
Birer cihad terimi olan “ribât, râbıta, murâbıt” sözlükte; bağlamak, düşmanla karşılaşmaya hazır olmak” mânasındaki ‘rabt’ kökünden türeyen ‘râbıta’; iki şeyi birbirine bağlayan ip, alâka, bağ, münasebet demektir.
‘Râbıta’ Kur’an’da bir âyette fiil olarak şöyle geçiyor:
“Ey iman edenler! Sabredin, sabretmekte direnin (veya kararlılıkta yarışın), ribât yapın (hazırlıklı olun) ve Allahtan hakkıyla korkup-sakının. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Âli İmran 3/200)
Önce bu kökten gelen ‘ribat ve murâbıt’ kelimelerinin hadislerde nasıl geçtiğine bakalım…
Ribât terimi hadislerde, Allah yolunda savaşmak için atların veya savaş malzemelerinin hazır tutulmasının yanı sıra daha çok “nöbet tutmak” ve “sınır muhafızları” anlamlarında kullanılmıştır.
Selmâ (ra) ve Osman b. Affan (ra) Rasûlüllah’ın şöyle dediğini naklettiler: “Bir gündüz ve gece ribât yapmak (Allah yolunda nöbet beklemek) bir aylık nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır.
Ölse bile bu işlediği amelin sevabı kesilmez. Bununla rızıklanır, fitnecilerden emin olur.” (Müslim, İmâre/49(163-1913) no: 4938. Nesâî, Cihâd/39 no: 3170, 3169, 3171)
Sa’d b. es-Sâidî’nin ve Sehl b. Sa’d’in naklettiklerine göre Allah’ın Resulü (sav) şöyle dedi: “Allah yolunda sınırda bir gün bile nöbet tutmak (murâbıt olmak), dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.
Birinizin Cennette kamçısının yeri, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.
“Kulun, Allah yolunda her yürüyüşü, adım atması dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd/73 no: 2892. Tirmizî, F. Cihâd/26 no: 1664 Hasen kaydıyla)
“Kim Allah (cc) yolunda bir murâbıt olarak ölürse, kendisine, işlemekte olduğu sâlih amelinin sevabı (sanki ölmemiş gibi verilmeye) devam edilir. Rızkı da sürekli olarak verilir. Kabirdeki hesaba çekicilerden emin olur.
Allah (cc) onu kıyâmet günü en büyük korkudan güvene kavuşturur.” (İbni Mâce, Cihâd/7 no: 2767)
Fadâle b. Ubeyd Resulullah’ın şöyle dediğini işitmiş: “Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murâbıtların ise, iyi amelleri kıyâmet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabrin fitnelerinden emin olurlar.” (Ebû Dâvûd, Cihâd/15 no: 2500. Tirmizî, F. Cihâd/2, 26 no: 1621, 1665)
Abdullah b. Abbas’ın naklettiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “İki göz vardır ki, onlara ateş değmez: Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen göz.” (Tirmizî, F. Cihâd/12, 26 no: 1639, 1669)
Âl-i İmrân sûresinin özellikle baş taraflarında tevhid, nübüvvet ve âhiret gibi dinin esaslarını oluşturan itikadî konular yer alır. Daha sonra hacc, cihad ve benzeri amelî/ibâdî konulardan bazıları sıralanır. Mü’minlere görevleri hatırlatılır.
Bu görevler ya kulun kendisiyle, ya da başkalarıyla ilgilidir. Son âyet de bunlardan biri…
Allah yolunda gayret, düşmanların aniden saldırıları karşısında gafil avlanmasını önlemek için sınır boylarında ribât yapmayı (uyanık ve hazırlıklı), düşmanlara karşı her zaman dikkatli olmayı tavsiye ediyor. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 1/558)
Burada Allah (cc) mü’minin kendisi ile ilgili görevleri hakkında sabrı, başkalarıyla ilgili olanlar hakkında da müsâbere-karşılıklı sabretmeyi, kararlılıkla direnmeyi emrediyor diyebiliriz.
Isfehânî bu âyette geçen “râbitû-ribat yapın” emrinin iki manaya geldiği söyler.
Bunlardan biri ordugâhlarda düşmana karşı nöbet tutmak, hazır olmak manası, -ki buradaki “râbitû وَرَابِطُوا ribat yapın” emri “Cihad için hazırlıklı olun” şeklinde açıklanmıştır.
diğeri ise namazdan sonra diğer namazı bekleyerek nefse karşı uyanık olmaktır. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 271)
Bu âyete baktığımız zaman tasavvufçuların anladığı ‘râbıta’nın kasdedilmediği kolaylıkla anlaşılır.
Âyette geçen sabretmek ve müsâbere yapmak (sabretmekte direnmek), ribât yapmak bir yönüyle cihadla, bir yönüyle de imanı korumakla, ibadette sabretmek ve Allah’tan hakkıyla çekinmekle ilgilidir.
Meselâ hastalık nefsin kendindendir. Hastalığa dayanmak sabırdır. Allah yolunda çalışmak ise nefsin dışındaki bir zorluktur. Nefsin o zorluğa katlanması ise ‘musâbere’dir.
Görüldüğü gibi ribât veya râbıta cihadla, sabırla, ibadetlere bağlanmakla ilgili kavramlardır. Bu hem dış düşmanlara karşı hem de imanın iç düşmanlarına karşı bir cihad anlayışını kapsar.
Nitekim Kur’an’ın birçok âyetinde mü’minlerin vahdet olmaları gerektiği, dinde kardeş oldukları vurgulanıyor.
Müslümanların cemaat/ümmet (bilinçli bir toplum) olmalarının, Kur’an’a topyekûn sarılmalarının din ve dünya açısından sayısız faydaları vardır.
İslâm’a göre herkes kendi sorumluluğunu kendisi taşır. Ancak İslâm en iyi şekilde, Müslümanlardan oluşan cemaat arasında, onlarla beraber yaşanabilir.
Şeytan ve onun yardımcıları Müslümanları zayıflatmaktan ve İslam’ın varlığını ortadan kaldırmaktan hiçbir zaman geri kalmadılar ve kalmayacaklar. Müslümanlar cemaat hâlinde kuvvetli olurlarsa düşmanlarının zararını rahatlıkla savarlar.
4. Rabbimiz, mü’minlerin her konuda, özellikle Allah’ın dinini koruma hususunda birbirlerine kuvvetli bağlarla bağlanmalarını, birbirlerine ‘rabt’ olmalarını istiyor.
Bu bağ, sabır, tahammül, birbirlerinin ayıbını ve eksiğini örterek, birbirlerinin farklı görüşlerini hoş görerek, birbirlerinin zayıf taraflarını kapatarak olmalıdır.
Tarihi olaylar ve bugün içerisinde yaşadığımız gerçekler, İslâm ümmetinin çektiği acılar karşısında bu “rabitû – birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun” emri ne kadar yerindedir.
Mü’minler, Kur’an’ın emrine uyarak imanlarını ve İslâmî hayatlarını sabrederek, sabırda yarışarak korurlar. Bunun için kalplerinin, imanlarının, ailelerinin ve İslâm vatanının kapılarında gereği gibi, yani bir nöbetçi gibi beklerler.
Gönülleri de imanlarıyla, Kur’an’la, ibadetle (Allah’a kullukla), ölüm ve âhiretle irtibatlıdır.
Ribât, mutâbıt ve râbıta öncelikle cihadla, sabırla (Bkz: Âli İmran 3/186), ibadetlere bağlanmakla ve onlara devam etmekle ilgili kavramlardır.
Âli İmran 3/200cü ayete ve ilgili hadislere baktığımız zaman râbıtâ’nın birkaç anlama geldiğini görürüz. Ancak -tekrar edelim ki- daha çok bir cihad terimidir ve İslâm düşmanlarına karşı -günün silahları da dahil- gerekli malzemeleri hazırlamayı, sınırlarda nöbet beklemeyi ve bu duygulara sıkı sıkıya bağlı olmayı ifade etmektedir.
Tasavvufçuların anladığı gibi bir anlam taşımamaktadır. Ne Peygamberimiz ne sahabeler ne de sonradan gelen büyük âlimler böylesine bir rabıtaya baş vurmadılar. Bu sonradan, özellikle hicri 7. yüzyıldan sonraki dönemlerde ortaya çıkmış, daha doğrusu uydurulmuş bir şeydir, yani bir bid’attir.
‘Râbıtâ’; -maalesef- kendisine yazık edilen, yanlış anlaşılan Kur’an kavramlarından biridir diyebiliriz. (Turgay, N. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 5/212)
Sayın Hüseyin Kerim Ece Bey !.. Tasavvufçualrın “Rqabıta” keliemsine verdikleri analmı Ne kadar da kolay “bisadt” ilan ettin ya !.. valla pes doğrusu !..Esasen hiç bir tasavvufçu “Rabıta” yı Kuran-ı Kerimin Al-i imran Sûresi 200. ayetinde buyrulduğu gibi bir anlamla iafede edip, delil olrak da bu ayeti göstermez!..Çünkü, ayetin ne zahiri manası ve ne de batını hiç bir manası Tasavvuftaki Rabıta olayııyla nbir ilgisi yoktur. Tasavuftaki Rabıta’nın deliline dair ayet ve hadis-işerifler cümlesine şu deliller girer : “Ey İman Edenler! Allah’tan Korkun ve Sâdıklarla Beraber Olun.”
(Tevbe: 119)
“Ey İman Edenler! Allah’tan Korkun ve O’na Yaklaşmaya Vesile Arayın.”
(Mâide: 35)
“Onlar Sıdk Makamında, Kuvvet ve Kudret Sahibi Hükümdarın Huzurundadırlar.”
(Kamer: 55)
“Onlar O Kimselerdir ki, Allah İmanı Kalplerine Yazmış ve Onları Kendinden Bir Ruh İle Desteklemiştir.”
(Mücâdele: 22)
“İlmi İle Amil Olan Âlimin Yüzüne Bakmak İbadet Makamına Kaim Olur.”
(Münâvî)
“Kişi, Sevdiği İle Beraberdir.”
(Buhârî)
“Mürşidle beraberliğin bir kısmı cismâni olduğu gibi, bir kısmı da ruhânîdir ki, bunu râbıta ile izah edebiliriz. >E şimdi biz size şunu soralım Hüseyin Bey ! İslâm Alimleri ve abide şahısları içinde bulunan Mevlâna Celaleddin-i Rumi, İbnu’l Muhiddin-i Arabi, İmam-ı Rabbani, Aziz Mahmud Hüdayi, Yunus Emre, Hoca Ahmed Yesevi, Hacı Bayran-ı veli, Hacı Bektş-ı Veli, Emir Sultan Hz.leri, Üftade Hz.leri, Akşemseddin Hz.leri, ve daha yüzlerce Allah Dostunun haza müslüman örnek hayatları ve kıssaları bütün müslümanların önünde açık-seçik ortada iken, bütün bu insanların yetişme tarzında bulunan RABITA’yı nasıl olur da bir anda bidat sayabi,lyorsunuz ? Doğrusu değme sihirbazlara taş öıkartınız diyorum !
Hocam, Allah razı olsun. Yazınızın altına imzamı atıyorum.
Esasen, cehaletin zirve yaptırıldığı düşünceleri içeren böyle absürd yazılara Mirat Haber Gazetesinin çanak tutması gazete dini yazılar yönetiminin gerçek ilme ne kadar duyarsız olduğunu göstermektedir diye düşünüyorum.