
Ortadoğu‘da yaşanan son İran–Amerika savaşı, yalnızca iki ülke arasındaki askerî bir hesaplaşma olarak değerlendirilmemelidir. Bu savaş, aynı zamanda onlarca yıldır bölge halklarının zihnine yerleştirilen “Amerika yenilmezdir“, “Amerika’ya karşı direnmek imkânsızdır”, “Amerikan gücü karşısında hiçbir devlet ayakta kalamaz” algısının da ciddi şekilde sorgulanmasına neden olmuştur. Çünkü savaşların sonucu yalnızca atılan füzelerle, vurulan üslerle veya imha edilen tesislerle ölçülmez. Asıl sonuç, siyasi hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığıyla, psikolojik üstünlüğün kimde kaldığıyla ve bölgesel dengelerin nasıl değiştiğiyle anlaşılır.
Bu açıdan bakıldığında İran‘ın en büyük başarısı, Amerika ve İsrail’in ortak baskısına rağmen devlet yapısını koruyabilmiş olmasıdır. Savaş öncesinde birçok Batılı analiz merkezi İran‘ın içeriden çökeceğini, rejimin ağır baskı altında kalacağını ve yönetimin ciddi meşruiyet kaybı yaşayacağını öngörüyordu. Ancak beklenen gerçekleşmedi. İran ağır bedeller ödedi, ekonomik ve askerî kayıplar yaşadı; buna rağmen devlet aygıtı ayakta kaldı, yönetim varlığını sürdürdü ve savaş sonrasında müzakere masasında yer almaya devam etti. Bu durum başlı başına stratejik bir başarı olarak değerlendirilmektedir.
İran‘ın kazandığı ikinci önemli sonuç ise psikolojik üstünlüktür. Çünkü modern dönemde birçok Ortadoğu ülkesi Amerika’nın askerî gücü karşısında doğrudan mücadeleyi düşünemez hale gelmişti. Afganistan, Irak, Libya ve diğer örnekler bölge halklarına sürekli olarak “direnmenin bedeli çok ağır olur” mesajı veriyordu. İran ise bütün eksiklerine, bütün iç sorunlarına ve ağır yaptırımlara rağmen Amerika‘nın baskısına karşı uzun süre direnebileceğini gösterdi. Bu durum yalnızca İran açısından değil, bölgedeki diğer ülkeler açısından da dikkatle incelenmektedir.

Belki de savaşın en önemli sonucu burada ortaya çıkmaktadır. İran, Amerika’nın yenilebileceğini değil ama Amerika‘nın mutlak olarak kazanamayacağını göstermiştir. Bu ikisi arasında büyük fark vardır. Çünkü küresel siyasette bazen zafer, karşı tarafı tamamen mağlup etmek değil; onun hedeflerine ulaşmasını engellemek ve kendi varlığını koruyabilmektir. İran tam da bunu yapmıştır. Washington‘un beklentisi İran‘ın geri adım atması, bölgesel etkisinin kırılması ve siyasi olarak zayıflatılmasıydı. Ancak savaş sonrasında İran hâlâ bölgesel denklemin merkezinde bulunmaya devam etmektedir.
Bu durum Ortadoğu‘daki diğer devletlere ve hareketlere de önemli bir mesaj vermiştir. Uzun yıllardır bölge siyasetinde hâkim olan “Amerika ne isterse olur” anlayışı ilk kez bu kadar güçlü şekilde sorgulanmaktadır. Artık birçok ülke Amerika ile ilişkilerinde daha bağımsız hareket etme cesareti bulabilir. Çin‘in yükselişi, Rusya‘nın bölgesel etkisi ve İran’ın direnç göstermesi birleştiğinde, tek kutuplu dünya düzeninin eskisi kadar güçlü olmadığı daha net görülmektedir.
İran‘ın kazandığı bir diğer alan da bölgesel itibar meselesidir. İran‘a sempati duyan veya duymayan birçok kesim, savaş boyunca Tahran‘ın geri adım atmamasını dikkatle izlemiştir. Özellikle Filistin, Lübnan, Irak ve Yemen ekseninde İran‘ın “direniş” söylemi yeniden güç kazanmıştır. Bu durum İran‘ın bölgesel nüfuzunu tamamen kaybetmediğini, aksine bazı alanlarda yeniden tahkim ettiğini göstermektedir.
Amerika açısından bakıldığında ise askerî üstünlük siyasi üstünlüğe dönüşmemiştir. Amerika dünyanın en büyük askerî gücü olmasına rağmen İran‘ı denklem dışına itememiş, bölgesel düzeni kendi istediği şekilde yeniden şekillendirememiştir. Bu durum Washington’un caydırıcılığına zarar vermiştir. Çünkü artık dünya, Amerika’nın vurabileceğini ama her vurduğu yerde istediği sonucu elde edemeyeceğini görmektedir.
Ortadoğu açısından savaşın bıraktığı en önemli ders şudur: Güçlü olmak önemlidir; ancak kararlılık, sabır, strateji ve uzun vadeli direnç de en az askerî teknoloji kadar belirleyicidir. İran‘ın ortaya koyduğu tablo, bölgedeki devletlere ve halklara, büyük güçlerin baskısına karşı tamamen çaresiz olmadıklarını göstermiştir. Bu durum gelecekte Ortadoğu’nun siyasi haritasını etkileyebilecek kadar önemli bir gelişmedir.
İran bu savaşta yalnızca kendi sınırlarını savunmuş değildir. Aynı zamanda onlarca yıldır bölge halklarının zihnine yerleştirilen “Amerika karşısında direnmek mümkün değildir” algısına da ciddi bir darbe vurmuştur. Savaşın gerçek sonucu belki de burada yatmaktadır. Çünkü bazen bir savaşın en büyük kazanımı toprak değil, insanların zihninde yıkılan korku duvarlarıdır. İran‘ın elde ettiği en büyük zafer de tam olarak budur: Ortadoğu‘ya, Amerika’nın mutlak ve tartışılmaz bir kader olmadığını göstermiş olmasıdır.
Haber: İslam Başaran
İSLAMİ HABER “MİRAT”