
Yüzyılın en trajik insanlık dramlarından biri olarak tarihe geçen Gazze savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda küresel diplomasinin iflasının ve insan hakları söyleminin çöküşünün açık bir göstergesi olmuştur. Batı’nın çifte standardı, uluslararası kuruluşların sessizliği ve İslam dünyasının parçalanmışlığı, bu acı tabloyu daha da derinleştirmiştir.
Gazze, uzun yıllardır abluka ve ambargo altında yaşayan bir halkın yaşadığı coğrafyadır. 2006 yılından bu yana uygulanan abluka, temel insani ihtiyaçlara erişimi dahi engellemekte, gıda, ilaç, temiz su ve elektrik gibi yaşamsal kaynakları kısıtlamaktadır. İsrail’in hava, kara ve denizden yürüttüğü kuşatma, uluslararası insan hakları sözleşmelerine aykırı olmasına rağmen sistematik olarak devam etmektedir.
Uluslararası hukuk ve diplomasi, Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumlar aracılığıyla insan haklarını korumakla yükümlüdür. Ancak Gazze söz konusu olduğunda bu kurumlar ya işlevsiz kalmakta ya da taraflı davranmaktadır. Aynı Batı, Ukrayna’daki sivil kayıplara karşı yüksek sesle tepki verirken, Gazze’deki binlerce sivilin ölümü karşısında sessiz kalmakta veya “meşru müdafaa” söylemine sığınmaktadır.
Gazze’de çocuklar, kadınlar ve yaşlılar hedef alınırken; hastaneler, okullar ve camiler bombalanırken; hiçbir uluslararası mekanizma bu suçları durduramamıştır. Bu durum, insan haklarının evrenselliği ilkesini tartışmalı hale getirmiştir. İnsan hakları, artık siyasi çıkarların gölgesinde şekillenen bir söylem haline gelmiştir.
İslam, insan hayatını “bütün insanlığı kurtarmak” ile eş değer görür: “Kim bir canı haksız yere öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.” (Maide, 5/32). Müslümanlar, zulme karşı ses çıkarmakla ve mazlumu korumakla yükümlüdürler. Peygamberimiz (s.a.v.), “Zulme karşı susan dilsiz şeytandır” buyurarak bu konuda tavrımızın ne olması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.
Gazze’de yaşananlar, sadece Filistin halkının değil, tüm insanlığın ortak vicdan sınavıdır. Diplomatik çözüm, ancak adalet temelli yeni bir uluslararası sistemle mümkün olabilir. Bu sistemin temelinde Kur’an’ın öngördüğü evrensel değerler, adalet, merhamet ve insan onuruna saygı yer almalıdır. Müslüman ülkeler, mezhep ve çıkar farklılıklarını bir kenara bırakmalı, ümmet bilinciyle hareket etmelidir.
Gazze savaşı, sadece modern çağın en vahşi askeri saldırılarından biri olmakla kalmamış; aynı zamanda insan hakları söyleminin, diplomatik değerlerin ve evrensel hukukun ciddi şekilde iflas ettiğini gözler önüne sermiştir. Bu süreçte yaşananlar, Batı’nın insan hakları konusundaki tutarsızlığını ve çifte standardını acı biçimde ifşa etmiştir. Uluslararası toplumun, özellikle Batılı devletlerin ve kurumların, “meşru müdafaa” adı altında sistematik bir soykırıma göz yumması, aslında insan haklarının siyasi çıkarlar uğruna nasıl araçsallaştırıldığını net biçimde göstermektedir.
İnsan hakları evrensel olmaktan çıkmış, güçlünün haklarını koruyan seçici bir kavram haline gelmiştir. Bu durum sadece Gazze özelinde değil, tüm dünya için tehlikeli bir örnek teşkil etmektedir. Çünkü eğer bir coğrafyada insan hayatı değersizleşirse, bu, başka yerlerde de benzer hak ihlallerinin meşrulaştırılmasına kapı aralar. Gazze’de bir çocuğun cansız bedeni, yalnızca Filistin’in değil, tüm insanlığın suskun vicdanını temsil etmektedir.
Bu büyük ahlaki ve insani çöküş karşısında, sadece diplomatik veya politik çözümler değil, aynı zamanda değer temelli, köklü bir ahlak ve adalet anlayışına ihtiyaç vardır. İslam medeniyeti, asırlardır zulme karşı durmayı, mazlumun yanında yer almayı, adaleti yeryüzüne hâkim kılmayı ilke edinmiş bir diriliş ruhu taşır. Bu ruh, bugün yeniden inşa edilmek zorundadır. Kur’an’ın şu çağrısı, Müslümanlar ve tüm insanlık için bir uyanış vesilesi olmalıdır: “Zulme rıza, zulümdür.” (Bakara, 2/279).
Bugün Müslümanların görevi sadece Gazze için dua etmek değil, adaletin tesisi için mücadele etmektir. Bu, hem siyasal bilinçle hareket etmeyi hem de ümmet bilincini yeniden diriltmeyi gerektirir. İslam dünyası, parçalanmışlığını aşmalı, batının söylemine mahkûm olmaktan kurtulmalı, kendi özgün medeniyet perspektifini yeniden inşa etmelidir. Çünkü Gazze’nin kurtuluşu, sadece askeri bir zafer değil; ahlaki, fikri ve medeniyet tasavvuru açısından da bir dirilişi zorunlu kılar.
Sonuç olarak Gazze, bugün sadece bir toprak değil; vicdanın, merhametin ve insanlığın test edildiği kutsal bir imtihan sahasıdır. Bu imtihan, zalimlerin zulmüyle değil, mazlumların onurlu direnişiyle hatırlanacaktır. Tarih, susanları değil; direnenleri, adalet için ayağa kalkanları yazacaktır. Ve hakikatin tanığı olan her kalp, Gazze’nin çığlığını unutmayacaktır.
İSLAM BAŞARAN
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-