islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,0522
EURO
52,7141
ALTIN
6.711,05
BIST
14.594,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
17°C
İstanbul
17°C
Açık
Çarşamba Parçalı Bulutlu
19°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
16°C
Cuma Yağmurlu
12°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
14°C

DİNDE “HOŞGÖRÜ” YOKTUR “MÜSÂMAHA” VARDIR

DİNDE “HOŞGÖRÜ” YOKTUR “MÜSÂMAHA” VARDIR
06/12/2024 09:00
A+
A-

İslâm’ın temel/ana özelliklerinden biri de kolaylıktır. Kolaylık Arapça’da “semeha” fiiliyle karşılanmıştır. Türkçe’deki müsâmaha kelimesi de bu kökten gelmektedir. Kendisini fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin insan için en kolay ve ahenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü yaratılış düzenine ait olmanın ilk şartı, yaratılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın ilk şartının da, hitap edilen varlığı zora sürmemek olduğu kesindir. Dinde şu iyi bilinmelidir ki; insanı yokuşa süren, zora sokan, hayat ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaratılışa ve insana terstir. Bu terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan hayatında fazla tutunamazlar. Fakat burada şu noktayı da akıldan çıkarmamak gerekir. Fıtrat dinindeki “kolaylık” prensibi “herkesin kendine kolay geleni yapması” anlamını taşımamaktadır. Demektir ki; fıtrat dini, insanlar için en kolay ve uygulanabilir olandır.

Anlaşılan odur ki, fıtrat dininin vahye bağlı olarak sunduklarıyla, insanların o din adına ortaya koydukları yorumları, çok titiz bir şekilde ayırmak gerekir. Aksi halde din yozlaşır ve zorluklarla/çıkmazlarla dolar. İslâm’ın bu noktada en büyük bahtiyarlığı, bu bozulma ve yozlaşmaya rahatlıkla engel olabilecek bir kaynağa sahip bulunmasıdır. Bugün birçok İslâm toplumunda Kur’ân kaynaklı İslâm’a, kendi ırk, renk ve bölgelerinin damgasını taşıyan birçok şey eklenmiştir. Genç nesiller bunları İslâm’ın kendisiymiş gibi kabullenmektedirler. Bunların Kur’ân hakemliğinde insan hayatından bir bir sökülüp atılması gerekir. Tekrar söylemek gerekirse, bir takım kişilerin getirdikleri yorumları evrensel ve bütün zamanlara uzanan bir düzenin kendisiymiş gibi göstermek, bütün çıkmazların nedenidir.

Dinde kolaylık konusunda şu iki ilkeyi aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. Bunlardan biri, İslâm’da insan ve hayatla çatışan hiçbir emir ve yasağın olmamasıdır. Aslında, akıl ve ilme ters olan şeyin İslâm tarafından kabul görmeyeceği bizzat İslâm’ın direktifidir.[1] İkincisi; biri zorluk, diğeri kolaylık arz eden iki ihtimal karşısında kalındığında kolay olanı seçmenin, doğrudan doğruya İslâm’ın tavrı ve emri olmasıdır. Allah ve O’nun dinini tebliğ eden Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insana yüklememişlerdir. İslâm insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı işkenceye çeviren emir ve disiplinler içermez; böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin dışında sayar. Dini, insan için bir azap hâline getirmek dine en büyük ihânettir. İbadetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcı’ya huzur dolu bir yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki Kur’ân’da: “Dinde zorlama ve baskı yoktur[2] denilmiştir. Gerçek şudur ki; dış görünüş bakımından ne kadar mükemmel olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan bir davranış, Allah katında değer ifade etmemektedir.

İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi insanın kendi kendini baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkar. Bu noktada Kur’ân Hz. Peygamber’e şöyle söylemektedir: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?[3] Bir başka âyette ise şöyle denilmektedir: “Allah’ın kulları için ortaya serdiği süs ve güzelliği, hoş ve temiz rızıkları kim haram etmiştir?[4] Bu ilâhî beyanlara dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; maddî ve mânevî bütün zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dairesinde vardır. Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram alanına çıkıp, orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine göre fıtrattan sapmış ve yaratılış ahengi bozulmuş benliklerdir. Şu bir gerçektir ki; göz ve gönüllerini bütün güzelliklere kapatanların ve ilâhî kolaylığa uzak olanların  “din” adı altında ortaya sürdüklerini “İslâm” diye kabul ettirmeye çalışmaları onları iki talihsiz gelişmeyle karşı karşıya getirecek; ya insanların dini, hayata zıt bir kurum gibi görüp ondan kaçmalarına ya da dinin hayatla çatışan yönlerini düzeltmek için “reform” yapma çabalarına şahit olacaklardır. Oysa ne fıtrat dini hayat ve insanla çatışır ne de vahiy eliyle düzenlenen alanlarda reformdan söz etmeye gerek vardır. Fıtrat dini hayat ve insan gerçeğiyle ters düşmediği içindir ki “reform” sözünün İslâm’da hiçbir olumlu anlamı yoktur.

Biri zorluk, diğeri ise kolaylık ifade eden iki seçenekle karşılaşıldığında kolay olanının seçilmesi “ahlâkı Kur’ân olan” Hz. Peygamber’in de bir prensibidir. Bu noktada yakınlarında bulunanlar şunu söylemişlerdir: “Hz. Peygamber, biri daha zor, öteki daha kolay iki seçenekle karşılaştığında mutlaka kolay olanı seçerdi.” Allah’ın koyduğu ölçülere el sürülemez. Bunlar evrenin kanunlarıdır. Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm dışına çıkarır. Fakat bir konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa başka bir deyimle konu “mübahlar” dairesine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek vahyin ve Hz. Peygamber’in tavrı ve emridir. Bu incelik bir hadiste şöyle dile getirilmiştir: “Müjdeleyin nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın zorlaştırmayın.

Zoru seçmek bir ifrattır. Her ifrat ise bir tefrit getirir. Bu nedenledir ki Hz. Peygamber, Allah tarafından konmuş emir ve yasakları “az” bularak bunlara ilaveler yapmaya kalkanları kınamıştır. Esasen böyle bir tutum, dinin tek koyucusu olan Allah’a noksanlık izafe etmek anlamına gelebilir ve insanı şirke düşürebilir. Öte yandan böyle bir tutum, Allah’a güvenmekten çok kendi nefsine yaslanmayı ve bu da insanın şuuraltında bir bozukluğun varlığını gösterir. Bu tip davranışlarla, kitle içinde sivrilmek isteyenlerin Hz. Peygamber’den asla itibar görmemeleri bunun en çarpıcı delilidir.

Dinde kolaylık konusunda dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da “azimet” ile “ruhsat” arasındaki dengenin korunmasıdır. Azimet, Allah’ın yapılmasını emrettiği veya yasakladığı konularda tam bir titizlik, ısrar ve kararlılık göstermektir. Ruhsat ise zorunlu durumlarda bu emir ve yasakları tam/mükemmel bir şekilde yerine getirmek mümkün olmadığında seçilen/kullanılan tercihlerdir. Elbette zorluğu ve azimeti seçmek, kişinin dinî duyarlılığı konusunda –kendisi için– bir üstünlük/fazilet sayılabilir. Ama bu özel bir alandır. Başka bir ifade ile varlığı kabul ve ilan edilen hakkın, sahibi tarafından kullanılmaması ahlâkî bir fedakârlık olarak övülebilir. Üstelik böyle bir tutum/tarz sahibine maddî ve mânevî değerler de kazandırır. Fakat İslâm’ın genel tavrı ve insana tanıdığı hak kolay olanı tercihtir. Çünkü din bütün insanlığa ışık tutar ve daima geneli dikkate alarak kurallar koyar. Şu durumda dinin bu özel/dikey azimet alanını genelleştirerek, yataya yayarak bu istisnaları hayatı zora sokan ilkelere/kurallara dönüştürmek farkında olmadan bir zulme kapı açmaktır. Bu nedenle ifade etmeliyiz ki; ideal bir ilmihal kitabı, içinde azimet ile ruhsat arasındaki tüm seçenekleri gösteren ve sonra bunun tercihini kişinin –kendi nefsinin bir fakîhi olarak– seçimine bırakan bir içerik taşımalıdır. Kısaca; bir hak ve yetki önce teslim edilir, sonra bu haktan feragat için sahibine davet yöneltilir. O da, bu davete uyar veya uymaz. Hak sahibini hakkından vazgeçirmeye zorlamak dinin görevi değildir.

Din, insana/hayata güç yetirilmeyecek yükümlülük koymaz. Başka bir ifade ile dinde, güç yetirilmeyecek yükümlülük yoktur. Bu ilke Kur’ân’da şöyle verilir: “Allah, hiçbir benliğe gücünün yeteceğinden daha azını yüklemenin dışında bir teklifte bulunmaz.[5] Âyette yer alan “gücünün yeteceğinden daha azı” ifadesi çok dikkat çekicidir. Anlaşılıyor ki; Allah, insana gücünün yeteceğini bile yüklemiyor, onun daha altında bir yükümlülük getiriyor. İşte bu Allah’ın esas aldığı rahmet ve kolaylığın egemen ilkesidir: “Allah size hafiflik getirmek istiyor. Çünkü insan çok zayıf yaratılmıştır.[6] Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır: “Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.[7]

Kolaylık konusunda sağlıklı anlaşılmayan bir kavram da “takva” kavramıdır. Takva, Allah’ın emirlerini yerine getirmede insanın sorumluluk bilinci ve dindarlık ölçüsüdür. Kur’ân bu kavramı verirken: “Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır[8] demektedir. Görülüyor ki, “takva” insan ile insan arasında değil Allah ile insan arasında bir ölçü/değerdir ve üstünlük vesilesidir. Bu kavramı insanlar arasındaki ilişkilerde, kamusal alanda dayatmaya ve sergilemeye kalkmak Kur’ân’ın kolaylık prensibine ters düşmektedir. İnsan ile insan arasında eğer üstünlük ölçüsü aranacaksa bunların “liyakat, adalet ve gayret” olması gerektiği akıldan çıkarılmamalıdır.

Aslında “takva”, içinde kolaylığı taşıyan bir ilâhî armağandır. Bu gerçeklik Kur’ân’da şöyle dile getirilir: “Allah, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyan herkese, buyruklarına uymayı kolaylaştırır.[9] Bunun bir anlamı, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan kişinin, Allah’ın her türlü emrine kalp huzuruyla, kolaylıkla teslim olmasıdır. Bir başka anlamı ise takva sahibi kişi ve toplumlara hayatın kolaylaştırıldığıdır. Buna kolaylığın kolaylaştırılması da denir. Anlaşılıyor ki; kolayı sevip aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak gereklidir. Dinin gelişi veya ilâhî emir ve yasakların gönderiliş amaçları/hikmetleri üç ana başlıkta toplanmıştır: Birincisi, bir yararın elde edilmesi, ikincisi bir zararın önlenmesi, üçüncüsü de bir zorluğun hafifletilmesidir.

Özet olarak ifade etmek gerekirse; yeni din dilinin yükümlülük getirici teklifi, “tehdit” değil “kolaylık” üzerine olmalıdır. İnsanın hür irâdesini ve içten sevip benimsemesini teşvik etmelidir. Kolaylığı göz ardı edip gücü aşan yükümlülük, fıtrata, Allah’ın irâdesine ve kanunlarına terstir. Ancak şunu da ilave etmek gerekir ki; kolaylık ve müsâmaha, batı kaynaklı bir paradigma olan ve “olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme hâline işaret eden” hoşgörü ile aynı anlama gelmemektedir. Hoşgörü belki “kişisel haklar” söz konusu olduğunda “sabır, af, ihsân” gibi ahlâkî davranışlarla örtüşebilir ama eğer haklar toplumsal ise ve doğrudan doğruya İslâm’ı ilgilendiriyorsa o zaman bir müslümanın davranış biçimi tümüyle başka bir ilâhî norma tâbi olur. Çünkü müslümanın görülen bir kötülüğü eliyle değiştirmesi, buna gücü yetmiyorsa diliyle o kötülüğü men etmesi, buna da güç yetiremiyorsa en azından o kötülüğü gönlüyle reddetmesi Hz. Peygamber’in bir tavrı ve tarzıdır. Kısaca, dinde kolaylık ve koşullardan gelen bir müsâmaha vardır ama başıboşluğa ve vurdumduymazlığa yol açacak bir “hoşgörü” yoktur.

NECMETTİN ŞAHİNLER

MİRATHABER.COM -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

[1] Bakara/185.

[2] Bakara/256.

[3] Tahrîm/1.

[4] A’râf/32.

[5] Bakara/286: “Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ.

[6] Nisâ/28.

[7] Mâide/6.

[8] Hucurât/13.

[9] Talâk/4: “Ve men yettekıllâhe yec’al lehû min emrihî yüsran.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.