
Yaratılışın sahnesine baktığımızda, muazzam bir güç dengesi ve bitmeyen bir rekabet görüyoruz. Allah’ın var ettiği her canlı, fıtratına yerleştirilmiş bir yaşam içgüdüsüyle hareket eder; varlığını sürdürmek, türünü korumak ister. Bu döngüde, insan özel bir konuma sahiptir. Diğer tüm varlıklar karşısında ve kendi cinsine nazaran üstünlük kurabilmek için bize bahşedilen akıl, zekâ ve irade denilen yaratıcı tarafından fıtratımıza yerleştirilen araçları kullanırız. Bu üstünlük, bir hediye olduğu kadar, aynı zamanda en büyük sınavımızın da merkezidir.
Üstünlük, bir kerelik elde edilen statik bir durum değildir. Dinamiktir. Daimi güncelleme ister Tıpkı modern bir yazılım gibi, sürekli olarak güncellenmeyi ve geliştirilmeyi gerektirir. Çevrenizdeki güç dinamiklerinden haberdar olmak, yeteneklerinizi onların fevkinde yenilemek ve güçlendirmek zorundasınız. Bu, sadece fiziki bir güç mücadelesi değil; bilgiye, ahlaka, iradeye ve teknolojiye hükmetme yarışıdır. Hayatta kalmak ve söz sahibi olmak isteyen her birey, her toplum, bu dinamik sürece ayak uydurmak zorundadır. Aksi takdirde, eninde sonunda geriler, gücü başkasına devretmek zorunda kalır.
İşte bu noktada, Yaratıcımıza karşı olan sorumluluğumuz devreye girer. Elimizde tuttuğumuz o büyük güç –ister bir makam, ister zenginlik, ister bilgi gücü olsun– hayatın doğal akışını bozmak için değil, ihya etmek için verilmiştir.
Bir Müslüman, üstünlüğünü kurarken ve korurken, onu sadece kişisel çıkar için kullanamaz. Gücün yegâne kullanım kılavuzunun hak, hakikat ve adalet olduğu bilinciyle yaşamak zorundadır.
Gücünü hakkaniyetten saparak zulme dönüştüren, hakikati eğip bükerek kendi hegemonyasını kurmaya çalışan ve gücün sarhoşluğuyla adaletten zerre kadar ayrılan kişi,ne kadar zeki, ne kadar güçlü olursa olsun, Yaratanına karşı olan en temel sözleşmeyi çiğnemiş olur. Bu, sadece dünyevi bir kayıp değil, asıl ve büyük olan manevi bir yıkımdır.
Sadece güce sahip olmak yetmez; o gücü doğru kullanmak, insanın takva sahibi olmasının temel şartıdır. Takva, sadece ibadetlerdeki titizlik değil, esasen gücü kullanma ahlakıdır.
Bir insan ancak bu ahlakı benimseyip, sahip olduğu her türlü nimeti (aklı, zekâyı, iradeyi ve gücü) hak ve adalet yolunda kullandığında, dünyadaki bu kısa sınavı başarıyla tamamlar. O zaman, ölüm sonrasında vaat edilen o Melakût aleminin onurlu bir üyesi olmayı hak eder. Zira o âleme kabul edilecek olan, en çok kazanan değil, en doğru kullanan olacaktır.
Güç, bir silahtır. Onu ne yöne çevireceğimiz, insan olmanın ve iman etmenin asıl meselesidir.
Bu çerçevede modern dünyada güç sahipleri, bu ilahi sorumluluğu ne ölçüde yerine getirebildiği hususunu da gelecek yazımızda irdeleyelim.
İnşallah.
Fehmi YAĞLI
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
İnsanın sahip olduğu gücü hakkıyla kullanma melekesini kazanabilmek,ibadet ve kulluktaki
takvayı en güzel anlamak ve Ahlaki Kuran’a ve Resulun tasvirine uygun tak;aya ulaşmakla mümkündür.
İlahi emirlere , Ahlaki Kur’an’a uygun olmayan vicdan ve takva asla adelet mefhumu ile melekelenmeyi sonuçlandırmaz.
Bilakis “insanlık ,evrensel değerler”, hikayelerini şeytani bir şekilde kullanma kabileyeti doğurur.
Ve bazan garı imanı İZM lere uygun hegomonya ve zulmü , adalet ve hak zanneder insan
Zulmeder lakin insanlığa hizmet ettiğini söyler ve zanneder.
Teşekkürler Üstad .istifade ediyorum.Kalemine sağlık.
Selam ve dua eder; selamet diler dua beklerim