
Yüce Allah’ın son ilahi mesajı olan Kur’an-ı Kerim, beşeriyetin tamamı için bir anlam ve yol haritasıdır, bu haritayı hayata tabik eden ve doğru anlamını açıklayan peygamberlerdir. Kur’an son ilahi mesaj, Hz. Muhammed (s.a.) de son ilahi elçidir (Nebi ve Resul). İnsanlar, anlamına vukufiyet sağlamadan okuduklarında Kur’an’dan gerektiği kadar istifade etmezler, elbette Kur’an dinlemek ve yüzünden okumak sevaptır, bunun yanında anlayarak, üzerinde tefekkür ederek okuyup anlamaya çalışmak belki daha çok sevaptır.
Tarih boyunca olduğu gibi bugün de beşeriyetin içine düştüğü en büyük dalalet, insanların soylarıyla soplarıyla övünmeleri, kendilerini üst bir mertebede yaratılmış ayrıcalıklı soy görüp, diğerlerini küçümsemeleridir. Üstünlük iddiası ve duygusu insanları büyük zulüm ve haksızlıklara, şen’i cinayet ve barbarlıklara sevkeder. Bunun zamanımızdaki somut örneği, “seçilmiş halk” iddiasına sahip İsrail’in mazlum Gazze halkına karşı işlediği soykırım oldu.
Şanı yüce Allah, bunu yasaklamaktadır:
“Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar;” (49/Hucurat, 11.)
Bütün milliyetçilikler, diğerlerini küçük görme, onlara üstünlük taslama ideolojisi üzerinde inşa edilirler. Bunun bir hakikat değeri olmasa da, duygusal olarak tahrik edici özelliği olduğundan, çoğu zaman kitleleri motive edebilmektedir. İnsanların zürriyetlerinin devamı için Allah’tan talepte bulunmaları, dua etmeleri fıtri bir temayüldür. Eğer bu fıtri temayül olmasaydı neslin devamı mümkün olmazdı. Diğerlerinden farklı olarak mü’minlerin dua ile “kurrata a’yun” vasfına sahip çocuklar veya zürriyetler talip etmeleridir.
“Ve onlar: “Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl,” diyenlerdir. İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar. Orada ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir konaklama yeridir.” (25/Furkan, 74-76.)
Zürriyet soy, neslin devamını sağlayan salih veya saliha bir eş, çocuklar ve torunları içine alır; zürriyet kız olsun erkek olsun, farketmez. Yerküresi üzerinde insan neslinin devamı için bu gereklidir. Müslümanlar soylarıyla salt soy olması hasebiyle övünmez, bu ırkçılık veya şovenizm olur. Biz de bizden önceki atalarımızın devam eden nesliyiz. Buraya kadar bir problem yok. Lakin geçmişteki atalarla da soyumuz onlardan geldiği için övünmeyiz. Kan ve akrabalık bağı bir gerçek olmakla beraber sınırı vardır. Sınır takva ölçüsü yani Allah’a sadakat, emirlerine ve nehiylerine tam riayet ve gösterdiği istikamette yaşama azmini ve hassasiyetini göstermektir.
Vaz’edilen prensip şudur ki, hiçbir akraba-hısım, yakın dost, soydaş, hemşehri, partili veya başka gruptan biri için Allah’ın koyduğu hudutlar çiğnenemez. Farz-ı muhal atalarımız, babalarımız vaz’edilen sınırlar içinde yaşamışlarsa onlarla övünür, sınırların dışına çıkmışlarsa onları boş yere temize çıkarmaya çalışmaz, suç ve günahlarına sahip çıkmayız. Soyumuzdan gelecekte olacak nesiller için de tutumumuz aynıdır.
Çocuklarımız ve torunlarımız bizim göz aydınlığımızdır, bizi tarihte devam ettirirler ancak onlara yüksek bir değer biçmemiz için onların sadece soylarımızdan olmaları yetmez, imen ve salih amel desteğinde takva üzere yaşamaları şartı aranır. Allah katında takvadan daha yüksek bir değer yoktur (49/Hucurat, 13). Yoksa bir peygamber olarak babasının sözünü dinlemediği için Nuh aleyhisselâmın oğlu “Onun ailesinden sayılmamış”tır (11/Hud, 46). Hz. Peygamber (s.a.) kızı Fatıma için “Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış, ben dahi seni kurtaramam” (Buhari, Vesaya, 11; Müslim, İman, 348) uyarısında bulunmuştur. Demek oluyor ki ırk ve kan bağı birinci derecede önemli değildir, “din kardeşliği ve takva” her türlü biyolojik (etnik, ırki, kavmi, bölgesel) bağ ve aidiyetin üstündedir. Çocuk ve torunlarımızın fiziksel bakımdan güçlü, erkeklerinin yakışıklı, kızlarının güzel veya sosyal statü ve iktisadi gelir düzeylerinin yüksek olması asli kriter değildir. Asıl kriter takvadır, soylarımızdan gelenlerin takva sahibi olmaları; riyasız, hasbi ahlaki hayat yaşamaları için dua etmeli, bunun için de gayret göstermeliyiz.
İnsanın soyundan takva sahibi salih çocuklar istemesi meşrudur, bu Hz. İbrahim’in duasıdır. Soy-sop davası gütmesi, bundan ırkçılık, üstünlük ve tahakküm payesi çıkarması yasaktır. Efendimiz’in Veda Hutbesi’nde bildirdiği üzere “Bütün insanlar Âdem ve Havva’nın çocuklarıdır, Âdem de topraktan yaratılmıştır.” (Ahmet ibn-i Hanbel, Müsned, 5, 411.)
Önderlik istemek de meşrudur. Ancak bunun da meşruiyet çerçevesi takva yani Allah’ın emir ve nehiylerinden sakınıp korkma esasına göredir. Hırs ve ihtirasla insanları yönetmek isteyenler, bunu kendi şahsi, zümrevi ve sınıfsal çıkarları adına bu talepte bulunurlar. Ayette zikri geçen “önderlik (imamet)” peygamber yolunu takip etmektir ki, bunun somut tezahürlerinden biri ilim ve takva ile donatılmış alimler, kanaat önderleri içinde yer almaktır. Bunların asli görevleri yönetimin ve yöneticilerin İlahi Hukuk’a göre karar ve icraatlardan bulunmaları, adaleti tesis etmeleri; mu’ruf olanı emredip münker olanı yasaklamalarıdır. Çünkü bu profilde olanlar peygamberlerin davasını devam ettirirler, onların takva sahiplerine yol göstermesi, topluma önderlik etmesi asli görevleri arasında yer alır.
Bu bilinçte olup hayatını Sırat-ı müstakim üzere sürdürenlerin ahirette kendilerini bekleyen ödül cennet olacaktır. Oraya girişlerinde selamla karşılanacaklardır. Selamla karşılananlar artık esenlik ve güvenlik içindedirler, korkmalarına, üzülmelerine gerek yok. Bu dünyada işledikleri amelleri dolayısıyla bahtı güzel insanlar, güzel yerlerde ağırlanacak, ebedi olarak orada kalacaklardır.
ALİ BULAÇ
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-