
Kudüs…
Alelâde bir şehir ismi değildir zihnimizde ve gönlümüzde. O; taştan, topraktan, yapılardan ve surlardan ibaret bir mekân da değildir. Haritalar üzerinde sınırları çizilmiş bir toprak parçası, diplomasi masalarında müzakere edilecek bir konu veya salt jeopolitik bir merkez hiç değildir. Kudüs; inancımızın, tarihimizin, medeniyetimizin kurucu unsurlarından, İslâm medeniyetinin ve insanlık tarihinin en köklü hafızalarından, medeniyet tasavvurumuza yön veren temel merkezlerdendir. İlk kıblemizin şehridir. Göklerin yeryüzüne en yakın olduğu yer, peygamberlerin otağı ve Mi‘râc’ın durağıdır.
Ve Kudüs şehri
Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri. (Sezai Karakoç)
Kudüs bugün vicdanımızın en derin sızısı, yüreğimizin hicranıdır. Kudüs’e baktığımızda sadece Kubbetü’s-Sahre’nin altın sarısı kubbesini, meşhur mavi çinilerini veya Mescid-i Aksâ’nın vakur duruşunu görmeyiz. Biz orada; Hz. Âdem (as) ile başlayan insanlık serüvenini, Hz. İbrahim (as) ile yeşeren tevhid mücadelesini, Hz. İsa’nın (as) zühdünü ve Hâtemü’l-Enbiyâ Muhammed Mustafa’nın (sav) Mi‘râc’a yükselişindeki kutlu şahitliği, yani insanlığın kurtuluşunu ve tekâmülünü görürüz. Bu sebepledir ki Kudüs, İstanbul’dan ayrı düşünülemeyecek kadar “bizden”; Konya’dan, Bursa’dan, Ankara’dan koparılamayacak kadar “içeriden”; Mekke ve Medine’den ayrılamayacak kadar akidemizden bir şehirdir.
İlk kıblemiz olması hasebiyle Mescid-i Aksâ, sadece Filistin’in değil; İstanbul’un, Kahire’nin, Şam’ın, Bağdat’ın, Türkistan’ın, Balkanların, velhasıl tüm İslâm coğrafyasının kalbinin attığı yerdir. Bizim için İstanbul ne ise, Kudüs odur. Kudüs; “Mükerrem” olan Mekke ve “Münevver” olan Medine’den sonra, “Şerîf ” sıfatıyla müşerref kılınmış bir şehirdir. Hz. Ömer’in, Nûreddin Zengî’nin, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin ve Yavuz Sultan Selim’in bizlere mirası, Sultan II. Abdülhamid’in ise muhafızlığını üstlendiği mukaddes bir emanettir.
Asıl mesele; Kudüs’ü evvela “öğrenmek”, “bilmek”, “anlamak” ve nihayetinde “anlatmak”tır. Kudüs’le “âmil” olmaktır. Hz. Ömer’in (ra) Kudüs’ü fethinin sadece askerî bir zafer değil, bütün tarihin şahitlik ettiği bir medeniyet beyannamesi olduğunu idraktir. Şehrin anahtarlarını teslim alırken sergilenen müsamaha, Hıristiyanların mabedlerine dokunulmayacağına dair verilen “emân”, bir kilisede namaz kılması için yapılan daveti, “Benden sonra burası mescide dönüştürülür de Hıristiyanların hakkı zayi olur.” ferasetiyle geri çeviren o dirayet; “uygulamalı” bir adalet vesikası ve insan hakları beyannamesidir. Bu ruh, Haçlı işgallerinin vahşetiyle bir müddet kesintiye uğrasa da, Şark’ın en sevgili sultanı Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin fethi ile tekrar dirilmiştir. Selâhaddin, Kudüs’ü fethettiğinde intikam peşinde koşmamış; zulmün rehberini yazarcasına hareket eden Haçlıların kan gölüne çevirdiği şehrin sokaklarında merhamet medeniyetini yeniden ikame etmiştir. Bizim Kudüs tasavvurumuzun temelinde işte bu tarihî miras, tecrübe, merhamet ve “yaşatma ideali” yatmaktadır.
Kudüs ile bağımız çok yönlü ve stratejiktir. Bu bağ; dinî, tarihî, kültürel ve içtimaî olduğu kadar stratejik bir derinliğe ve maziye de sahiptir. Bu bağların biri diğerinden ayrılamaz ve hepsi bir bütündür. Kudüs’le irtibatımız, Anadolu’yla bağımız kadar kadimdir. Selçuklular daha 1070’lerde Kudüs’te hâkimiyet kurmuş, Mescid-i Aksâ’yı imar ve ihya etmişlerdir. Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi yetiştiren ve şehir Haçlı işgali altındayken Mescid-i Aksâ için o efsanevi minberini 1168 yılında yaptıran Nûreddin Zengî, Kudüs’ü hayatının gayesi kabul etmiştir. Selâhaddîn-i Eyyûbî ise hedefe ulaşan ve Kudüs ile özdeşleşen sultandır. Bir diğer Türk-İslâm devleti Memlükler (1250-1517) ise Kudüs ve Filistin’i hem Haçlılara ve Moğollara karşı cansiperane savunmuş hem de şehri abidevi eserlerle imar etmişlerdir.
Kudüs’ün tarihinde, hakkı teslim edilmesi gereken en uzun ve istikrarlı dönem, şüphesiz Osmanlı asırlarıdır. 1516’da Mercidâbık Savaşı’ndan sonra Yavuz Sultan Selim’in 31 Aralık 1516’da şehri ziyaretiyle başlayan ve 1917’ye kadar süren kesintisiz dört yüz yıllık bu dönemde Kudüs ve Filistin toprakları en uzun huzurlu asırlarını yaşamıştır. Zira Osmanlılar, Kudüs’ü “mülk” değil, bir “mukaddes emanet” hissiyatıyla yönetmiştir. Bugün bizler de asırlar boyunca farklı dinleri, dilleri ve ırkları bir arada, barış ve huzur içinde yaşatan İslâm medeniyetini ve Osmanlı barış kültürünü hatırlamayı ve hatırlatmayı bir borç biliyoruz. İstanbul ile Kudüs’ü, Selimiye ile Mescid-i Aksâ’yı birbirine bağlayan o görünmez ama kopmaz bağın derin idraki içerisindeyiz.
Kudüs bugün mahzundur, zira esirdir. Mescid-i Aksâ’nın mahremiyeti her gün ihlal edilmekte; Filistinliler kendi öz yurtlarında mülteci, hatta esir muamelesi görmekte, soykırıma tabi tutulmaktadır. Tarihî eserler, kültürel miras ve şehrin İslâmî kimliği sistematik bir tasallutla silinmektedir. Zeytin Dağı’ndan esen rüzgârlar bize asırlık bir hüznü, dinmeyen bir feryadı ve Gazze sahilinden yükselen masum bebeklerin çığlıklarını taşımaktadır.
Ancak şu bir hakikattir ki Kudüs’ün ruhu barıştır, selamdır, esenliktir. Kudüs’ün taşına, toprağına sinen o adalet ve merhamet mayası, geçici işgallerle silinemeyecek kadar derin, kökleri kazınamayacak kadar kavidir. İnanıyoruz ki; o kadim surların üzerinde yeniden barış güvercinleri uçacak, Mescid-i Aksâ’nın avlusunda çocuklar korkusuzca koşturacak ve zeytin ağaçları yine barış ikliminde bereketli meyvelerini verecektir.
Kudüs’ün özgürlüğüne giden yolda tarihî ve kültürel mirasın korunmasının, ilmî gayretlerin ve entelektüel mücadelenin belirleyici bir rolü vardır. Kudüs’e karşı sorumluluğumuzun gereği, karınca misali safımızın ve niyetimizin bir nişanesi olarak yeni bir neşir dizisine bismillâh diyoruz: “Fezâil-i Kudüs.”
Fezâilnâme türünün mukaddes şehirleri konu alan numuneleri; sırasıyla Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere ve Kudüs-i Şerîf üzerine yoğunlaşmıştır. Âlim, şair ve yazarlarımız; Kudüs’ün İslâm’ın üçüncü mukaddes beldesi olduğu hakikatini Müslümanlara hatırlatmayı bir görev addederek, bir tür cihad anlayışıyla bu türde kıymetli eserler vücuda getirmişlerdir.
Bu telif hareketinin oluşumunda; Kudüs’ün peygamberlerin tevhid davasına ev sahipliği yapması, Resûlullah’ın (sav) Mi‘râc tecrübesinin yeryüzündeki en müstesna durağı oluşu, Müslümanların ilk kıblesi ve yeryüzünün üçüncü en mukaddes ibadet mahalli olan Mescid-i Aksâ’yı barındırması gibi saikler belirleyici olmuştur. Bu saikler, “Fezâil-i Kudüs” literatürünün muhtevasını şekillendirmekle kalmamış, şehrin tarihî serüvenine de yön vermiştir. Ne hazindir ki Kudüs, Haçlı seferlerinden günümüze uzanan işgal girişimlerinin en muharrik unsuru kılınmıştır. Tarihî süreçte Haçlıların, Siyonizmin ve imkân bulduklarında Kudüs’ün kimliğini hedef alanların nasıl bir tavır takındığına dair sayısız misal mevcuttur. Bugün ise İsrail’in sergilediği zulüm, Batı’nın bu zulme pervasız desteği; tarihî vesikaya bile hacet bırakmayacak kadar açıktır.
Mekke ve Medine’nin faziletlerine dair eserlerde fıkhî meseleler ve menâsiki teşkil eden unsurlar ağırlıkta iken Kudüs’ün faziletlerinin anlatıldığı eserlerde Müslümanları mukaddesatı müdâfaaya, cihada teşvik ve onlara siyasi-askerî ideal aşılama gayesi öne çıkmaktadır. Özellikle Haçlı işgalinin tesiriyle, Kudüs’ün kurtarılışını takip eden 1200-1300 yılları arasında, bazıları bizzat bu mücadelelere iştirak etmiş müellifler tarafından kaleme alınan ‘fezâil’ türü eserlerde büyük bir yoğunluk görülmektedir. Şehrin dinî ve tarihî ehemmiyetini, manevi kıymetini, burayı ziyaretin fazilet ve adabını talim eden bu öğretici eserler; “Fezâil-i Kudüs” olarak adlandırılan müstakil ve zengin bir literatürü meydana getirmiştir.
Söz konusu literatürün bir kısmı, doğrudan Kudüs’ü ve kimi zaman onunla birlikte Şam (Bilâd-ı Şâm) bölgesini konu alan müstakil eserlerden oluşurken, bir kısmı da “Üç Harem” (Haremeyn-i Şerîfeyn ve Mescid-i Aksâ) Mekke, Medine ve Kudüs’ün faziletlerinin müşterek anlatıldığı teliflerdir.
Fezâil-i Kudüs literatürüne ait metinlerin muhtevasına bakıldığında; Kudüs ve Mescid-i Aksâ ile ilgili âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, Sahâbe-i Kirâm ve Tâbiîn’den nakledilen rivayetler ile müelliflerin şahsi tecrübe ve müşahedeleri öne çıkmaktadır. Bu eserlerdeki hadîs-i şerîfler; Mescid-i Aksâ’nın mahşer günü insanların toplanacağı (haşir ve neşir) mevki oluşu, burada kılınan namazların fazileti, ziyarete gücü yetmeyenlerin oradaki kandillerde yakılmak üzere zeytinyağı göndermesinin kıymeti ve yolculuğa çıkmaya değer “üç mescid”den biri olduğu, Resûl-i Ekrem’in Mi‘râc gecesi diğer peygamberlere burada namaz kıldırması vb. gibi konuları esas almaktadır.
Bu eserlerden bazıları; hilkatten müelliflerin yaşadığı döneme kadar uzanan Kudüs’ün tarihî serüvenine dair de çok kıymetli bilgiler sunmaktadır. Müelliflerin bizzat şahit oldukları hadiseler, şehrin faziletine canlı birer numune olarak kaydedilmiştir. Eserlerin bir diğer mühim hususiyeti ise mukaddes mekânların ziyaret adabına dair bahisler içermesidir. Ziyaretçilerin hangi noktada hangi duaları okuyacaklarına ve ne tür amellerde bulunacaklarına dair sunulan bu bilgiler, adeta birer “Kudüs Rehberi” hükmündedir. Netice itibarıyla bu metinler; Müslümanların Kudüs’e yönelik muhabbet ve hürmetini diri tutmak, orayı ziyaret ederek manevi ikliminden hissedar olmalarını sağlamak gibi ulvî ve ortak bir maksada yönelik eserlerdir.
Osmanlı müellifleri de muhtelif asırlarda Kudüs’ün faziletlerine dair kıymetli eserler hazırlamış, bu mukaddes beldeye duyulan muhabbet ve hürmetin nesiller boyu canlı kalmasına gayret etmişlerdir. Ancak bu eserlerde, Kudüs’ün yoğun bir Haçlı tehdidi altında bulunduğu veya işgal edildiği önceki asırlara hâkim olan o hüzünlü ve savunmacı hâlet-i rûhiyenin aksine, şehri imar ve muhafaza etmenin verdiği emniyet duygusu ve vakûr bir ruh hâli müşahede edilmektedir. Söz konusu eserlerin çoğu, bir ziyaretin uyandırdığı hayranlık ve mübarek bir vazifeyi ifa etmenin huzuruyla kaleme alınmışken, bazıları ise şehri bizzat görmediği hâlde zihnen ve kalben Kudüs’le hemhâl olan müelliflerin muhabbetlerinin ifadesi olarak yazılmıştır. Gerek manzum gerekse mensur tarzda kaleme alınan bu eserlerin bir kısmında Kudüs’ün faziletleri, Mekke ve Medine’nin faziletiyle birlikte zikredilmiş; diğer bir kısmında ise Kudüs’ün tarihi ve faziletleri müstakil birer şaheser olarak anlatılmıştır.
Türkiye Yazma Eserler Kurumu (TÜYEK) Başkanlığı olarak bu telif geleneğini, Kudüs’e dair kaynakları gün yüzüne çıkarmayı görev telakki ediyoruz. 2017 yılında Kânûnî Sultan Süleyman Han’ın Kudüs’teki imar faaliyetlerine kâtip olarak nezaret eden Ni‘metullah Çelebi’nin (ö. 1567) gözlemlerini Kudüs’ün tarihi ve faziletleriyle ilgili bilgilerle harmanlayan Fezâil-i Kuds adlı eserini neşretmiştik.
İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımın tüm ağırlığıyla hissedildiği bir vasatta; 19 Şubat 2025’te, TÜYEK olarak, kadim Kudüs literatürünü gündeme getirmek amacıyla Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanemizde, “Fezâ’il-i Kudüs ve Kuds-i Şerif Yazma Eser Sergisi”ni ziyarete açtık. Akabinde ise uzmanlarımız, yayın kurulumuz ve konuyla ilgilenen ilim adamlarıyla yaptığımız değerlendirmeler neticesinde, “Fezâil-i Kudüs” dizisi altında yeni eserlerin yayımını kararlaştırdık. Kudüs’ü yazan müelliflerin asırlar evvelki gayesini, heyecanını ve hissiyatını günümüze taşımak ve kadim entelektüel mirastan hissedar olmak arzusuyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Kütüphane raflarında mahpus kalmış, asırların yorgunluğunu taşıyan bu nadide yazma eserleri; nüsha farklarını gözeten titiz bir tahkik ve günümüz Türkçesine aktarılan nitelikli tercümelerle yeniden ehlinin ve meraklısının istifadesine sunmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz. Bu neşir süreci, sadece birer kitabın basımı değil, Kudüs özelinde tarihin günümüze taşınmasına ve günümüzün tarihle irtibatının kurulmasına da önemli bir katkıdır.
“Fezâil-i Kudüs” dizisinin ilk eseri olarak; Mekke-i Mükerreme’deki Süleymaniye Medresesi’nde müderrislik yapmış olan Hanefî fakihi Seyyid Alâeddin Efendi’nin (ö. 1591’den sonra) Arapça-Türkçe telif ettiği Cevâmi‘u’l-Fezâ’il fî Mesâcidi’l-Kabâ’il adlı eserini okurlarımızla buluşturuyoruz. Müellif, üç bölümden oluşan bu eserinde her bir bölümü bir mukaddes şehrin (Mekke-Medine-Kudüs) anlatımına tahsis etmiştir. Bu kitabımızla eş zamanlı olarak Mekke-i Mükerreme mücaviri ve mütercim Abdurrahman Şevkî Efendi’nin (ö. 1846-47’den sonra) mesnevi nazım şeklinde kaleme aldığı Teşvîku’l-Müştâk ve Teşrîk li’l-Uşşâk isimli eserini neşrediyoruz.
Her iki eserde; Mescid-i Aksâ ile Kubbetü’s-Sahre’nin faziletleri, Mescid-i Aksâ’nın inşa ve tamir süreçleri, burada eda edilen ibadetlerin üstünlüğü ve Mescid-i Aksâ çevresi teferruatıyla ele alınmaktadır. Ayrıca, Hz. İbrahim’in el-Halîl’deki makamı, Kudüs’te medfun bulunan diğer peygamberlerin ve büyük şahsiyetlerin kabirleri, ziyaret edilecek mukaddes mekânlar ile bu kutsal beldede mücavir olarak yerleşmenin ve vefat etmenin faziletleri gibi konular da okurun istifadesine sunulmaktadır. Dizide yayımlayacağımız diğer eserlerden biri de; Kudüs fatihi Sultan Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin sır kâtibi, edip ve tarihçi İmâdüddin el-Kâtib el-Isfahânî’nin (ö. 1201) el-Fethu’l-Kussî fi’l-Fethi’l-Kudsî’sidir. Müellif, “Şarkın en sevgili sultanı” Selâhaddîn-i Eyyûbî devrinin en mühim hadiselerine bizzat şahitlik ederek yazdığı bu eserinde, Kudüs’ün fethine giden yolu açan Hittîn Savaşı’nı (1187), mukaddes şehrin ve Haçlı işgali altındaki diğer İslâm beldelerinin geri alınmasını ve III. Haçlı Seferi ordularına karşı verilen mücadeleyi anlatmaktadır. Sultan Selâhaddin’in ahlâkına, son günlerine ve vefatına dair geniş malumat sunan ve bizzat Sultan’ın huzurunda kendisine de okunan bu eser, baştan sona secili bir üslupla telif edilmiş edebî bir vesikadır.
Dizinin bir diğer mühim eseri de; mutasavvıf, fakih ve şair Abdülganî b. İsmâil en-Nablusî’nin (ö. 1731) el-Hadratü’l-Ünsiyye fi’r-Rıhleti’l-Kudsiyye isimli seyahatnamesidir. Müellif, kendi manzumeleriyle de süslediği eserinde; 1690 senesinde Şam’daki Emeviyye Camii’nde kıldığı sabah namazının ardından yola çıkarak Kudüs ve el-Halîl beldelerine yaptığı kırk beş günlük seyahatini kaleme almıştır. Nablusî, Dımaşk-Kudüs güzergâhını detaylıca tarif etmiş, yol boyunca uğradığı her mevki, ziyaret ettiği peygamber, sahâbi ve salih zatların türbe ve makamları hakkındaki müşahedelerini ayrıntılı şekilde kaleme almıştır. Eser aynı zamanda, müellifin konakladığı mahallerdeki mülkî amirler ve ulema ile yaptığı görüşmeleri de nakletmesi bakımından, 17. asır sonu Filistin’in siyasi, sosyal ve kültürel panoramasına ışık tutan tarihî bir vesika mahiyetindedir.
Kudüs’ün Haçlı işgalinden kurtuluşunun 840. yıl dönümü olan 2027 yılının başlarında ise, soyu şehrin ilk fâtihi Hz. Ömer’e (ra) dayanan meşhur müfessir, kadı ve tarihçi Ebu’l-Yümn Mücîrüddîn Abdurrahmân b. Muhammed el-Uleymî’nin (ö. 1522) el-Ünsü’l-Celîl bi-Târîhi’l-Kudsî ve’l-Halîl adlı iki ciltlik eserini yayımlamayı planlıyoruz. Müellifin pek çok kaynak eserden istifade ederek hazırladığı eseri, hilkatten 1494-95 yılına kadar gelen Kudüs tarihini anlatmaktadır. Eserde; âlemlerin yaratılışı, peygamberler tarihi, Kudüs’ün isimleri, şehrin uğradığı yıkımlar ve yeniden inşası, Mescid-i Aksâ’nın faziletleri ve buradaki ibadetlerin kıymeti gibi konular geniş yer tutmaktadır. Ayrıca, bu şehrin insanlığın yeniden diriltileceği gün toplanacağı yer olması, burada okunması müstehab olan dualar, Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi, Sahâbe-i Kirâm’dan ve Tâbiîn’den bölgeye yerleşenler, Kubbetü’s-Sahre’nin Abdülmelik b. Mervân tarafından inşası, şehrin uğradığı Haçlı istilası ve katliamlar, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin beldeyi fethi, Memlükler devrinde şehrin durumu ve Kudüs’ün mahallelerinden ulemasına kadar uzanan zengin bir şehir hafızası kayıt altına alınmıştır.
Kudüs’e dair yayımlayacağımız eserler bunlarla sınırlı değildir; tarihî, edebî ve kültürel değeri yüksek yeni neşirlerle bu mukaddes mirasa hizmet etmeyi kararlılıkla sürdüreceğiz. Bu neşirlerin, sadece geçmişin bir kaydı değil; Kudüs’ün yeniden “Darü’s-Selâm” (Barış Yurdu) olacağı günlere olan inancımızın da bir yansıması olduğunun altını çizmek istiyorum.
Bu vesileyle; Kudüs’ü Müslümanlarla buluşturan Hz. Ömer’i; bu mukaddes beldeyi işgal eden Haçlılarla mücadelesiyle bayraklaşan ve Mescid-i Aksâ’nın minberini hazırlatan Nûreddin Zengî’yi, işgali nihayete erdirerek Kudüs’ü özgürlüğüne kavuşturan Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi, bu şehrin muhafızlığını Osmanlı asırlarına taşıyan Yavuz Sultan Selim’i, Kudüs’ün son büyük muhafızı Sultan II. Abdülhamid’i, her türlü stratejik baskı ve zorbalığa rağmen Kudüs’ü koruyanları ve o yolda yürüyenleri rahmetle anıyorum. Neşrettiğimiz eserlerin müellifleri başta olmak üzere; Kudüs’ü yazan, yaşayan ve yaşatan bütün âlim, ârif, yazar, şair, düşünür ve sanatkârlarımızı minnetle yâd ediyorum. Gazze’deki soykırım karşısında vicdanının sesini dinleyerek ve dillendirerek, zulme karşı duranları saygıyla selamlıyorum.
Elinizdeki eserin editörlüğünü üstlenen Mustafa Uzun hocamıza, eseri yayına hazırlayan Kübra Yılmaz’a, bu kıymetli dizinin gerçekleşmesine katkıda bulunan Çeviri ve Yayım Daire Başkanımız Necmettin Azak’a, koordinatörümüz İsmet İpek’e, tashih, redaksiyon ve son okuma çalışmalarını titizlikle gerçekleştiren uzmanlarımız Menderes Velioğlu, Muhammed Said Güler ve Evşen Yıldız’a, fikrî katkıları için Cengiz Tomar’a ve bu diziye emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı