islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
46,4472
EURO
53,4525
ALTIN
6.385,56
BIST
14.421,15
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Cuma Az Bulutlu
25°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
26°C
Pazar Açık
29°C
Pazartesi Açık
28°C

1967’DEN 2026’YA: ALTMIŞ YILDA NE DEĞİŞTİ NE DEĞİŞMEDİ?

1967’DEN 2026’YA: ALTMIŞ YILDA NE DEĞİŞTİ NE DEĞİŞMEDİ?

  1967’DEN 2026’YA: ALTMIŞ YILDA NE DEĞİŞTİ NE DEĞİŞMEDİ?

1967 yılında İstanbul İmam-Hatip Okulu’ndan mezun olduktan sonra, o dönemde bir bölümü yurt olarak kullanılan Üsküdar Atik Valide Külliyesi’nde kalıyor ve İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne girebilmek için imtihanlara hazırlanıyordum. İmam-Hatip’te öğrenciyken edebiyat hocamız Lütfullah Sami Akalın, derslerinde zaman zaman Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın gözlemlerinden hareketle romanlarını nasıl kaleme aldığını anlatır, insanları ve hayatı tanımada gözlemin öneminden söz ederdi.

Bir gün Lütfullah Sami Bey’in bu sözlerini hatırladım ve ben de gözlem yapmaya karar verdim. İlk gözlemimi Üsküdar’dan Eminönü’ne giden vapurda gerçekleştirdim. O yıllarda şehir içi vapurlarında birinci ve ikinci mevki uygulaması vardı. Ben önce ikinci mevkiye bindim. Karşılaştığım manzara yaklaşık olarak şöyleydi: Oturan yolcuların yanında ayakta yolculuk edenler de vardı. Yolcuların büyük bir kısmı kendi aralarında konuşuyor, bu yüzden vapurun içinde sürekli bir uğultu oluşuyordu. Konuşmaların birbirine karışması sebebiyle insanlar seslerini biraz daha yükseltmek zorunda kalıyor, böylece gürültü daha da artıyordu. Gazete ve dergi okuyanlara da rastlanıyordu; ancak bunların sayısı oldukça azdı. Genel olarak vapurun ikinci mevkiinde sohbetin, hareketliliğin ve kalabalığın hâkim olduğu bir ortam göze çarpıyordu.

Vapur hareket ettikten bir süre sonra satıcılar salona girer, yüksek sesle ellerindeki malları satmaya çalışırlardı. Tarak satan birisi, önce tarağın fiyatını söyler, ardından “Şu tarak bedava, şu yanında bedava, bu da bedava!” diyerek verdiği hediyelerin sayısını artırırdı. O gider gitmez başka bir satıcı gelir, farklı bir ürünü tanıtmaya başlardı. Kimi küçük dinî kitaplar, kimi tırnak makası, çengelli iğne ve benzeri eşyalar satardı. Bu sırada elinde çay tepsisiyle garson gelir, o da yüksek sesle çay satmaya çalışırdı. Hâsılı, sakin ve huzurlu bir ortam bulmak pek mümkün değildi. Aralıklarla birkaç kez tekrarladığım gözlemlerimde de manzaranın değişmediğini gördüm. Vapurun içi, bir yandan yolcuların konuşmalarıyla, diğer yandan satıcıların ve çaycıların sesleriyle sürekli hareketli ve gürültülü bir hâl alıyordu.

Daha sonraki yıllarda ise bu manzaraya yeni bir unsur eklendi. Bazı derneklerin veya çeşitli grupların çıkardıkları haftalık ya da aylık gazete ve dergilerin vapurlarda satıldığına da şahit olmuştum.

İmtihanlar bitmiş, sonuçlar açıklanmış ve okulu kazandığımı öğrenmiştim. Artık daha rahat bir şekilde gözlemlerime devam edebilecektim. Bu amaçla yine Üsküdar’a gittim ve bu defa birinci mevkiye binerek gözlemlerimi buradan sürdürmeye karar verdim. Birinci mevkide karşılaştığım manzara ise şöyleydi: Herkes yerinde oturuyor, konuşanlar fısıltı hâlinde konuşuyor ve kimseyi rahatsız etmemeye özen gösteriyordu. İkinci mevkidekilere göre burada gazete okuyanların sayısı daha fazlaydı. Ara sıra dergi okuyanlara rastlıyor, kitap okuyanları ise daha seyrek görüyordum. Uğultu yoktu. Ortama hâkim olan şey sükûnet ve huzurdu. İnsanlar yolculuğu sadece bir yerden bir yere ulaşmanın aracı olarak değil, aynı zamanda dinlenme, okuma ve düşünme fırsatı olarak da değerlendiriyor gibiydiler.

Bu gözlemlerime daha sonraki günlerde de devam ettim; zaman zaman birinci ve ikinci mevkiler arasında gidip gelerek her iki ortamı karşılaştırma imkânı buldum. Böylece, aynı vapurda yolculuk eden insanların davranış biçimleri, ilgi alanları ve yolculuk kültürleri hakkında daha yakından fikir edinme fırsatı elde ettim.

Okula başladıktan sonra sıra Kadıköy vapuruna gelmişti. Burada da farklı mevkiler vardı. İlk olarak ikinci mevkiye bindim. Kadıköy vapurunun ikinci mevkii, Üsküdar vapurunun birinci mevkii gibiydi; hatta ondan daha sakin bir atmosfere sahipti. Kitap ve gazete okuyanların sayısı daha fazla, konuşanların sayısı ise daha azdı. Kadıköy vapurunun birinci mevkiine geçtiğimde ise bambaşka bir ortamla karşılaştım. Burada konuşanlar yok denecek kadar azdı; konuşanlar da seslerini yükseltmeden, adeta fısıltı hâlinde konuşuyorlardı. Yolcuların bir kısmı gazete veya dergi okuyor, bazıları ise hiçbir şey yapmadan düşüncelere dalmış bir şekilde denizi ya da sahili seyrediyordu. İnsanlar sakin ve sessiz bir ortamda yolculuk ediyor, birbirlerini rahatsız etmemeye özen gösteriyorlardı. Bir ara bazı yolcuların üst kata çıktıklarını fark etmiştim. Merak edip bir gün ben de onların peşinden çıktım. Karşılaştığım manzara beni oldukça etkilemişti. Üst katta bulunan yolcuların büyük bir kısmının elinde bir kitap vardı ve herkes sessizce kitabını okuyordu.

Beni şaşırtan şey, insanların kitap okuması değildi. Asıl şaşırtıcı olan, okudukları kitabın neredeyse aynı kitap olmasıydı. Kitabın adı Kelebekti. Elbette farklı kitap, dergi ve gazete okuyanlar da vardı; ancak yolcuların büyük bir kısmının elinde Kelebek romanını görmek dikkatimi çekmişti. Benim ise elimde okuyacak herhangi bir şey yoktu. Bu durumdan büyük bir mahcubiyet duymuştum. Hatta kalkıp gitmek istedim; fakat o sırada biletçi geldi ve biletleri kontrol etmeye başladı. Meğer bulunduğum yer vapurun lüks mevkiiymiş ve burada oturmanın ayrıca bir ücreti varmış. Biletimi aldıktan sonra hemen oradan ayrıldım.

Karaköy’e varınca ilk iş olarak Kelebek adlı romanı satın aldım. O yıllarda vapur iskelelerinde ve el arabalarında kitap satılması oldukça yaygın bir manzaraydı. İnsanlar günlük yolculuklarını kitap okuyarak değerlendirirlerdi. Ancak dinî içerikli kitaplara pek rastlanmazdı; hatta yok denecek kadar azdı. Bunun önemli sebeplerinden biri, dönemin hâkim kültürel ve ideolojik atmosferinde dine ve dinî yayınlara mesafeli yaklaşılmasıydı. Dinî kitaplar çoğu zaman ilgi görmeyen, hatta bazı çevrelerde önyargıyla karşılanan yayınlar olarak değerlendirilirdi. Bu yüzden kitap tezgâhlarında daha çok romanlar, düşünce eserleri, dergiler ve gazeteler yer alırdı.

Kadıköy’den Karaköy’e giden vapurun lüks mevkiine ikinci gelişimde, birçok insanın elinde Erich Von Däniken’in Tanrıların Arabaları adlı kitabının bulunduğunu ve onu okuduklarını gördüm. Ben de kitabı Karaköy İskelesi’ndeki bir satıcıdan satın alıp okumuştum. Üçüncü binişimde ise yolcuların bir kısmının Cemil Sena’nın Hz. Muhammed’in Felsefesi adlı eserini okuduğuna şahit oldum. Onu da aynı vesileyle satın alıp okumuştum. Bunların dışında, o yıllarda vapur yolculukları sırasında dikkatimi çeken başka kitaplar da olmuş ve onları da edinme fırsatı bulmuştum.

1967 yılındaki Üsküdar–Eminönü ve Kadıköy–Karaköy vapurlarındaki yolcu profili genel olarak böyleydi. Sanıyorum bu profil, o dönemin İstanbul’unun da küçük bir yansımasıydı. Çünkü bu yolcular arasında en fakirinden en zenginine, farklı eğitim ve kültür seviyelerinden, çeşitli meslek ve sosyal statülerden insanlar bulunuyordu. Buna rağmen ortak bir dikkat, nezaket ve okuma kültürü göze çarpıyor; vapur yolculukları sadece bir ulaşım aracı olmanın ötesinde, insanların kendileriyle baş başa kaldıkları ve bilgiyle buluştukları bir zaman dilimine dönüşüyordu.

Bu hatıramı sizinle neden paylaştığımı merak edebilirsiniz. Sebebini söyleyeyim: Bu Kurban Bayramı’nda sıla-i rahim vesilesiyle doğduğum yer olan Giresun’un Espiye ilçesine gittim. Bayramın üçüncü günü, hem Cuma namazını kılmak hem de birkaç gönül dostumla buluşmak için, yağan yağmura rağmen mahallemden Espiye’ye indim. Genellikle yaşlıların ve emeklilerin gelip sohbet ettiği bir çay bahçesinin kapalı bölümünde, boş bulduğum bir masanın yanındaki sandalyeye oturdum ve gelecek dostlarımı beklemeye başladım.

Sabahın erken saatleri olmasına rağmen kapalı bölüm oldukça kalabalıktı. Her masada en az üç-beş kişi bulunuyor, insanların çoğu ya kendi aralarında yüksek sesle konuşuyor ya da telefonla görüşüyordu. Konuşmalar birbirine karıştığı için kimin ne söylediğini anlamak neredeyse mümkün değildi. Ortamı yoğun bir uğultu kaplamıştı. Belki de bu yüzden bazı kişiler daha yüksek sesle, hatta bağırarak konuşuyor; çevrede bulunan insanların bundan rahatsız olabileceğini pek düşünmüyor gibiydiler.

İşte tam o sırada, yıllar önce gözlem yaptığım Üsküdar vapurunu hatırladım. Zihnim bir anda 1967’den 2026’ya uzanan yaklaşık altmış yıllık bir zaman yolculuğuna çıktı. Kendi kendime, bu uzun zaman diliminde nelerin değiştiğini, nelerin ise aynı kaldığını düşünmeye başladım.

Teknoloji ve iletişimde, şehirleşme ve yaşam tarzında, eğitim sisteminde ve bilgi düzeyinde, ekonomik yapıda ve özellikle ahlâkî alanda meydana gelen değişimler, aklıma ilk gelenler arasında yer aldı. Ardından, insanların güç ve menfaat elde etme arzusunda, gösteriş merakında, hak ve adalet arayışında, konuşma adabına ve görgü kurallarına riayet etmemede, hatta insana saygı konusundaki zaaflarında çok da ciddî bir değişimin olmadığı kanaatine vardım. Bunun üzerine, Kadıköy-Karaköy vapurunda yolculuk eden insanların kimseyi rahatsız etmeden fısıltı hâlinde konuşmalarını, sessizce kitap okumalarını ve kendi iç dünyalarıyla baş başa kalmalarını bir kez daha hatırladım.

Günümüzde iletişim imkânları geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artmış olmasına rağmen, insanlar arasındaki gerçek iletişimin neden aynı ölçüde gelişmediğini; nezaketin, zarafetin ve karşısındakini rahatsız etmeme hassasiyetinin niçin yeterince güçlenmediğini sorguladım. İnsanlar bugün daha çok konuşuyor, teknolojiyi daha etkin kullanıyor; ancak dinleme, anlama ve başkasının varlığına saygı gösterme konusunda gerekli hassasiyeti her zaman göstermiyorlar. Bu durum, teknolojik ilerlemenin tek başına insana yeterli bir olgunluk kazandırmadığını; medeniyetin yalnızca maddî imkânlardan ibaret olmayıp aynı zamanda davranış biçimleri, görgü kuralları, nezaket ve ahlâkî duyarlılıklarla da yakından ilgili olduğunu gösteriyor.

Günümüzde iletişim imkânları geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artmış olmasına rağmen, neden insanlar arasındaki gerçek iletişimin olmadığını sorgulayıp düşündüm ve vardığım sonuç: İnsanlar, daha çok konuşuyor, teknolojiyi iyi kullanıyor, ama dinleme, anlama ve başkasının varlığına saygı gösterme konusunda  gereken hassasiyeti göstermiyor/gösteremiyor. Bu da teknolojik ilerlemenin, insana yeterli bir olgunluk sağlamadığını ve medeniyetin yalnızca maddî imkânlardan ibaret olmadığını, aynı zamanda davranış biçimleri, görgü kuralları ve ahlâkî duyarlılıklarla da yakından ilgili olduğunu gösteriyor.

Bu vesileyle şunu bir kez daha anladım ki; araçlar ve imkânlar değişse, şehirler büyüse, yollar kısalsa, teknolojiler gelişse de insanın bencilliği, kompleksi, hırsı, korkusu, saygısızlığı, öfkesi, duyarsızlığı ve adaletsizliği, ciddi bir ahlâk ve karakter eğitiminden geçmedikçe kolay kolay düzelmiyor, değişmiyor. İnsan dış dünyayı değiştirmekte büyük başarılar gösterse de kendi iç dünyasını dönüştürmede aynı başarıyı her zaman sergileyemiyor.

Yüzeysel de olsa yaptığım bu kısa gözlem, altmış yılda hayatın pek çok alanında büyük değişimlerin yaşandığını; buna karşılık insanın temel zaaflarının ve erdem arayışının büyük ölçüde aynı kaldığını gösteriyor. Bu sebeple insanın, her dönemde yeniden insan olma ihtiyacını hissetmesi, kendisini sorgulaması ve daha iyi bir insan olabilmek için sürekli çaba göstermesi gerekiyor.

 

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. kemal mete dedi ki:

    Günümüzde bırakın saygıyı, insanlar birbirine öfke ile yaklaşıyor maalesef.
    Çünkü insanlarımız eğitilmiyor, sadece öğretiliyor.

  2. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar sevgili hocam, yine önemli bir konu ve ifade ediş tarzı beni de toplumsal eğitimsizliğin manzaralarına bakmaya götürdü 90 lı yıllardı, arka tarafta beş altı genç gürültülü bir şekilde (Adana da halk otobüsünde ) konuşuyorlardı ve bunun doğru olmadığını sessiz olmalarını gerektiğini söylemiştim ve susmuşlardı, her halde şimdi aynı uyarıyı yapsam sopa yemeyi göze almam gerekir, Bu hafta cuma namazına en merkezi büyük bir cami var oraya gitmiştim, ortaokul öğrencilerinin hutbe esnasında civciv sesleri misali, tuhaf bir akustik ve aşırı bir uğultu, artık cemaatten bir dayanmadı yüksek bir sesle uyarıda bulununca sesler kesildi, Kontrolsüz cami adabı veya sokak adabı fark etmiyor aşırı bir hoyratlık, küstahlık ve bencillik almış başını gidiyor, değer aşınması had safhada yolda yürüyorsunuz yüksek sesle müzik vs, şimdi şu an hafta sonu şu saatte düğün konvoyu geçer ve kornaların sesi…Ağaç yaş iken eğilir misali, Tüm TV kanalları resmi veya özel bir eğitim adab (görgü kuralları) seferberliği başlatması gerekiyor…Selam saygılar kaleminize sağlık ve bereketler diliyorum.