
Tevbe, insanın yaptığı yanlıştan pişman olması, o yanlışı bırakması ve bir daha yapmamaya karar vererek Allah’a yönelmesidir. Yani tevbe, sadece “Allah’ım, beni affet.” demek değildir. Tevbe, yanlış yoldan dönmek ve hayatını düzeltmeye çalışmaktır.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222)
Dikkat edin! Allah sadece günahsız insanları değil, günah işlediğinde hatasını anlayıp tevbe eden, kendini düzeltmeye çalışan kullarını da seviyor.
Hz. Âdem (a.s.) bile hata ettiğinde Rabbine şöyle yalvarmıştı: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.” (A‘râf, 7/23)
Demek ki mesele, hiç hata yapmamak değil; hata yaptığında kime döneceğini bilmektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Allah’a tevbe edin. Ben günde yüz defa O’na tevbe ediyorum.” (Müslim, Zikir, 42)
Peki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) günde yüz defa tevbe ediyorsa bizim tevbe ve istiğfara ne kadar ihtiyacımız var?
Tevbe ertelenebilir mi?
İnsan bazen şöyle düşünüyor: “Biraz daha genç olayım, şu işlerimi bitireyim, yaşlanınca tevbe ederim.” Peki, insan ömrünün ne zaman biteceğini biliyor mu? Yarın yaşayacağımızın garantisi var mı?
Tevbe edilmesi gereken bir günahtan dönmek için beklemek doğru değildir. Tevbe etmek farz-ı ayndır ve günahın ardından geciktirilmeden yapılmalıdır. Çünkü insanın elinde ne ömrü ne de yarını vardır. Üstelik insan günahı erteledikçe ona alışabilir. Önce vicdanı rahatsız olur, sonra kendini haklı çıkarmaya başlar. Bir süre sonra da yanlışını normal görür.
İşte asıl tehlike budur: Günah işlemek kadar, günahı hafife almak ve ondan dönmeyi sürekli ertelemek de insanı tehlikeye sokar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: “Allah, kulun tevbesini canı boğazına gelmedikçe kabul eder.” (Tirmizî, Deavât, 98; İbn Mâce, Zühd, 30)
Yani tevbe kapısı açıktır; fakat bu kapının açık olmasını son ana kadar bekleme bahanesi yapamayız.
Öte yandan, günah işlemiş bir insan da ümitsizliğe kapılmamalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53)
Bakın, Allah ne buyuruyor: “Ümit kesmeyin!”
Öyleyse ne kadar hata etmiş olursak olalım, “Artık benden adam olmaz.” demeyeceğiz. Günahı küçümsemeyeceğiz ama Allah’ın rahmetini de küçümsemeyeceğiz. Hemen tevbe edip doğruya yönelmeye çalışacağız.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tevbe edin.” (Tahrîm, 66/8)
İşte buna nasuh tevbesi, yani samimi ve içten tevbe denir. Peki, samimi tevbe nasıl olur?
a. Yaptığına gerçekten pişman olmak
İnsan, “Ne yapayım, herkes yapıyor.” diyerek kendini avutmayacak. “Ben yanlış yaptım, Allah’a karşı sorumluluğumu yerine getiremedim.” diyebilecek. Pişmanlık, insanın kendi hatasıyla yüzleşmesidir.
b. Günahı bırakmak
Bir insan, “Allah’ım, beni affet.” deyip aynı günaha bile isteye devam ediyorsa kendine dönüp bir bakmalıdır. Elbette insanın zaafları olabilir. Fakat samimi tevbe, yanlışı bırakmak için gerçekten harekete geçmeyi gerektirir. Hırsızlığı bırakmadan, kul hakkını önemsemeden, yalanı terk etmeden; yalandan dolayı yalnızca dille af dilemek yeterli değildir.
c. Bir daha yapmamaya karar vermek
Tevbe eden insan, “Bir daha bu yanlışa dönmeyeceğim.” diye samimi bir karar almalıdır. Peki, sonra yine hata ederse ne olacak? Tevbe kapısı kapanmış olmaz. Yeniden tevbe eder, hatasından ders çıkarır ve kendisini aynı yanlışa sürükleyen sebepleri ortadan kaldırmaya çalışır. Ama burada önemli bir ayrım var: Bir günahı bırakmaya samimiyetle karar verip sonradan iradesine yenilmek başka, daha tevbe ederken yeniden günah işlemeyi planlamak başkadır.
d. Kul hakkını ödemek
Birinin parasını aldıysan geri vereceksin. Birinin malına zarar verdiysen telafi etmeye çalışacaksın. Birinin hakkını yediysen bu hakkı sahibine iade edeceksin ve uygun şekilde helallik alacaksın. Çünkü kul hakkı, yalnızca “Estağfirullah.” demekle ortadan kalkmaz. İnsan, Allah’a karşı işlediği günah için tevbe eder, fakat başkalarının hakkını da gözetmek zorundadır.
e. Günaha götüren yolları kapatmak
İnsan bazen aynı hataya neden tekrar düşer? Çünkü hataya götüren kapıları açık bırakır. Kötü arkadaşlıklar, yanlış ortamlar, zararlı alışkanlıklar ve insanı günaha çeken ilişkiler devam ettiği sürece mücadele zorlaşır. Tevbe eden kişi yalnızca geçmişine üzülmemeli, geleceğini de değiştirmelidir.
İmam Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn adlı eserinde tevbenin temel şartlarını; günahı terk etmek, pişman olmak ve bir daha dönmemeye karar vermek şeklinde açıklar. Günah kul hakkını ilgilendiriyorsa hakkın sahibine iade edilmesini de şartlara ekler.
İmam Gazâlî de İhyâü Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde tevbenin insanın bilgisini, kalbini ve davranışlarını ilgilendirdiğini anlatır.
Yani tevbe, sadece dilin işi değildir. Akıl anlayacak, kalp pişman olacak, insan da davranışını değiştirecek.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor: “Her Âdemoğlu hata eder; hata edenlerin en hayırlısı da çokça tevbe edenlerdir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 49; İbn Mâce, Zühd, 30)
Demek ki insanın değeri, hiç düşmemesinde değil; düştüğünde kalkmasında, hatasını anlayıp Rabbine dönmesindedir.
İnsan bir yanlışın içinde yaşarken bazen yaptığı şeyin yanlış olduğunu bile fark etmez. Zamanla vicdanının sesini duymamaya başlar. Sonra bir gün kendine gelir ve “Ben ne yapıyorum?” diye sorar. İşte bu fark ediş, insanın kendisini sorgulamaya başlamasıdır. İslâm geleneğinde insanın bu değişimi anlatılırken yakaza, intibah, nedem, tevbe ve inâbe gibi kavramlar kullanılır.
Yakaza: İnsanın gafletten sıyrılmaya başlaması, kendisini sorgulamasıdır.
İntibah: Hatalarını daha açık görmesi ve kendisiyle yüzleşmesidir.
Nedem: Yaptığı yanlıştan dolayı gerçekten pişmanlık duymasıdır.
Tevbe: Yanlışı bırakıp Allah’a yönelmesidir.
İnâbe: Allah’a yönelişini sürdürmesi ve hayatını O’nun rızasına uygun hâle getirmeye çalışmasıdır.
İkbal: Dua, ibadet, zikir ve iyiliklerle Allah’a yönelişte devamlılık göstermesidir.
Bunlar insanın manevî gelişimini anlatan kavramlardır. Ancak hepsini tevbenin geçerli olması için zorunlu aşamalar gibi görmek doğru değildir. Tevbenin dinî bakımdan geçerli olması için öncelikle gerekli şartların yerine getirilmesi gerekir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: “Pişmanlık tevbedir.” (İbn Mâce, Zühd, 30)
Çünkü insan yaptığı yanlıştan dolayı hiç rahatsızlık duymuyorsa, kendisini sorgulamıyorsa değişmek için de bir adım atmamış demektir. Fakat pişmanlık tek başına yeterli değildir. Pişmanlık insanı harekete geçirmelidir. Yanlış yaptığını anlayan insan, o yanlışı bırakmalı; hakkını yediği insanın hakkını ödemeli, ihmal ettiği sorumluluklarını yerine getirmeli ve hayatını düzeltmeye çalışmalıdır.
Burada bir hususu da unutmayalım: Tevbe eden insanın mutlaka olağanüstü hâller yaşaması, rüyalar görmesi veya birtakım özel manevî tecrübeler edinmesi gerekmez. Tevbenin kabul edildiğini kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Bizim görevimiz, samimiyetle tevbe etmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek ve doğru yolda yürümeye devam etmektir.
Bir insanın tevbesinin kabul edildiğini kesin olarak yalnız Allah bilir. Ancak insanın hayatında meydana gelen olumlu değişiklikler, samimiyeti ve istikameti açısından umut verici işaretlerdir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), çölde devesini ve bütün azığını kaybedip ümidini kestikten sonra onu yeniden bulan insanın sevincinden daha büyük bir sevinçle Allah’ın kulunun tevbesini karşıladığını bildirmiştir. (Buhârî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 1-7)
Bir düşünün: Çölde her şeyini kaybetmiş bir insan, ölümle karşı karşıyayken bineğini buluyor. Sevincini tarif etmek mümkün mü? İşte Allah’ın tevbe eden kuluna yönelik rahmeti, bu büyük sevinci anlatan bir misalle açıklanıyor.
Yüz kişiyi öldüren adamın kıssası da bize önemli bir ders verir. O adamın günahı çok büyüktü. Fakat samimi bir şekilde tevbe etmek istediğinde ona ümitsizliğe düşmemesi, bulunduğu kötü ortamı terk ederek salih insanların yaşadığı yere yönelmesi tavsiye edildi. (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Tevbe, 46)
Buradan ne anlıyoruz?
İnsan geçmişte ne kadar büyük yanlışlar yapmış olursa olsun, samimi bir dönüşle yeni bir hayata başlayabilir. Fakat bu dönüş sadece sözde kalmamalı, davranışlara da yansımalıdır.
Peki, tevbe eden bir insanın hayatında neler değişmelidir?
a. Dilini korumaya başlar
Eskiden kolayca yalan söyleyen, insanları çekiştiren, iftira atan veya kırıcı konuşan insan artık sözlerine dikkat etmeye başlar. Çünkü bilir ki dil, insanı hem iyiliğe hem de kötülüğe götürebilir.
Kur’an okumak, dua etmek ve güzel söz söylemek elbette önemlidir. Ama okuduğu Kur’an’ın ahlâkını hayatına taşımak da gerekir.
b. Helal ve harama daha fazla dikkat eder
Kazancının nereden geldiğini sorgular. Haksız kazançtan, haramdan ve başkasının hakkını yemekten uzak durmaya çalışır. “Benim kazancım, benim malım.” demeden önce o kazancın nasıl elde edildiğine bakar. Çünkü helal hassasiyeti yalnızca sofradaki yiyecekle ilgili değildir; alın teriyle, ticaretle, emanetle ve adaletle de ilgilidir.
c. Gözünü haramdan sakındırır
Her gördüğüne bakmayı, her şeyi seyretmeyi kendisine hak görmez. Bakışlarının da sorumluluğu olduğunu bilir. Dünyaya bakarken hırsa ve hasede kapılmak yerine ibret almaya, nimetleri görmeye ve Allah’ı hatırlamaya çalışır.
d. Elini kötülükten çeker
Elini haksız kazanca, zulme, hırsızlığa ve başkasının malına uzatmaktan korur. Elini yalnızca kötülükten çekmekle kalmaz; ihtiyaç sahibine yardım etmek, birinin yükünü hafifletmek ve iyilik yapmak için de kullanır.
e. Ayaklarını doğru yere götürür
İnsan nereye gidiyorsa, kimlerle oturup kalkıyorsa, zamanını nerede geçiriyorsa bunları düşünmeye başlar. Kendisini günaha sürükleyen ortamlardan uzaklaşır; ilmin, ibadetin, hayrın ve güzel insanların bulunduğu yerlere yönelir. Çünkü bazen insanın hayatını değiştirmek için yalnızca karar vermesi yetmez; bulunduğu ortamı da değiştirmesi gerekir.
f. Kalbini temizlemeye çalışır
Kin, haset, kibir, düşmanlık ve kötü niyetle mücadele eder. Başkalarının iyiliğini kıskanmak yerine onlar için hayır diler. İnsanları küçümsemek yerine kendi kusurlarını görmeye çalışır. Ancak kalbi temizlemek, haksızlık karşısında susmak demek değildir. Zulme itiraz etmek, hakkı savunmak ve adaleti istemek de dinî bir sorumluluktur. Merhametli olmak, haksızlığa razı olmak değildir.
g. Kulağını her söze açmaz
Gıybetin, iftiranın ve yalanın dolaştığı meclislerde oturup bunları dinlemekten sakınır. Her duyduğuna inanmaz, her sözü başkasına taşımaz. Doğruyu öğrenmeye, faydalı bilgi dinlemeye ve kendisini düzeltecek öğütlere kulak vermeye çalışır.
h. Gösterişten uzaklaşır
İbadetlerini insanların gözüne girmek için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için yapmaya çalışır. Yardım ederken alkış beklemez. İyilik yaptığında bunu sürekli anlatma ihtiyacı duymaz. İnsanlar görmese de Allah’ın bildiğini bilir. Çünkü asıl mesele, insanların gözünde iyi görünmek değil, Allah’ın rızasını gözetmektir.
i. İbadetlerini düzene koyar
Namazını, orucunu ve diğer farz ibadetlerini önemser. Daha önce ihmal ettiği sorumluluklarını yerine getirmek için gayret gösterir. Bir ibadeti kaçırdığında bunu önemsiz görmez; gerekli telafi yollarını öğrenir ve aynı ihmali tekrarlamamak için tedbir alır. İbadetlerini yalnızca belirli zamanlarda hatırlanan işler olmaktan çıkarıp hayatının düzenli bir parçası hâline getirmeye çalışır.
j. Yaptığı işi güzel yapmaya gayret eder
İhsan bilinciyle hareket eder. İşini savsaklamaz, emanete ihanet etmez, sorumluluklarını başından savmaz. Evinde, işinde, ticaretinde, arkadaşlıklarında ve toplum içindeki görevlerinde dürüst olmaya çalışır. Çünkü güzel kulluk yalnızca namaz kılmakla sınırlı değildir. İnsanlara karşı adaletli olmak, verilen sözü tutmak ve emaneti korumak da kulluk sorumluluğunun bir parçasıdır.
İşte tevbenin hayata yansıması budur: Dilin düzelmesi, kalbin arınması, kazancın temizlenmesi, ibadetlerin önemsenmesi ve insanlarla ilişkilerin güzelleşmesi. Elbette tevbe eden bir insan bütün kusurlarından bir anda kurtulamayabilir. Önemli olan, hatalarını savunmak yerine onlarla mücadele etmesi ve her düştüğünde yeniden ayağa kalkmasıdır. Ancak bir insanın diliyle tevbe ettiğini söyleyip günahlarını hiç bırakmaması da ciddi bir sorgulama sebebidir. Samimi tevbe, insanı değişmeye yöneltmelidir.
Tevbe denildiğinde çoğu insan yalnızca kendi günahlarını düşünür. Elbette insan önce kendisine bakmalı, kendi kusurlarını görmeli ve kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir. Fakat toplumdaki yanlışlara karşı duyarsız kalmak da doğru değildir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr, 24/31)
Bu çağrı yalnızca belirli bir kesime değil, bütün müminleredir.
Toplumda yalan yaygınlaşmışsa doğruluğu savunmak gerekir. İnsanların hakları çiğneniyorsa adaleti gözetmek gerekir. Emanete ihanet ediliyorsa emaneti korumak gerekir.
Haksızlık yapanın kim olduğuna göre değil, yapılan işin doğru veya yanlış olduğuna göre hareket edilmelidir.
Toplumsal tevbe, yalnızca hep birlikte istiğfar etmekten ibaret değildir. Haksız kazancı bırakmak, kul hakkını ödemek, zulmü terk etmek, yanlış uygulamaları düzeltmek ve insanların haklarına saygı göstermek de toplumsal ıslahın gereğidir.
Hz. Yunus (a.s.) sıkıntı içinde Rabbine şöyle dua etmişti: “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” (Enbiyâ, 21/87)
Allah Teâlâ hemen ardından şöyle buyuruyor: “Biz onun duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 21/88)
Bu kıssa bize hatasını kabul etmenin, Allah’a yönelmenin ve O’ndan yardım istemenin önemini gösterir.
Hûd sûresinin 3. ayetinde de Allah’tan bağışlanma dilemek ve ardından O’na tevbe etmek emredilir.
İstiğfar, Allah’tan bağışlanma istemektir. Tevbe ise yanlıştan dönüp Allah’a yönelmektir. İkisi birbirini tamamlar. Bağışlanma isterken aynı zamanda yanlışlarımızı düzeltmeye de çalışmalıyız.
Bir toplumun düzelmesini istiyorsak herkes önce kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir. Ailede, iş yerinde, ticarette, eğitimde ve yönetimde adalet ve dürüstlük hâkim olmalıdır. Herkes başkasının yanlışını sayıp kendi kusurunu görmezse toplum düzelmez. Ama herkes kendi payına düşen sorumluluğu üstlenirse ıslahın yolu açılır.
Tevbe ve istiğfar konusunu ele alırken vefat eden kimseler için bağışlanma dilemenin hükmüne de değinmek gerekir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Cehennemlik oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, yakınları bile olsalar, Allah’a ortak koşanlar için bağışlanma dilemek ne Peygamber’e yaraşır ne de müminlere.” (Tevbe, 9/113)
Bu ayete göre iman etmeden öldüğü kesin olarak bilinen kimseler için Allah’tan mağfiret dilemek caiz görülmemiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Yaşayan gayrimüslimlerin hidayete ermesi için dua etmek, onlara iyilik yapmak ve adaletli davranmak başka, iman etmeden öldüğü kesin olarak bilinen biri için bağışlanma dilemek başkadır. Bu iki meseleyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) münafıklarla ilgili uygulamaları da Tevbe sûresinin ilgili ayetleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Dinî meselelerde hüküm verirken yalnızca bir cümleye bakmak yerine Kur’an’ın ilgili ayetlerini, hadisleri ve âlimlerin açıklamalarını birlikte değerlendirmek gerekir.
Kardeşim, gelin kendimize dürüstçe soralım:
Ne zamana kadar aynı hataları tekrarlayacağız? Ne zamana kadar “Bir ara düzelirim.” diyerek kendimizi avutacağız? Ne zamana kadar başkalarının kusurlarını konuşup kendi kusurlarımızı görmezden geleceğiz?
Önümüzde ne kadar ömür kaldığını bilmiyoruz. Bu yüzden tevbe için yarını beklemeyelim.
Birinin hakkını mı yedik, hakkını iade edelim. Birini mi kırdık, gönlünü almaya çalışalım. Bir yalan mı söyledik, yalanı bırakalım ve mümkünse verdiğimiz zararı telafi edelim. Bir harama mı bulaştık, ondan uzaklaşmak için adım atalım. Namazımızı mı ihmal ettik, bugünden itibaren sorumluluğumuzu yerine getirelim. Allah’a karşı görevlerimizi mi unuttuk, yeniden O’na yönelip kulluk hayatımızı düzene koyalım. Ama bütün bunları yaparken Allah’ın rahmetinden de ümit kesmeyelim.
Allah Teâlâ, tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen kimselerin kötülüklerini iyiliklere çevireceğini müjdeliyor. (Furkân, 25/68-70) Bu, Allah’ın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu gösteren büyük bir müjdedir. Unutmayalım, geçmişte yaptığımız yanlışlar, geleceğimizi mutlaka karartmak zorunda değildir. Yeter ki hatalarımızda ısrar etmeyelim, Allah’a samimiyetle yönelip hayatımızı düzeltmeye çalışalım.
Tevbe, yalnızca geçmişe ağlamak değildir; geleceği düzeltmek için ayağa kalkmaktır.
Tevbe, yalnızca dilin “Estağfirullah.” demesi değildir; elin haramdan çekilmesi, dilin yalandan korunması, kalbin kötü niyetlerden arınmaya çalışması ve hayatın doğruya yönelmesidir.
Tevbe, insanın kendisini kusursuz görmesi değil, kusurunu kabul edip düzeltmeye çalışmasıdır.
Mümin, Allah’ın azabından korkar ama rahmetinden de ümit kesmez. Korku ile ümit arasında yürür. Çünkü yalnızca korku insanı ümitsizliğe, yalnızca temelsiz bir güven duygusu ise günahı hafife almaya sürükleyebilir.
Öyleyse ne günahlarımızı küçümseyelim ne de Allah’ın rahmetini küçük görelim.
Günah işlediğimizde tevbe edelim. Tevbe ettiğimizde değişmeye çalışalım. Düştüğümüzde yeniden ayağa kalkalım. Ve son nefesimize kadar Allah’a yönelmekten vazgeçmeyelim.
Allah Teâlâ bizleri samimi tevbe eden, kul hakkını gözeten, haramlardan sakınan, ibadetlerinde ihlaslı olan ve hayatının sonuna kadar doğru yolda kalmaya çalışan kullarından eylesin.
Âmin.