
“Siyasetin ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınırız” diyenler Amerika’nın ve onun temsil ettiği zihniyetin ve dünya görüşünün kucağına düştüler. Oradan kalkma niyetleri de yok. Bu konudaki ön fikirlerini ve kabullerini nasıl ki dinle payandaladılarsa, Amerikan emperyalizminin kucağında kalmayı da kendilerinden menkul argümanlarla desteklediler. Kur’an-ı Kerim’deki Ehl-i kitap ile ilgili ayetleri ve Hz. Peygamber’in Medine’deki bazı uygulamalarını zulme razı olmaya delil bile getirdiler. Hiçbir kâfirin Müslümanlar üzerinde velayet hakkının olmadığını beyan eden ve Müslümanları zulümden ve küfürden kurtarmak için mücadele veren peygamberlerin risalet misyonunu hiçe saydılar. Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de dünya firavunlarının saltanatlarını istihkâm edecek “Belam” lar da buldular. Zaten bu Belam’lar sayesinde zulüm ve küfür nefes aldı, hayatını devam ettirdi. Yerli zulüm önderlerine yaptıkları yağcılık yetmiyormuş gibi Amerikan başkanlarına övgüler yağdıran ilim ve tasavvuf(!) adamları da maalesef çıktı. En sonunda bu gruba kurrâ(!) denilen hafızlar da katıldı.
Siyasetin bizatihi şer gibi adlandırılması yerine vahiy odaklı kurallarının belirlenmesi ve edinilen malumatın Müslümanlarla paylaşılması gerekirdi. Zira siyaset, risalet görevini yüklenen peygamberlerin en başat işidir. Özelde ise nübüvvetin hülasası Peygamber Efendimize vekâleten ümmeti yönetme ve hayırlara sevk etme sanatının adıdır. Siyaset, ümmetin problemlerini vahiy eksenli çözüme kavuşturmaktır. Bu anlamda kutlu bir yoldur ve yüklendiği işlere binaen çok şerefli bir eylemdir. İçerdiği malumatların önemi bakımından ise en değerli ilim dallarından biridir. Böyle bir alanda yeterli çalışmaların yapıldığını iddia edemeyiz. Hele de Kur’an ve Sünnet eksenli kâmil çalışmalardan hiç bahsedemeyiz. En azından biz bahsedemiyoruz. Elimizdeki çalışmalar daha ziyade “Ahkâm-ı Sultaniye” türünde çalışmalardır. Hilafet ve kurumsal yapısıyla ilgili tarihi malumatları muhtevidir. Hatta yeni çalışmalar bile eskiye benzemektedir. Bu türden ülkemizde ve Mısır’da yapılan birçok çalışma vardır. Bizim akademisyenlerimiz Kur’an ve sünnetten mülhem yeni çalışmalar yapmak yerine, “İmametin Kureyşiliği” türünden bugün için pratik değeri olmayan ve Müslümanları siyasal şirkten kurtaracak hedefler göstermeyen eserler vücuda getirmeyi tercih etmektedirler. Sanki İslâm dünyası bir yol ayırımına geldi de biz böyle bir konuyu gündeme aldık. Hâlâ hilafet kurumunun teknik ayrıntılarını konuşuyoruz. Hatta bu yersiz ve gereksiz ayrıntı üzerinden okullardaki tarih kitapları hilafet düşmanı bir neslin yetişmesine zemin hazırlıyor.
Bazı Müslüman ilim adamlarının yaptığı siyasal içerikli çalışmalar insana bir heyecan verse de alternatif bir siyaset projesi olmaktan uzaktır. Dünyanın siyasal tek tipleşmesine bağlı olarak ellerindeki bunca zenginliğe rağmen alternatif bir siyaset üretemeyen Müslümanlar, tercihlerini batılı ideolojilerden biri yönünde kullandılar veya hâlen kullanmaktadırlar. Batılı sağ politikaları dinle soslamayı “ıslah” zannetmektedirler. Batı orjinli politikaları tercihin nelere mal olduğu ayrı bir çalışmanın konusudur. Unutmayalım ki ülkemizde “sağ” ve “sol” kavramlarıyla ifade edilen dünya sisteminin siyasal parçası olma ülküsü tam bir şeytan oyunudur. Bu oyuna dâhil olup tahterevalliye gönüllü binenlerin asla yeni bir dünya görüşleri ve itikadi bir endişeleri yoktur. Onlar için İslâm bir din olmaktan ziyade sığınaktır. Tarihsel bir nostaljidir. Bu nostaljide din de sünnet de raşit halifeler de, tarih de sadece istismar malzemeleridirler. İstismarcı bir din anlayışının neticesinde; resmî ideolojiye kulluk yapar ama Hz. İbrahim’in put kıran oluşuyla övünürüz. Firavunlarla yer içer ama Musa’nın isyanını kutsarız. En pahalı elbiseleri giyeriz ama Hz. Ömer’in yamalı gömleğinden bahsederiz. Ehli beyte aykırı yaşar ama onları vaaz malzemesi yaparız. Kendimiz Hz. Peygamber’e benzemeyiz ama toplumdan ömerler bekleriz. Adam kayırırız ama emanete liyakati dilimizden düşürmeyiz. İnsanların açlıktan ölmesine ve hayat pahalılığına ağzımızı açmayız ama ilgili hadisleri bir çırpıda sıralarız. Hırsızlığa düşman oluruz ama kendi hırsızımızı koruruz. Komşumuzun açlıktan ölümüne aldırmaz ama “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisini politik malzeme yapabiliriz. Faize karşı çıkar ama milleti faizle borç batağına gömeriz. Kapitalizme söveriz fakat İslâm iktisadını sistematik hâle getirip insanlığa deklare edemeyiz vs. Bilerek ve isteyerek siyasal anlamda bu oyuna girip icazetli politika yapma sözü verenlerin Müslümanlık diye bir gündemlerinin ve endişelerinin olduğunu düşünmüyoruz. Eğer Müslümanları yönetenlerin din, iman, insanlık ve gelecek adına endişeleri varsa her şeyi elinde tutanların, ümmetin iman selameti adına gelecek nesillerinin kâfir olmamaları için gerekli hamleyi yapmaları gerekmez mi?
Müslümanlar şayet kaynaklarına yönelmek suretiyle İslâm’ın siyasetle alakalı kurallarını sistematik hâle getirmezler ve bu kuralları kurumsallaştırmazlarsa kendilerini ve nesillerini kaybederler. İmanlarını ve benliklerini yitirirler. Zira dinin siyasette kurumsallaşmaması demek hayatın bütün boyutlarını hâkim güçlere terk etmektir. Hâkim güçler insanı imanından vurmak için savaşıyorlar. Bu tehlikeli durumu bilen donanımlı zevatın, Müslüman olmanın bilincini kuşanarak hiç olmazsa kâfir ataları olmamak; nesil ve din emniyetini temin gayretiyle ortaya kurumsal siyasetle ilgili projeler koyup onu egemen kılmak için çalışmaları elzemdir. Kendimizi ve neslimizi korumak için bu çalışmaları yapmaya ve dinimizi layık olduğu yere getirmeye mecburuz. Aksi durumda, küresel küfrün etkisinde kalan Müslümanlar, millet olma vasıflarını kaybederek tarihten silinirler veya edilgen hâle getirilerek çerçöp muamelesi görürler. Bizleri tarih içerisinde millet olarak var eden dinimizdir. Aynı kavimden olmamıza rağmen dinimizi terk eden soydaşlarımızın tarihte yer tutamamaları bunun en önemli kanıtıdır. Dinimiz İslâm sayesinde hâlâ varız ve onunla var olacağız. Bu anlamda şairin “İslâm aleyhinde propaganda yapanların vatana ihanet suçundan yargılanmaları gerekir” sözü çok anlamlıdır. Çünkü aleyhte propagandanın etkisinde kalan kişiler dinden ayrılınca milliyetlerini de kaybetmektedirler. Bu nazik ve önemli durumu bilen uluslararası ihanet şebekeleri sürekli din karşıtı propaganda yapmaktadırlar. Liberal ve muhafazakar siyasetin temsilcileri ve fikirleri Müslümanlık gibi gösterilerek özellikle gençler İslâm’a karşı nefret politikasıyla büyütülmektedirler. Bahsettiğimiz sağcı politikalar ile İslâmcılık arasında ilgiler kurularak, her türlü başarasızlık kasıtlı olarak dine fatura edilip doğması muhtemel İslâmî hareketler katledilmektedirler. Bu proje ve oyuna Müslümanlığının bilincinde olan hiçbir şahsiyetin gelmemesi gerekir.
Kur’an ve Sünnette, siyasetin dini referanslarıyla ilgili malzeme yeteri kadar vardır. Bunlar “siyaset” babı diye müstakil bir yerde toplanmadığından dolayı araştırılması gerekir. Öyle ki aradığınız bir şey bazen abdest, namaz, zekât, alışveriş, bazen de siyer konularının arasındadır. İğne ile kuyu kazar gibi bunların toplanması ve arkasından da çalışmaların başlatılması şarttır. Ekip veya takım çalışmaları daha verimli olabildiği gibi tek kişilik çalışmalarda olabilir. Önemli olan bu projenin verdiği ruhla Müslümanların kızılın ve karanın karşısına dikilerek yeni bir dünya inşa etmede kendilerinin de var olduklarını ispat edebilmeleridir. Dünyaya bir medeniyet ve kültür deklarasyonu sunabilmeleridir. Eğer bu kutlu görev yapılacak olursa şeytandan Allah’a sığınıp sonrada gâvurların kucağına düşüp ikamet etme riskinden de kurtulmuş olacağız. Hayır kapılarının tamamı kapanmadan ehven-i şer diye kavramlar üretip korkaklık ve beceriksizlik nedeniyle başkalarının biçtiği ısmarlama hayata razı olmayacağız. Dünyaya hükmetmek isteyen iki gâvurdan birini seçmek mecburiyetinde kalmayacağız. Bu anlayışın yerli işbirlikçilerinin oyununa gelmeyeceğiz. Siyaseti kendi kavram ve terimlerimizle yapıp ödünç kavramlara dini anlamlar yükleyerek kendi kendimizi kandırmayacağız. Ümmetin dirilişinin önündeki en büyük engel olan islamizasyon politikalarına kendimizi feda etmeyeceğiz. Başta masonların ve diğer küfür ehli grupların ucuz oy deposu olmayacağız. Kısacası Mescid-i Nebi ile Mescid-i Dırar’ı ayırt edebileceğiz. Mescid-i dırara girenlerin kamu ehliyetini kaybettiklerini bileceğiz. Bu tefrik yapılmazsa İslâmizasyon politikası üretmeyi marifet sayan kâfirler ve münafıklar Müslümanları kandırmaya devam edeceklerdir. Sözde ilim adamları da islamizasyon politikalarına destek verdikçe küfrün saltanatı ve ömrü daha da uzamaktadır. Sol söylem dine açıktan düşmanlığını ilan ederken, sağ söylem de “Din çok kutsaldır, başımızın üzerinde yeri vardır ama hayata katılmamalıdır” diyerek tenzih(!) adına dini, hayatın dışına atacak ve buharlaştıracaktır. Sonuçta her ikisi de; sağ ve sol politikalar dinsizliğe kapı aralayacaktır. Realite de böyle değil midir? Türk sağı da, solu da din düşmanıdır. “Türk filozofunun deyimiyle; her ikisi de kağnı tekerleğinin ortasından geçtiği aynı fışkıdır.” Biri din düşmanlığını aleni yaparken diğeri sinsice yapmaktadır. Dinin siyasal söylemlerini bilmeyip cahilce davrananlar ve din adına sağa ve sola malzeme olanlar ise kendilerini ifade edemeyen kimliksiz zevattır. Unutmayalım ki bu ülkede siyaset müstakim temellere oturmadıkça hiçbir Müslümanın din, can, akıl, namus ve mal emniyeti yoktur.
Nurcularin hangi gurubu amerkan başkanlarına övgüler yağdırdi ve. Onlara meyleden tasavvuf ekolü ve kurra kim ?
Muazzam tespitler kaleminize sağlık Üstadım Rabbimiz ömrünüzü bereketli kılsın. Sadece şu makaleyi bile insanlar anlayabilse herkes çerçeveletip baş ucuna asar. Ümmet kurtuluş reçeteleri sizin yazılarınızda inşallah geç olmadan kıymeti bilinir vesselam