
Bakın da ibret alın: Rakamlar “İmdat” diyor, siz hâlâ masal anlatıyorsunuz!
Bakın efendiler, lafı evirip çevirmenin, “dış güçler” edebiyatına sığınmanın âlemi yok. Ortada bir yangın var ve bu yangın, bizzat sizin elinizdeki istatistik kurumu TÜİK’in verileriyle tescillenmiş durumda.
2024 yılında 187 bin 343 çift “elveda” demiş. Dile kolay! Aile kurumunun tarihî bir çöküş noktası, istatistiksel olarak ulaşılan en yüksek utanç rekoru bu. O mahkeme kapılarında boynu bükük kalan 186 binden fazla evladın hesabını kime vereceksiniz?
Son yirmi yılda boşanmalar yüzde 89 artmışsa, orada “muhafazakâr devrim”den değil, ancak “toplumsal bir çözülme”den bahsedilir. Batı’nın kokuşmuş aile yapısına söverken, o kokuşmuşluğun tam göbeğine düşmüşüz de haberimiz yok!
Doğurganlık hızı 1,48’e çakılmış. Nüfus bitiyor, nesil tükeniyor! 2,10 olan yenilenme eşiğinin altındayız tam sekiz yıldır. Siz hâlâ kürsülerden “Üç çocuk, beş çocuk” diye nutuk atıyorsunuz.
Soruyorum size: İşsizliğin pençesinde kıvranan, cebinde çay parası olmayan, anasının babasının eline bakan o 1 milyon 862 bin işsiz genç, o çocukları saksıda mı yetiştirecek?
İlk evlenme yaşı dayanmış 30’a… Genç evlenemiyor, evlenirse geçinemiyor, geçinemeyince boşanıyor! Bu tablo sizin eseriniz, bu tablo sizin karneniz!
Alnı secde görenlerin “sorumluluk” sınavı
Siz ki “Müslümanız” diyorsunuz, siz ki namaz kılıp ahkam kesiyorsunuz… O zaman kulak verin! Allah Resûlü (sav) ne buyuruyor:
> “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.”
Sorumluluk Allah deyip, sadece “inşallah-maşallah” demekle olmaz. Sorumluluk; o boşanma dosyalarındaki gözyaşında, o ortada kalan çocukların feryadında, o üç beş çocuğu olup da hâlâ ev sahibi olamamış kiracıların ahındadır.
Hz. Ömer (ra), “Fırat kenarında bir kurt kaparsa koyunu, gelir adl-i ilâhî Ömer’den sorar onu.” derken titriyordu; siz koca bir nesil elden giderken nasıl bu kadar rahat uyuyorsunuz?
> “Ailenizi koruyun…” emri (et-Tahrîm, 6), sadece babalara değil; o zemini hazırlamayan yöneticilere de bir şamardır.
Aile müessesesi erozyona uğrarken, siz “müfredat yapıyoruz, reform yapıyoruz” diye milleti oyalıyorsunuz. Kurumsal ihmal de bir günahtır ve emin olun, bu vebalin altından kalkamazsınız!
Eğitim mi, yoksa diploma fabrikasında tek tip kölelik mi?
On iki yıllık zorunlu eğitim dediniz; ortaya ne koydunuz?
Ruhu alınmış, içi boşaltılmış, sadece “sınav makinesi” hâline getirilmiş bir gençlik! Ne meslek var, ne ahlak, ne de hayatın gerçeğine dair bir duruş…
İslam medeniyeti “ilm-i zâhir” ile dünyayı, “ilm-i bâtın” ile gönülleri fethederdi. Bizim sistemimiz ise ikisinden de bihaber.
Ortaya çıkan manzara: Diplomalı işsizler ordusu ve manevî boşlukta savrulan bir nesil.
Batı’nın çöplüğünden ilaç mı arıyorsunuz?
Bir de “AB uyum yasaları” demezler mi? Gülesim geliyor!
Yahu Avrupa dediğin yerin doğurganlık hızı zaten 1,38. Adamlar zaten bitmiş, tükenmiş, aile kavramını mezara gömmüş.
Kendi evi yanan adamdan itfaiye desteği mi istiyorsunuz?
Bizim özümüz, bizim fıkhımız, bizim toplum sözleşmemiz bize yetmiyor mu?
Kendi kaynağına “gerici” deyip, elin kokuşmuş modeline “ilerleme” diyenlerin sonu, bataklıkta boğulmaktır.
Bakın beyler, bu işin şakası yok. Rakamlar ortada, feryatlar ayyuka çıktı:
Boşanma rekoru: 187 bin
Parçalanan hayatlar: 186 bin çocuk
Neslin intiharı: 1,48 doğurganlık
Umutsuzluk: 2 milyona yakın işsiz genç
Genç evlenemiyorsa sebebi sizin iktisadî modelinizdir. Ev yoksa, iş yoksa, yuva da olmaz. Yuva yoksa çocuk da olmaz.
Peygamber’in (sav) “Çoğalın” hadisini sadece halka yüklemeyin; o hadis, o zemini hazırlayamayan yöneticiye “Görevini yap!” emridir.
Çözüm mü? Çok basit:
1. Gençlere “evlenin” demeyi bırakıp, evlenebilecekleri işi ve maaşı verin.
2. Diploma değil, karakter ve zanaat üreten bir eğitime dönün.
3. Avrupa’nın ithal yasalarını değil, Kur’an ve Sünnet’in o sapasağlam aile hukukunu hayata geçirin.
Yöneticilik emanettir. Emanete hıyanet ise hem bu dünyada rüsvalık, hem mahşerde ateş demektir.
Uçurumun kenarındayız. Ya döneriz ya hep beraber düşeriz.
Bizden hatırlatması…
Gerisi sizin o “idareci” vicdanınıza kalmış.
İSTİKLAL OLMADAN ISLAH OLUR MU? – BİR TAMAMLAMA NOTU
Bu yazıda dile getirilen feryat yerindedir; rakamlar inkâr götürmez bir çözülüşe işaret ediyor. Lâkin meselenin köküne inmeden sadece sonuçlara bakarak çözüm üretmek, yaraya merhem değil, pansuman olur.
Bugün konuştuğumuz aile krizi, doğurganlık düşüşü, gençliğin ümitsizliği; bunların hiçbiri tek başına “ahlâk meselesi” değildir. Bunlar, doğrudan doğruya bir istiklal meselesidir.
Bir ülke düşünün ki:
* Hukuk düzeni kendi tarihinden ve inanç dünyasından değil, başka medeniyetlerin kodlarından devşirilmiş olsun.
* İktisadî nizamı üretime değil, borca ve tüketime dayansın.
* Eğitim sistemi şahsiyet değil, itaatkâr ve standart insan yetiştirsin.
* Kültür hayatı kendi köklerini küçümseyip başkasını taklit etsin.
Böyle bir zeminde “aileyi kurtarın” demek, temeli çürük binaya süs yapmak gibidir.
Bugün Türkiye’de aile müessesesi sarsılıyorsa, bunun sebebi sadece fertlerin hataları değildir. Asıl sebep, fertleri ayakta tutacak nizamın zayıflamış olmasıdır.
Zira:
* Ev kuramayan genç, ahlâksız olduğu için değil; imkânsız bırakıldığı için evlenemiyor.
* Çocuk sahibi olmaktan kaçınan aile, inancını yitirdiği için değil; geleceğe güven duymadığı için geri duruyor.
* Boşanmalar artıyorsa, bu sadece sabrın azalması değil; hayatın taşınamaz hâle gelmesidir.
Burada yöneticiye düşen vazife, nasihat etmek değil; zemin kurmaktır.
Fakat şu hakikati de açıkça söylemek gerekir:
Bugün Türkiye’nin ayağında, tarihî birikimiyle bağını zayıflatan, kendi medeniyet tasavvuruyla arasına mesafe koyan bir zihnî ve hukukî mirasın ağırlığı hâlâ hissedilmektedir. Bu mirasın en belirgin tezahürlerinden biri olarak anılan Kamalist yaklaşım, uzun yıllar boyunca toplumu kendi köklerinden uzaklaştıran bir çerçeve üretmiş; bu durum, sahih ve müstakil bir istikamet tayinini zorlaştırmıştır.
Bu kayıt ve sınırlardan kurtulmak ise kolay değildir; zira mesele yalnızca kanun metinleriyle değil, zihniyetle, alışkanlıkla ve kurumsal yapı ile ilgilidir.
Bu yüzden mesele sadece “yanlış politika” meselesi değil, bir istiklal meselesidir.
İçtimai, iktisadî, askerî ve fikrî sahalarda kendi kararını kendisi veremeyen bir yapı, aileyi de, nesli de koruyamaz.
Ancak burada bir yanlışa da düşmeyelim:
İstiklâl, sadece dış bağları koparmakla kazanılmaz. Aynı zamanda:
* Zihinde,
* Tercihlerde,
* Hayat tarzında da kazanılır.
Kendi değerlerini “geri”, başkasının modelini “ileri” gören bir anlayış sürdükçe; kanun değişse de zihniyet değişmez, netice de değişmez.
Onun için çözüm, iki ayaklıdır:
Birincisi: Gerçek manada bağımsız bir iktisadî ve hukukî düzen kurmak.
İkincisi: Bu düzeni taşıyacak şahsiyetli bir insan ve toplum inşa etmek.
Biri olmadan diğeri ayakta kalmaz.
Netice olarak:
Aileyi kurtarmak istiyorsak, sadece aileyi konuşarak bunu başaramayız.
Nesli korumak istiyorsak, sadece “çocuk yapın” diyerek netice alamayız.
Önce o neslin yaşayabileceği bir ülke kurmak gerekir.
Bu da yarım tedbirlerle değil; köklü bir istiklal ve istikamet değişikliğiyle mümkündür.
Aksi hâlde, rakamlar artar, nutuklar çoğalır; fakat çöküş devam eder.