
Bugün Ortadoğu’da esen fırtınaları, sadece kimin kaç füzesi olduğu veya hangi ittifakın ne kadar bütçesi bulunduğu üzerinden okumak büyük bir yanılgıdır. Elimizdeki teknik veriler ışığında baktığımızda; İran’ın konvansiyonel bir savaşta ABD-İsrail şer ittifakını askeri olarak tamamen yok etmesi, bugünün maddi şartlarında Rahmetli Erbakan’ın sağlığında yüzlerine karşı ifade ettiği gibi mümkün gözükmemektedir. Ancak önemli olan, İran’ın küresel müstekbirlerin kurduğu küresel zulüm nizamının zihinlerde ve sahada sarsılmasıdır.
İran’ın sergilediği karşı koyma iradesi ve başta Rehber Ali Hamaney olmak üzere sergilenen o sarsılmaz mukavemet hattı, gücünü laboratuvarlardan değil, doğrudan doğruya iman ve inanç kaynağından almaktadır. Bu dirayet, Batı’nın kutsadığı o kapitalist-emperyalist nizamı, tıpkı geçmişteki Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi, bir iç çürümeye ve nihayetinde dağılmaya zorlayacak potansiyeli içinde barındırmaktadır.
Dünyayı bir “pazar”, insanı ise “tüketici” gören bu kokuşmuş nizam; karşısında geri adım atmayan, ölümü öldürmüş bir inanç duvarı bulduğunda, kendi mekanik dişlileri arasında yok olup gidecektir. İran’ın bu noktadaki duruşu, küresel nizamın sonunu hazırlayacak olan o “domino etkisinin” ilk taşı olabilir.
Fakat görmemiz gereken bir diğer “acı hakikat” daha var: İstihbarat zafiyeti. İran’ın dışarıya karşı gösterdiği bu şanlı mukavemetin en büyük yumuşak karnı, devletin kendi iç bünyesidir. MOSSAD ve CIA gibi şer odaklarının İran devlet mekanizması içerisinde bu denli etkin bir işlerliğe sahip olmaları, sadece bir “güvenlik açığı” değil, tam manasıyla bir vahamet göstergesidir.
Bir devletin birinci derece üst düzey yetkililerinin, stratejik isimlerinin ve beyin takımının bu kadar kolay hedef seçilebilmesi; bürokratik ve askeri yapının dış ajanlar tarafından adeta “teslim alındığı” şüphesini kuvvetlendiriyor. Eğer bir kale içeriden fetholunuyorsa, surların dışındaki o heybetli duruş bir süre sonra sadece bir görüntüden ibaret kalacaktır.
Dışarıda küresel nizamı sallayan iman, içerisinde politikalarını ajanların etkisinde yürüten devlet yapısını temizleyemediği sürece, mukavemetin gövdesi ağır yaralar alacağı çok açıktır. Halkı da bu doğrultuda çok büyük sıkıntılarla karşılaşacağı kaçınılmaz olacaktır.
İran devletinin iç bünyesine sızmış Siyonist istihbarat politikalarının etkisinin baskın gelmesinden olmalı ki; Erdoğan iktidarının tüm uğraşılarına rağmen bu yapı İran’ı zamansız bir savaşın içerisine sürüklemiştir. Öyle görünüyor ki ABD eliyle bu savaşı başlatan küresel odakla İran’ı savaşın içerisine sürükleyen odak arasında bir benzerlik olduğu aşikardır.
Erdoğan’ın yıllardır Ortadoğu coğrafyasında başta İran olmak üzere İslam Ülkelerinin küresel arenada birlikte politika geliştirmeleri yönünde verdiği uğraşılara rağmen Erdoğan iktidarına mesafeli durmuş kendi mezhepsel ağırlıklı politikalarının peşinde bölgede mezhep çatışmalarıyla yıllar heba edilerek Siyonizm’in oyununa gelmiştir. Türkiye’nin laik yapısından dolayı olsa gerek Recep Tayyip Erdoğan‘a güvenmeyen İran kendi içinde MOSSAD ve CIA ajanlarına teslim olmuş haberleri yok!
İran’ın bu savaşta üstünlük sağlayacağı ve ABD İsrail ittifakını yenip yok edeceğinin mümkün olmadığı tüm veriler ışığı altında gözlenmektedir. Ancak İran karşı koyma cesareti ve dirayeti, başta rehberleri Ali Hamaney olmak üzere iman ve inançlarından kaynaklı mukavemetleri ABD nin kendi düzeninde ki emperyalist kapitalist nizamlarının yıkılmasına ve geçmişte ki Sovyetler Birliği gibi dağılmasına sebep olması duamızdır.
Başta İran dini lideri Ali Hamaney olmak üzere tüm üst düzey idarecilerinin şehit edilmelerinden birinci derecede sorumlusu İran Devrim Muhafızları kurumsal yapısıdır.
Düşman, gücü nispetinde İran’a karşı kendince gereğini yaptı. Devrim muhafızlarının Rahmetli Humeyni’den sonra ki süreçte politikalarının tek amaçları, sadece İran halkı ve yakın bölge halkına karşı kendi kurumsal kimliğini koruma, güçlendirme ve gönüllü-gönülsüz taraftar toplama politikalarından başka bir şey değildi! Aynen bizdeki Erdoğan öncesi Kemalist zihniyetli komuta kademesindekiler gibi, devlet otoritesini, katı ideolojik yapılarını muhafaza etmek ve halka dayatmaktan başka bir işleri olmadı. Sadece sloganları farklıydı. Kardeş kanı bile dökmekten çekinmediler.
Yıllarca “Büyük şeytan” diye propaganda yaptıkları Amerika’ya karşı İslam Ülkeleri’nin birliğini ve beraberliğini sağlama yönünde katkısı maalesef yeterince olmadı. Rahmetli Erbakan’ın mücadelesini de Erdoğan’ın iktidarını da gerektiği gibi yeterince değerlendiremedikleri gibi küçümsediler. Yaşanan gelişmelerden anlaşılmaktadır ki bu durum iç bünyelerine çöreklenen Siyonist ajanlarının oluşturduğu ortamın sonucu olduğu sırıtmaktadır.
Sonuç olarak; İran’ın sergilediği bu inanç kaynaklı pozisyonu, küresel kapitalist düzeni sarsmaya yetecek bir enerji üretmektedir. Ancak bu enerjinin boşa gitmemesi, devletin kendi iç bünyesindeki sızıntıları, o “modern münafıklık” yapıların temizlenmesine bağlıdır.