
Bir zamanlar televizyon ekranları bilgiye ulaşmanın en önemli araçlarından biriydi. İnsanlar gündemi anlamak, farklı görüşleri dinlemek ve olayların perde arkasını öğrenmek için tartışma programlarını takip ederdi. Ancak son yıllarda ekranlarda ortaya çıkan tablo, bu programların ne kadar bilgi ürettiği ve topluma ne kadar katkı sunduğu sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Bugün birçok televizyon kanalında yayınlanan tartışma programlarına bakıldığında dikkat çeken ilk husus, konular değişse de konuşmacıların çoğu zaman değişmemesidir. Ekonomi konuşulurken de aynı isimler ekranlardadır, dış politika konuşulurken de. Bir savaş gündeme geldiğinde de yine aynı yüzler karşımıza çıkar, seçim süreçlerinde de.

Elbette bazı isimlerin geniş bir bilgi birikimine sahip olması doğaldır. Ancak her konuda aynı kişilerin uzman gibi sunulması, gerçek uzmanların ve sahada çalışan insanların ekranlardan uzak kalmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak toplum, farklı bakış açılarıyla değil, aynı çevrelerin ürettiği benzer yorumlarla karşı karşıya kalmaktadır.
Daha da önemlisi, bu programların önemli bir bölümü bilgi paylaşımından çok bir güç gösterisine dönüşmüş durumdadır. Programlarda sık sık söz kesmeler, yüksek sesle konuşmalar, karşı tarafı susturma çabaları ve zaman zaman kişiselleşen tartışmalar yaşanmaktadır. Ekran başındaki izleyici ise olayların özünü anlamaktan çok, kimin daha sert konuştuğunu veya kimin daha baskın çıktığını izlemektedir.
Bu durum, düşünce üretmek yerine gürültüyü öne çıkarmaktadır. Oysa medyanın temel görevi hakikatin peşinden gitmek, toplumu bilgilendirmek ve insanların sağlıklı kanaat oluşturmasına katkı sunmaktır. Sürekli gerilim üreten yayınlar ise tam tersine toplumsal kutuplaşmayı beslemektedir.
Tartışma programlarının toplum üzerindeki etkisi küçümsenemez. Çünkü ekranlarda görülen davranış biçimleri zamanla normalleşir. İnsanlar, fikir ayrılıklarının bağırarak çözülebileceğini düşünmeye başlar. Karşı görüşü anlamaya çalışmak yerine onu bastırmaya yönelir. Bunun yansımaları ise sadece ekranlarda kalmaz; sosyal medyada, kahvehanelerde, iş yerlerinde ve günlük hayatın çeşitli alanlarında görülebilir.
Özellikle siyasetin yoğun olduğu dönemlerde televizyon ekranlarında yaşanan sert tartışmaların toplumsal dil üzerinde etkili olduğu açıktır. Ekranlarda birbirine tahammül edemeyen insanların görüntüsü, toplumun farklı kesimlerine de olumsuz örnek olmaktadır. İnsanlar artık bir fikri tartışmaktan çok, karşı tarafı yenmeye odaklanmaktadır.
Bir başka sorun ise reyting baskısıdır. Sakin ve öğretici bir program çoğu zaman yüksek sesli tartışmalar kadar dikkat çekmemektedir. Bu nedenle bazı yayınlarda gerilim adeta bir yayın stratejisine dönüşmektedir. Ne kadar çok tartışma çıkarsa, programın o kadar konuşulacağı düşünülmektedir. Böylece bilgi ikinci plana itilirken çatışma ön plana çıkarılmaktadır.
Oysa toplumun ihtiyacı olan şey daha fazla gürültü değil, daha fazla bilgidir. İnsanlar ekonomik sorunları, dış politik gelişmeleri, sosyal meseleleri ve kültürel dönüşümleri uzmanlardan sakin ve anlaşılır bir şekilde dinlemek istemektedir. Ekranlar, hakikatin arandığı mecralar olmaktan çıkıp sloganların yarıştığı alanlara dönüştüğünde medya asli görevinden uzaklaşmış olur.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Televizyon tartışma programları gerçekten toplumu bilgilendiriyor mu, yoksa sadece fikirlerin değil egoların da çarpıştığı bir gösteri sahnesine mi dönüşüyor?
Bilginin sesini yükseltmek yerine sesin kendisini bilgi sanan bir medya anlayışı, topluma düşünce değil gerginlik üretir. Ve bir toplum, konuşmayı değil bağırmayı öğrenmeye başladığında sadece ekranlar değil, ortak yaşam kültürü de zarar görür.
İSLAMİ HABER “MİRAT”