
Yunanistan ve İsrail basınında Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi öncesinde peş peşe yayımlanan analizler, dikkat çekici bir gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Yıllardır Türkiye’yi uluslararası platformlarda yalnızlaştırmaya çalışan çevreler, bugün Ankara’nın artan askerî, diplomatik ve jeopolitik ağırlığını kabul etmek zorunda kalıyor.
Yunan basını açıkça, Türkiye’nin NATO içinde daha etkin bir rol üstlenmesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor. İsrail basını ise Gazze’de işlediği savaş suçları nedeniyle uluslararası alanda yalnızlaşırken, Türkiye’nin güç kazanmasının kendileri açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu itiraf ediyor.
Aslında bu açıklamalar, Türkiye’nin ne söylediğinden çok rakiplerinin ne hissettiğini gösteriyor.
Türkiye bugün sadece NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke değildir. Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan geniş coğrafyada denklemi değiştirebilecek konumdadır.
Savunma sanayiindeki yerli üretim hamleleri, enerji koridorları, diplomatik girişimler ve kriz bölgelerindeki etkinliği, Ankara’yı artık görmezden gelinemeyecek bir aktör hâline getirmiştir.
Dün Türkiye’ye akıl verenler, bugün Ankara’nın hangi adımı atacağını hesaplamak zorunda kalıyor.
İsrailli analistlerin dile getirdiği “Türkiye güçleniyor” ifadesi, aslında Tel Aviv’in yaşadığı diplomatik sıkışmışlığın itirafıdır.
Gazze’de on binlerce masumun hayatını kaybettiği saldırılar, vicdan sahibi toplumlarda büyük tepki oluştururken, İsrail’in “meşru müdafaa” söylemi her geçen gün daha fazla sorgulanıyor.
Bu süreçte Türkiye’nin Filistin meselesini uluslararası platformlarda gündemde tutması, İsrail açısından sadece siyasi bir rahatsızlık değil, aynı zamanda küresel algının değişmesi anlamına geliyor.
Atina’nın korkusu yalnızca Ege veya Doğu Akdeniz değildir.
Asıl korku, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde vazgeçilmez bir aktör hâline gelmesidir.
Çünkü güçlü bir Türkiye; savunma sanayiinde bağımsızlaşan, dış politikada kendi kararlarını veren ve bölgesel krizlerde söz sahibi olan bir Türkiye demektir.
Bu tablo, yıllardır Türkiye’yi sınırları içine hapsetmek isteyen çevrelerin hesaplarını bozuyor.
Bununla birlikte Müslümanlar için gerçek güç yalnızca askerî üstünlük veya ekonomik büyüklük değildir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun…” (Maide Suresi, 8. Ayet)
Bir devletin itibarı; mazlumun yanında durabildiği, zalime karşı hakkı söyleyebildiği ölçüde anlam kazanır.
Türkiye’nin önünde hâlâ aşması gereken ekonomik ve diplomatik sorunlar vardır. Ancak bugün rakip ülkelerin basınında dillendirilen endişeler, Ankara’nın artık bölgesel dengelerde belirleyici bir güç olarak kabul edildiğini göstermektedir.

Bugün Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olanlar, dün Gazze’de yaşanan katliamlara sessiz kalanlardır. Mazlumun feryadına kulaklarını tıkayanlar, Ankara’nın yükselen sesinden rahatsız oluyor.
Ancak burada Türkiye’nin de önünde önemli bir imtihan bulunmaktadır. Eğer elde edilen güç; adaletin, hakkın ve ümmetin maslahatının hizmetine sunulursa bereket getirir. Aksi hâlde güç, sadece yeni bir üstünlük yarışına dönüşür.
Müslümanların beklediği şey yeni bir hegemonya değil; Kur’an’ın emrettiği adaletin hâkim olduğu bir dünya düzenidir.
Bugün Tel Aviv’in ve Atina’nın endişesi Türkiye’nin büyümesi olabilir. Fakat Müslümanların duası, Türkiye’nin sadece güçlenen bir devlet değil; hakkı savunan, zalime karşı dik duran ve ümmete umut olan bir ülke olabilmesidir.
Çünkü asıl zafer, korku salan güç olmak değil; adaleti ayakta tutan güç olabilmektir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”