişini gösteren belirli davranış biçimlerini ve hayat tarzını simgeler. Bu nedenle insanı Allah katında değerli kılan da ondaki bu “ kul olma”  bilincidir. Duamız olmasaydı Allah katında bir değerimizin olmadığını  ifade eden  ayet[1]  ile,  üstünlüğün  ancak takvada  olduğunu  ifade eden  ayet[2] bunu açıklar.

         İnsan ol­ma/insanlık, her bireyin mutlaka olması gereken bir sorumluluk alanıdır. Nitekim insanın kavramsal anlamı bunu açıkça ortaya koymaktadır. Beşer kavramı, anlam olarak daha ziyade bireyin biyolojik ve anatomik varlığını tanımlamada kullanılırken, insan  kavramı bireyin sosyal bir varlık oluşunu, toplum içindeki durumunu  tanımlamada kullanılmaktadır.   Bu nedenle günümüzde insanın, biyo-sosyokültürel bir varlık olarak tanımlandığı da  görülmektedir.

Bu tanıma göre her insan beşerdir ama her beşer insan değildir. Bu nedenle her bireyin, “kul olma” sorumluluğunun yanında “insan olma” sorumluluğu da  vardır.  Bu da insanı değerli kılan niteliklerden biridir.  Zira insan olma, insanın beraberin­de getirdiği fıtrî ve ahlâkî değerlerin tümüdür. Kur’an’ın genel muhtevasından anlıyoruz ki bireyin, insan-insan ilişkisine yönelik sorumluluğu; ailesi başta olmak  üzere  komşularına, iş arkadaşlarına ve ilişkide bulunduğu bütün sosyal çevresine karşı tutum ve davranışlarında uygulayacağı fıtrî yetileri ile sonradan kazandığı ahlakî erdemlerin bütünü demek olan insanlık değerlerine sahip olmaktır. Bunun dindeki karşılığı ise insanın ahlak kurallarına riayet ederek yaşaması ve   bütün davranışlarında ahlak kurallarına uymasıdır.

 Buna bağlı olarak insanın  sahip olduğu her kimliğe ait   farklı sorumlulukları da vardır.  Söz gelimi babanın, babalık; annenin annelik; evladın evlatlık; memurun memurluk; amirin amirlik;  yazarın yazarlık ve  vatandaşın vatandaşlık  sorumluluğu gibi.  Kur’an, insanın hangi kimliğine ait  olursa olsun, bütün davranışlarının temelinde, -sorumluluk da dahil-  genel  ahlakî ilkelerin yer almasını ister ve buna özel atıflarda bulunur. Hz. Peygamber’in de son peygamber olarak görevlendiriliş  misyonu da budur. Nitekim o bu misyonunu şöyle ifade eder: “ Ben en güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” [3]   Bu nedenledir ki, bazı ilim adamları, Hz. Musa’yı hukuk, Hz. İsa’yı sevgi ve Hz. Muhammed’i ise ahlak peygamberi olarak vasıflandırmışlardır.

          Halife olma/halifelik, kısmî iradeye sahip olan  insanın, iradesiz varlık olan evrene karşı olan sorumluluğudur. Evren, Kur’ânî ifa­de ile insanın emrine “musahhar” kılınmış bir varlıktır. İnsan kısmi irade sahibi, evren ise iradesiz bir varlıktır. Allah’ a karşı kul olan insan, aynı zamanda  insanî değerlere sahip bir varlık olarak evrenin efendisi/halifesi konumundadır. Bu nedenle insanın, evreni tanıma, evrenin işleyişini öğrenme, yeryüzünü imar edilip ondan dengeli ve ölçülü olarak yararlanma sorumluluğu da bulunmaktadır. Kur’an, bir yandan insanın toprağa yani doğal çevreye aidiyetini hatırlatıp, ondan bunu unutmamasını isterken diğer yandan yaşam kalitesini artıracak şekilde çevrenin güzelleştirilmesini de  istemektedir. Zira çevresini güzelleştiren insan, iç dünyasını da güzelleştirir.

            Çevreleri güzel olmayan insanların, iç dünyaları da zengin olmuyor. Çevresini çölleştiren insanlar farkında olmadan iç dünyalarını da çölleştiriyorlar. Dolayısıyla o insanların ekonomileri, sanatları ve sanat adamları da zengin olmuyor.  Çünkü  yoksunluk ve yoksulluk, içeriden dışarıya yansıyor. Buna karşılık   dışarının da içeriye olumlu ya da olumsuz etkileri bulunuyor. Bu nedenle Kur’an, sorumluluklarını yerine getirirken  insanlardan uymaları gereken sorumluluk ilkelerini de zikrediyor ve  bunlara uyulmasını istiyor.  Bu ilkeler, din­dar bir hayatla dindar olmayan bir hayatın ta­nımlanması ve  sorumluluk bilincinin önemini  göstermesi açısından dikkat çekici bir nitelik arz ediyor.  Çünkü sorumluluk bilinci,  insanın kim olduğundan ziyade nasıl olduğunu ortaya koyan önemli bir kriterdir.  Bu nedenle Kur’an’ın kimlikten ziyade insanın kişiliğine vurgu  yapması, dikkat çekiyor. Kur’an bütünlüğünde bunu açıkça görmekteyiz. Mü’minun suresinin ilk on bir ayeti ile  Furkan suresinin 63-77. Ayetleri,  bunun en çarpıcı örnekleridir.

          Kur’ân’da kişiliğe yapılan  bütün atıflar,  insanın özgür ira­desine bağlı tutum ve davranışlarına, bu davranışlarındaki bi­reysel sorumluluğuna yönelik oluşuyla doğrudan ilgilidir. Bu nedenle Kur’an, insandan uymaları  gereken sorumluluk ilkelerini açıklarken, doğru, helal, temiz, güzel  ve dengeye yaptığı vurgu,   sorumluluk bilincinin önemini de açıkça ortaya koyar. Zira sorumluluk bilinci, bireyin kim olduğundan ziyade nasıl olduğunu ortaya koyan önemli bir kriterdir. “Nasıl bir Müslüman?” sorusunun cevabını oluşturan ve Müslüman kişiliği yansıtan bilgilerin ve  ilkelerin kimlik bilgisinden daha fazla Kur’an’da yer alması,  sorumluluğun önemini göstermesi  açısından büyük önem arz eder.    

         Hz. Peygamber’in ise insanın sorumluluğunu, “Vü­cudunun sende hakkı vardır”[4],  “Gözünün sende hakkı var­dır”[5], “Nefsinin sende hakkı vardır” [6],  “Hanımının  sende hakkı vardır”[7], “Çocuğun sende hakkı var­dır” ,[8] “Ailenin sen­de hakkı vardır”[9], “Arkadaşının sende hakkı vardır”[10], “Misafirin sende hakkı vardır”[11] ve “Rabbinin sende hakkı vardır ve her hak sahibine hakkını ver”[12]  sözleriyle   açıklar.

 Bu ilke ve kurallara rağmen Müslümanların belli bir kesimi,  maalesef bu sorumluluklardan bihaberdir, ilkeli  ve kurallı bir hayat yaşamaktan  da  uzaktır. Nitekim millî şairimiz M. Akif,   Safahat’ın 4. Kitabı  Fatih Kürsüsünden sorumluluk bilicinde olmayan  bu Müslümanları  söyle eleştirmektedir:

“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ; bu söz değil doğru:

 Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.

 Taleb nasılsa, tabî’î, netice öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?

 “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

 Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

 Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

      Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmil edince defterini;

Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir…

Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak..

 Huda vekîl-i umurun değil mi? Keyfine bak!

 Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!

Havale et ne kadar masrafın olursa… Verir!

Silâhı kullanan Allah, hududu bekleyen O;

Levazımın bitivermiş değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;

Senin hesabına küffarı hâk-sâr edecek!

Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:

“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;

 Şifâ hazinesi derhal oluk oluk akacak.

 Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;

Çoluk çocuk O’na âid: Lalan, bacın, dadın O;

 Vekil-i harcın O, kâhyan, müdîr-i veznen O;

 Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;

Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;

 Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassıli O;

Tabîb-i aile, eczacı… Hepsi hâsılı O.

      Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

 Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!

Huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;

Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… Ha?[13].

          Akif’in eleştirdiği bu davranış tarzı,  ne yazık ki Müslüman bir toplumda  hala yaşama  imkanı buluyor, dolayısıyla o tarihten bu güne  yaklaşık bir asır geçmesine rağmen sorumsuzluğu terk etme yönünde  olumlu bir  değişimin ve gelişmenin  olmadığı da  anlaşılıyor. “Hz. Peygamber, sorumluluğu, “Lâ darara ve lâ dırâra / Zarar verme, zarar da  görme”[14] ilkesine bağladığı  halde  pek çok insan, diğer insanlara   zarara verecek  tavır ve davranışlardan sakınmıyor, tam tersine  bireylere ve  topluma  zarar veren  davranışlarda  bulunuyor.  Mesela pek çok insan,  günümüzün en önemli konusu olan korona virüsünden korunmak için el temizliğine, sosyal mesafeye ve maske takmaya özen göstermiyor, bütün uyarılara rağmen sorumlu davranmıyor,  bir de üstelik “Bir şey olmaz” diyerek bildiklerini okumaya  devam  ediyor.

           Bundan yaklaşık on beş yıl kadar önce bir vatandaşımızın araçlara monte edilebilen bir “bes­mele matik” icat ettiği ve aracın kontağı açıldığında besmele çektiği haberini hiç unutmadım.  Bu haberi  okuduğumda  bana bu uygulama, sorumluluk anlayışımızın ve din algımızdaki zihniyet problemin çarpıcı bir örneği olarak görünmüştü.  Zira bizzat kendisinin yapacağı bir dinî gö­revi, besmele matiğe havale etmek,  bir anlamda sorumluluktan kaçmak demekti.   Böyle bir   uygulama, insan ruhunun ihtiyaçlarına cevap vermek ve ona yol göstermek, barışı ve kalp huzurunu sağlamak amacını taşıyan bir dinin,  bazı formalitelerinin yerine ge­tirildiği içi boş kurallar yığınına dönüştürülmesi  demekti. Zira Allah insana cevizi vermiş, ama cevizi kırmayı  da insana bırakmıştı.  Ama gel gör ki  kimi insan,  cevizi kendisi kırmıyor, başkalarından  kırmasını ve kendisine  vermesini   istiyor. Daha açık bir ifade ile  ortada yapılması gereken bir iş veya çözülmesi gereken bir problem varsa, sorumluluk bilincinde olmayan insan, o işi yap­ma veya problemi çözme yerine bir başkasına havale etme yolunu seçiyor ve o işin yapılmasını başkalarından bekliyor. Söz­gelimi işini annesine, babasına, birimlerine, kurumlarına, devlete veya Allah’a havale ediyor. Kendisi  hiçbir sorumluluk almıyor, ama başkalarının sorumluluk alarak  yaptığı işlerden de  yararlanmayı düşünüyor.  Çalışmadan zengin, okumadan bilgin, bilgi sahibi olmadan mütefekkir ve ibadet etmeden âbit olmak istiyor.  

               Zihniyetimiz ve kültür  kodlarımız böyle olunca, dilimiz de  buna uygun  bir mantık dokusuna sahip oluyor. Dil mantığı buna bağlı olarak gelişiyor.  Mesela   “ doğdum”  diyoruz, ama “doğruldum” demiyoruz. Doğumda bizim irademiz var mı ki, biz kendimizi özne yaparak  “doğdum” diyoruz.  Buna karşılık, “ Yılan beni soktu”, “ Köpek beni ısırdı”,  “ Ali beni dövdü” diye  şikayet  ediyoruz, ama “ Yılana sokulmadım”, “Köpeğe ısırılmadım”, “ Ali’ye  dövülmedim” demiyoruz. Burada bizim  ısırılmamama, sokulmama, dövülmeme gibi bir sorumluluğumuz olduğu halde,  neden  hiç sorumluluğumuz yokmuş gibi,  ısırıldım, sokuldum veya dövüldüm diyoruz?  Öğrenci  İmtihanlarında iyi not alınca neden  “on aldım”  dediği halde, düşük not alınca, “Hoca zayıf vermiş”  diyor?  Doğum  olayında hiç kimse insana “Neden doğdun?” diye  sormuyor ve   onu doğmakla suçlamıyor. Ama yılan bir insanı  soktuğunda, köpek ısırdığında, Ali dövdüğünde suçlanacağını  biliyor, dolayısıyla “En iyi savunma taarruzdur” diyerek, yılanı, köpeği ve Ali’yi suçluyor, böylece  sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor.  Dahası bu mantığı, kendisini veya davranışlarını istisna ederek her alanda rahatlıkla kullanabiliyor.

         Sorumluluk almıyoruz, almak istemiyoruz veya sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmiyoruz. “Karanlığa küfrediyor, ama bir mum yakmayı” düşünmüyoruz.  Sürekli geriye bakıyoruz,  bu nedenle de ilerisini göremiyoruz.  Dolayısıyla  hep başkalarını suçlayarak, sorumluluklarımızdan kurtulacağımızı sanıyoruz. Oysa Hz. Peygamber,  “Her biriniz bir yöneticisiniz ve yönetiminizdekilerden sorumlusunuz”[15] diyerek, sorumluluklarımızdan     kaçamayacağımızı bize hatırlatıyor. Amerikan Cumhurbaşkanlarından Kenedey’in, “Amerikalılar! siz Amerika bana/bize ne verdi diyorsunuz? Ben de size, siz Amerika’ya ne verdiniz? diyorum” sözünü   duymak bile istemiyoruz.             Şunu unutmamak gerekiyor:  İlgi/sevgi olmadan bilgi; bilgi olmadan bilinç;  bilinç olmadan eylem; eylem olamadan alışkanlık; alışkanlık olmadan da kişilik oluşmuyor.  Dolayısıyla sorumluluk bilincine  sahip olmak için, önce onun bilgisine  sahip olmak, daha sonra da bu bilgiyi bilinç haline  dönüştürmek gerekiyor. Bilginin de bilincin de temeli  “sevgi” ye dayanıyor. Sevgi yoksa, bilgi    elde edilemiyor, bilgi  olmayınca da  sorumluluk bilinci  oluşmuyor.  Zira bilgi kavramlarla ifade ediliyor. Bir başka ifade ile  bir şeyin bilgisi onun kavramı oluyor. Bu nedenle  insanların bütün iradî eylemleri, kazandıkları kavramlara  bağlı bulunuyor. İnsan ne kadar çok kavrama sahipse, o nispette bilgiye, dolayısıyla da onun bilincine sahip oluyor. Ancak  kavramların kendisi de, o  kavramlara sahip olmak da  zor ve karmaşık bir yapı arz ediyor. Bu zoru  başarmak için de  insanın  çaba göstermesi gerekiyor. Zira  bir sözü  sadece  söylemek, onun kavrama sahip olmak anlamına gelmiyor. Balı yemeden, bal sözünü söylemek, nasıl bal kavramına sahip olmak anlamına gelmiyorsa, sorumluluk  sözünü  söylemek de, sorumluluk kavramına sahip olmak anlamına  gelmiyor.  Sorumluluk kavramına sahip olmak ancak, onu içselleştirip  bilinç haline dönüştürmekle  mümkün oluyor. İşte o zaman insan, sorumluluğunun gereğini yerine getiriyor ve  eylemlerde bulunuyor.

Prof. Dr. Celal KIRCA


[1] Furkan,25/77

[2] Hucurat,49/13

[3]  İmam Malik, Husnü’l Halk, 8; 

[4]. Buhari, savm, 55)

[5]. Buhari, savm, 55)

[6]. Buhari, savm, 51

[7].Buhari, savm, 54

[8]. Müslim, savm, 183

[9] Buhari, savm, 51

[10]. Nesai, savm, 76

[11]. Buhari, savm, 54

[12] .Buhari, savm, 54

[13]  Akif, Safahat ,s. 267-268.

[14] İbn Mâce, Ahkâm 17;

[15] Buhârî, Cenâiz, 32; Ahkam, 1

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.