
İnsanlık tarihinin en güçlü öğretmenlerinden biri de hikâyelerdir. Nitekim bir masal, bir hikaye veya bir fıkranın, çoğu zaman boş ve anlamsız sözlerden çok daha fazla bir düşünceyi zihinlerimize yerleştirdiği görülüyor. Bu yüzden Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si, Mevlânâ’nın Mesnevî’si ve Nasreddin Hoca fıkraları asırlardır okunmakta; bunlara da pek çok hikaye, roman ve fıkraların da eşlik ettiği bilinmektedir. Çünkü hikâyeler, soyut hakikatleri somut hale getirir. Bu nedenle “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” [1] ayetinin soyut anlamını somutlaştırmak amacıyla cehaleti anlatan hikayelerden bazılarını hatırlatmak istiyorum. Zira verilen bu örneklerden bizim de payımıza düşen bazı mesajların olduğunu düşünüyorum:
Mevlana, Mesnevî’ sinde şu hikayeyi anlatır: “Bir adam; biri İranlı, biri Arap, biri Türk, diğeri de Rum olan dört kişiye bir dirhem verir. Bunlardan İranlı, “ben bu dirhemle ‘engûr’ almak istiyorum” der; sırasıyla Arap olan ‘ineb’ ; Türk olan ‘üzüm’ ve Rum olan da ‘istafil’ istediğini söyler. Bunlardan her biri, diğerlerinin ne istediğini anlamadığı için aralarında tartışma başlar ve kavgaya tutuşurlar. Halbuki bu insanların her birinin istediği şey aynıdır. Zira Farsçada engür, Arapçada ineb, Rumcada ise istafil, üzüm anlamına gelmektedir. [2] Bu, dil bilmeme cehaletidir.
Bir İngiliz ailesi yaz tatillerini geçirmek üzere Almanya’ya gider. Bir gezinti sırasında çok güzel bir kır evi görürler ve gelecek sene tatillerini bu evde geçirmek isterler. Evin bir papaza ait olduğunu öğrenirler ve evin içini de gördükten sonra gelecek yıl için anlaşma imzalarlar. Evin hanımı, İngiltere’ye döndükten sonra birden, ziyaretleri sırasında WC’ye (tuvalete) rastlamadıklarını hatırlar ve merakını yenmek için papaza; “Sayın bayım, ben sizin evinizi kiralayan bayanım. WC’nin nerede bulunduğunu acaba bana yazabilir misiniz? Saygılarımla…” ifadesiyle bir mektup yazar.
Mektubu alan papaz, WC’nin Almanya’daki Anglican Kilisesi’nin “White Chapel” sözcüğünün baş harfleri olduğunu sanarak ayrıntılı bir mektupla cevap verir: “Sayın bayan, başvurunuzun yüce bir duyguyla ilgili olmasından dolayı memnunluk duydum. İlgilendiğiniz yerin evden 12 km uzaklıkta bulunduğunu bildirmeyi şeref sayıyorum. Oraya sık sık giden birisi olarak bunun biraz zorlukla yapılabileceğini bildirmek istiyorum. Sık sık gitme durumunda, isteyenler yemeğini de beraberinde götürebilirler. Oraya bisikletle, araba ile ya da yürüyerek gidilebilir. Ancak oturacak bir yer bulabilmek ve başkalarını rahatsız etmemek için biraz erken gitmekte yarar vardır….Verdiğim bilgilerin açık ve yeterli olduğu düşüncesiyle ve bu kadar önem verdiğiniz yerde sık sık buluşabilmek umuduyla en içten saygılarımı sunarım.” [3] Bu da anlama cehaletidir.
Haziran 1503. Kristof Kolomb, gemilerin zorunlu tamiratı için Jamaika’ya uğrar. Oradaki yerliler tamirata yardımcı olur, gemi tayfasına yiyecek içecek verir. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen tamirat bitmez. Üstelik gemi tayfası, yerlilerin yiyeceklerini yağmalamaya başlamıştır… Bu duruma kızan yerliler, yardımı ve yiyeceği keser. Çaresiz durumdaki Kolomb, o dönemlerde gemilerde bulunan ve yıldız pozisyonlarını da içeren takvimi karıştırırken, ertesi gün Ay tutulması olduğunu öğrenir. Aklına parlak bir fikir gelir ve hemen yerlilerin şefine gider… Şefe, Tanrı ile haberleştiğini ve Tanrı’nın yardımın kesilmesine çok kızdığını, bu kızgınlığını da Ay’ı kan kırmızıya çevirerek göstereceğini söyler.
Ertesi gün akşam Ay tutulması başlar ve Ay’ın rengi tutulmadan dolayı kızıla döner. Kolomb’un oğlu, o anı günlüğüne şöyle yazmış: “İnleme ve feryatlarla birlikte, her yerden gemilere doğru geldiler, yiyecek ve içecekler getirdiler, Tanrı’ya onları affetmesini söylemesi için amirale yalvardılar.” Kolomb kum saatine bakar, 48 dakika süren tutulma bitmek üzeredir. Onlara Tanrı’nın kendilerini affettiğini ve Ay’ı birazdan normal rengine çevireceğini söyler. Tutulma biter, Tanrı tarafından affedildiğine inanan yerliler, mutludur. Tabii evrenin işleyişini bilen Kolomb da mutludur. Bunun üzerine seyir defterine “Cehalet, her zaman köleliği getirir” diye yazar. [4]
Eski Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın katiline, hâkim sorar: “Cumhurbaşkanı Sedat’ı neden öldürdün?” Katil, “Çünkü laikti..” der. Hâkim, “Laik ne anlama geliyor? Dediğinde katil, “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Mısırlı yazar Necib Mahfuz’u bıçaklamaya çalışan adama hâkim sorar, “Necib Bey’i neden bıçakladın?” Terörist bu soruya, “Çünkü ‘Cebelavi Sokağı’nın Çocukları’ adlı din karşıtı romanı yazmış” diye cevap verir. Hâkim, “Romanı okudunuz mu?” Deyince suçlu “Hayır, okumadım” der.
Mısırlı yazar Ferec Fûde’yı öldüren katile hâkim, “Ferec Fûde’yi neden öldürdün? Katil “Çünkü imanı yoktu.” der. Hâkim merakla, “Onun imanı olmadığını nasıl anladın?” diye sorar. Terörist, “Kitaplarını okuyunca her şey anlaşılıyor.” diye cevap verir. Bunun üzerine hâkim, “Onun imansızlığının delilini hangi kitabında buldun?” deyince, katil, “Kitabın adını bilmiyorum. Hepsini okumadım.” diye itiraf eder. Hâkim şaşkın bir eda ile “Neden okumadın?” deyince katil, “Okuma yazma bilmiyorum.” der. [5] Bunlar da bilgi cehaletidir.
Hayatında hiç deniz görmemiş bir köylü, İstanbul’a gelir, Marmara denizini görür ve dehşete kapılır. Köyüne döndüğünde bu denizi anlatmak ister. “Deniz o kadar büyük, o kadar büyük ki emmimin kazanı kadar” der. Onun büyüklük ölçütü, ancak emmisinin kazanı kadardır. Bu da kültür cehaletidir.
Vakti zamanında, Hindistan İngiliz sömürgesiyken, Delhi’de zehirli kobra yılanları sorunu baş gösterir. İngiliz Koloni yönetimi, halk sağlığını korumak için pratik bir çözüm bulur. Getirilen her ölü kobra için para ödülü verilecektir. Plan kâğıt üzerinde kusursuzdur. Zamanla getirilen ölü kobra sayısı hızla artar. Yönetim bundan son derece memnundur. Ne var ki insanlar daha fazla para ödülü almak için sadece kobra avlamakla kalmaz, ayrıca onları evde yetiştirmeye de başlarlar. Bunun için aileler arasında çeşitli iş birlikleri oluşturulur, hatta kobra çiftlikleri kurulur. Bunu gören yönetim hemen ödülü kaldırır. Bunun üzerine ödül alamayan ahali, yetiştirdikleri kobraları şehrin dört bir yanına salar ve sorun başlangıçtakinden daha büyük hâle gelir. Bu olay, literatüre “Kobra Etkisi” olarak geçer”. [6] Bu da tecrübe ve vizyonsuzluk cehaletidir.
Reşat Nuri Güntekin anlatıyor: “Ömer (Seyfettin), mekteplerden birinde edebiyat muallimiydi. Merhumu yakından tanımış olanlar pek iyi bilirler; bazen bir şeyi diline dolar, günlerce onu tekrar ederdi. O zaman da bir şey tutturmuştu: “İlim başka, irfan başka… Ârif başka, âlim başka” diyordu. Derin bilgisi ve çok okumasıyla şöhret almış bir muallim arkadaş bir gün Ömer’e takılmak istedi: “Ömer Bey, ilim başka, irfan başka, diyorsunuz, ben buna pek akıl erdiremiyorum. Lütfedin de bunu bana bir anlatın!” dedi. Ömer: “Başkadır cancağızım, dedi, kızmazsanız bir misalle anlatayım. Meselâ siz çok okumuşsunuz, âlimsiniz, fakat ârif değilsiniz. Bizim ser hademe okumamıştır. Binaenaleyh âlim değildir, fakat âriftir.” Muallim arkadaş biraz bozuldu. Fakat Ömer darılacak bir insan olmadığı için renk vermedi; herkesle beraber güldü, geçti.
Sekiz, on gün kadar sonraydı. Ömer, bir gün muallimler odasına sevinçli bir havadisle geldi: “Müjde, diyordu. Avusturya’dan iki yüz vagon şeker geliyormuş… Şeker, dehşetli ucuzlayacak.” Ömer, sık sık İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisine gidip geldiği için diğer bazı arkadaşlarla beraber âlim dediğimiz arkadaş da havadise inandı ve memnuniyet gösterdi. Bir, iki dakika sonra odaya giren ser hademeye Ömer, aynı havadisi tekrar etti. Fakat o, pek seviniyor gibi görünmedi, terbiyeli bir tavırla: “İnanma beyim; yem borusudur bu. Avusturya şekeri bulsa kendisi yer!” dedi. Ömer, çocuk gibi ellerini çırparak zıplamağa başladı. Âlim arkadaşa: “Yalan mı söylemişim cancağızım, dedi, bak siz bütün ilminize rağmen bu havadise inandınız. Fakat o, yutmadı cancağızım. Çünkü onda ilim yok amma irfan var.” [7] Bu da irfan cehaletini gösteriyor.
Bu örnekler de gösteriyor ki cehalet; bilmediğinin farkında olmamayı, anlamadan hüküm vermeyi ve bilgiyi hikmete dönüştürememeyi ifade ediyor. Zira okumayan, okuduğunu anlamayan; konuşan ama düşünmeyen, inanan ama neye ve niçin inandığını bilmeyen ve düşündüğünü değil, nasıl düşündüğünü kavrayamayan insanların, cehaletten kurtulmaları mümkün gözükmüyor. Bu nedenle Kur’an, cehaletten kurtulmak için okumayı, öğrenmeyi, aklı kullanmayı ve düşünmeyi tavsiye ediyor.
Halil bin Ahmet’in bilme konusunda şöyle dediği, nakledilir: “İnsanlar bilgi bakımından dört kısımdır. Bir adam vardır bilir, bildiğini de bilir /bilgisinin de farkındadır. İşte bu âlimdir, ona uyunuz. Bir adam vardır bilir, fakat bildiğini bilmez/bilgisinin farkında değildir. O, uykudadır, onu uyandırınız. Bir adam vardır bilmez, ama bilmediğini bilir/ cahil olduğunun farkındadır. O, bilmediğini öğrenmek ister, ona öğretmede yardımcı olunuz. Bir adam da vardır ki bilmez fakat bilmediğini de bilmez, fakat bildiğini zanneder; insanlara aslı, esası olmayan şeyleri öğretmeye kalkışır. O, şeytandır, ondan kaçınız.” [8]
Ayrıca cehaletin, cehl-i basit, bilmeyen cahiller; cehl-i mürekkep/bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen cahiller ve cehl-i mikâp de hem bilmeyen hem de bildiğini iddia eden cahiller, şeklinde tasnif edildiği de görülmektedir. Bu nedenledir ki eğitimin temel amacı, insana ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğretmek olmalıdır. Bu öğretilmediği sürece, sadece verileni ezberleyen, fakat sorgulayamayan cahil bir nesil yetişir.
Bütün bu örnekler bize gösteriyor ki cehalet, sadece bilginin yokluğu değildir; çoğu zaman anlamadan hüküm vermek, bilmeden konuşmak ve öğrenme ihtiyacı duymamaktır. İnsan bilmediğini bilir ve öğrenmeye yönelirse cehalet bir eksiklik olmaktan çıkar, bilgiye giden bir kapıyı aralar. Fakat insan bilmediğini bilmez ve bildiğini zannederse, işte o zaman cehalet tehlikeli bir hâl alır. Çünkü böylesi bir cehalet, sadece sahibini değil, içinde bulunduğu toplumu da yanıltır. Bu sebeple insanı gerçek anlamda özgürleştiren şey, yalnızca bilgi sahibi olmak değil; okuyan, düşünen, sorgulayan ve bilgiyi hikmete dönüştürebilen bir zihne sahip olmaktır. Belki de cehaletten kurtulmanın ilk şartı, insanın kendine şu soruyu sormasıdır: “Ben gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece bildiğimi mi zannediyorum?”
[1] Zümer, 39/9.
[2] Mevlânâ, Mesnevî, çev. Veled İzbudak, İstanbul, 2004, II, 263.
[3] Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesi, 21 Haziran 2009.
[4] eksisozluk.com cehalet mutluluktur.
[5] İnternet siteleri.
[6] Mehmet Fırat, Akademiyi Metriklerle Yönetmenin Bedeli: “Kobra Etkisi”; Akademik akıl Aralık 31, 2025.
[7] Reşat Nuri Güntekin, “Kahveler-II”, Anadolu Notları, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1965, 1/ 127-128.
[8] Yâkūt el-Hamevî, Muʿcemü’l-Udebâ, thk. İhsan Abbas, Beyrut: Dârü’l-Ğarbi’l-İslâmî, 1993,3/1264.
Selamlar saygılar değerli hocam,Çok güzel örneklemelerle bilmeyi, cehaleti ve taklitçili örneklemişsiniz bu kadar güzel örneklerin bir arada olması gerçekten bir imkan bir zenginlik faydalanmak isteyen kişiler için, Allah razı olsun. Rabbim ömrünüzü bereketli gayretinizi daim eylesin saygılar hürmetler diliyorum.
Gerçekten de damardan kalbe giden ve akla hitap eden bir yazı olmuş.Hocamıızı örneklerle izahta bulunduğu bu yazısı sebebiyle tebrik ediyorum.
Alim ile câhilin yoldaşlığı,
Dudu ile karganın kardeşliğine benzer.
Sümmbülüzâde vehbinin bir sözüde özet bir şifre kabilindedir.
Eyleme vaktini zâyîi,
Deme kış,yaz,oku ,yaz.
Alim ile câhilin yoldaşlığı,
Dudu ile karganın kardeşliğine benzer.
Sümmbülüzâde vehbinin bir sözüde özet bir şifre kabilindedir.
Eyleme vaktini zâyîi,
Deme kış,yaz,oku ,yaz.
Çok güzel, anlamlı bir yazı.
Teşekkür ederim hocam.
Bilgi bilinç ve hikmet üzerine ufkumuzu aydınlatan örneklerle bizi aydınlattınız.Ben Türkiye Milli eğitim sisteminde neden bilgiyi bilince bilinci hikmete dönüştüren alim arif yetiştirmede kıtlık çekiyoruz.Eğitim kapımızdan giren bir çocok öyle oluyor ki,sanki bir karalama tahtası gibi,ufku istikameti olmayan,temyiz kabiliyeti gelişmemiş bir kitle olarak çıktı alıyoruz diye kafa yormuşumdur.Sanki ilim irfsn eğli teğil ideolojik bir kitle yetiştiriyoruz.
Her ortamda zorluklara ve güçlüklere karşı dayanma kabiliyetinden yoksun,kullanılmaya müsait bir kitle ile karşı karşıya geliyoruz.Millet olmak nedir! Devlet olmak nedir!Bağımlılık nedir bağımsızlık nedir! Bunu idrak edemeyen yığınlarla karşılaşıyoruz.Hepside eğitim tezgahımızdan geçmiş insanlar.Medeniyet alt yapısı tarihin derinliklerine uzanan bir kaynağın akışında oluşan geçmişten bu güne etik değerler manzumasidir.Sanki böyle bir değerimiz,derdimiz yok.Seküler bir eğitimle deneme yanılma yöntemiyle yapboz aparatları ile havanda su döğmek gibi bir şey yapıyoruz.Bir millet niçin tarihi ile barışık yaşamaz.Niçin köklerinden koparılır.Tahkik ve tahkim varken niçin taklit peşinde siriklenir.Bizim tarihimizde utanacak bir kara leke yoktur.Fetreti yaşamada,yaşatmada ısrar etmenin bir anlamı yok.Bir millet inanç ve kültürüyle,medeniyeti ile yaşar.Taklitçi uluslar asimile olmaya mahkümdür.
Muhabbet ve saygılarımla.
Hocam, yüreğinize sağlık. Ne de güzel bir yazı olmuş. Her eğitimcinin özellikle okuması gereken bir yazı. Allah sizlere sağlık afiyetler verin.
Şu halde biz ve herkes “Ben gerçekten biliyor muyum, yoksa sadece bildiğimi mi zannediyorum?” sorusuyla kendisini denetlemeli ve hakikati görmelidir.
Hocam yazınızı zevkle okudum. Cehaletin türlü türlü görünüşünü fıkra tadında öğrenmiş olduk.
“İnsanı gerçek anlamda özgürleştiren şey, yalnızca bilgi sahibi olmak değil; okuyan, düşünen, sorgulayan ve bilgiyi hikmete dönüştürebilen bir zihne sahip olmaktır. “ diyorsunuz ya , gerçekten bilgi her yerde var önemli olan öğrenilen bilgiyi yeniden işleyip hikmete dönüştürmektir. Teşekkürler, hürmetler…
Bu güzel ibretlik kıssa ve nükteler için teşekkür ederim bazan bir kıssa veye darb i mesel sayfalar dolusu makaleden daha fazla yararlı olur.kuranimizda kasas süresi var kissalar yani. Rabbımiz onları boşuna anlatmıyor. Kaleminize gönlünüze bereket kıymetli hocam.
Cehalet ve cahilliğin çeşitlerine dair hem güldüren hem de düşündüren güzel bir yazı olmuş. Celal Hocamızın emeğine ve yüreğine sağlık. Türk toplumunda hemen hemen her yerde karşımıza çıkabilecek cehalet manzaralarını çok güzel özetleyen bir makale bu. Öyle ki hem Celal Hocanın kaleminin kudretini hem kelamının duruluğunu hem de ufkunun enginliğini çok güzel yansıtmış.
Teşhisi mükemmel koymuş en önce; “Cehalet, sadece bilginin yokluğu değildir; çoğu zaman anlamadan hüküm vermek, bilmeden konuşmak ve öğrenme ihtiyacı duymamaktır.”
Tedavi de muhteşem olmuş; “İnsan bilmediğini bilir ve öğrenmeye yönelirse cehalet bir eksiklik olmaktan çıkar, bilgiye giden bir kapıyı aralar.”
Bu yazıda asıl ufuk açıcı cümle bana göre şudur;
“İnsanı gerçek anlamda özgürleştiren şey, yalnızca bilgi sahibi olmak değil; okuyan, düşünen, sorgulayan ve bilgiyi hikmete dönüştürebilen bir zihne sahip olmaktır.”
İlminize bereket hocam. Selamlar, sevgiler…
Değerli hocam,
Yazınızı okudum.Alim,Arif ve cahil kavramları üzerine güzel bir ufuk turu yapmışsınız. Emeğinize sağlık. Her insan yaptığını doğru diye yapar. Bu kendisi açısından cahilce bir davranış değildir.Bugün o noktaya gelmiştir. Ulaştığı bu nokta onun için doğru olanıdır.Dışardan bakan için onun yaptığı cahilcedir. İnsan aklı yeni şeyler öğrendikçe farklılık gösterebiliyor. Yasak koymadan, düşünmesine ortam hazırlayarak, yeni şeyler öğrenmesine fırsat verilirse insan olgunlaşacaktır.İlim de cehaleti bu sebeple yok edecektir.
Dünya ufuk turunuz güzeldi. Selam ve saygılarımla…