
İnsan bazen en büyük hakikatlerin, en sade cümlelerin içine gizlendiğini fark edemiyor. Günlük hayatın sıradan bir parçası olan su, çoğu zaman yalnızca susuzluğumuzu gideren bir madde gibi algılanıyor. Oysa Kur’an, bundan yaklaşık on dört asır önce, insanlığa çok çarpıcı bir cümleyle seslenmişti:
“Her canlı şeyi sudan yarattık.”
(Enbiyâ, 21/30)
Bu ifade, yalnızca inananlara hitap eden bir inanç beyanı değil; aynı zamanda düşünen, sorgulayan ve gerçeğin peşinde olan herkes için açık bir çağrıdır.
Modern biyoloji bugün net bir gerçeği kabul ediyor:
Canlı dediğimiz her şeyin temelinde su vardır.
İnsan vücudunun yaklaşık %60’ı sudur.
Hücrelerin içindeki kimyasal tepkimeler, ancak sulu bir ortamda gerçekleşebilir.
DNA’nın işleyişinden, proteinlerin katlanmasına kadar hayatın tüm mekanizması suya bağımlıdır..
Bilim insanları, hayatın kökenini araştırırken gözlerini sürekli aynı yere çeviriyor: su bulunan ortamlar. Bu yüzden Mars’ta, Europa’da ya da uzak gezegenlerde ilk sorulan soru şudur:
“Burada su var mı?”
Çünkü modern bilimin geldiği noktada cevap nettir:
Su yoksa hayat da yoktur.
Asıl düşündürücü soru burada başlıyor.
7. yüzyılda, mikroskobun, hücre teorisinin, biyokimyanın olmadığı bir dünyada;
çölde yaşayan, okuma-yazma bilmeyen bir toplumun içinden yükselen bir metin, nasıl oluyor da hayatın özünü bu kadar net bir ifadeyle özetleyebiliyor?
Kur’an, “canlıların çoğu sudur” demez.
“Su hayati bir unsurdur” demekle yetinmez.
Kesin, kapsayıcı ve iddialı bir cümle kurar:
Her canlı… sudan.
Bu ifade, ne şiirsel bir benzetmeye benzer ne de felsefi bir tahmine. Aksine, son derece yalın ve doğrudandır.
Elbette bir itiraz yükselir:
“Bu sadece bir rastlantı olabilir.”
Fakat düşünelim.
Kur’an, insanı çamurdan yaratıldığını söylerken de, bu çamurun suyla yoğrulmuş bir yapı olduğunu ima eder.
Anne rahmindeki gelişimi anlatırken de, su dolu bir ortamı merkez alır.
Yeryüzündeki hayatı anlatırken de yağmurla dirilen toprağı örnek verir.
Yani su, Kur’an’da tekil bir bilgi kırıntısı olarak değil; hayatın anahtarı olarak sürekli karşımıza çıkar.
Bilim ilerledikçe, bu vurgunun anlamı azalmak yerine artmaktadır.
Bu noktada Kur’an’ın üslubu dikkat çekicidir.
Kur’an, insanı zorla ikna etmeye çalışmaz.
“İnanmak zorundasın” demez.
Sadece gerçeği gösterir ve sorar:
“Hâlâ görmüyor musunuz?”
Bu ayet, inanan için imanı derinleştiren bir tefekkür kapısıdır.
İnanmayan için ise dürüst bir sorudur:
Bu bilgi, gerçekten sadece çağının bir ürünü müydü, yoksa insanı aşan bir kaynaktan mı geliyordu?
Bugün bir damla suya baktığımızda, yalnızca kimyasal bir bileşik görmüyoruz.
O damlada hücre var, hayat var, başlangıç var.
Ve Kur’an’ın asırlar öncesinden fısıldadığı o cümle, hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Her canlı şeyi sudan yarattık.”
Belki de mesele, suyun varlığını bilmek değil;
ona hangi gözle baktığımızdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”