
İran’ın Türk asıllı dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in hem ailesi hem de toplansınlar diye iletilen ABD diplomatik teklifini müzakere için çağırdığı milli güvenlik kurulu üyeleriyle birlikte şehid edilmesiyle ve en az 165 İranlı kız öğrencinin katliyle başlayan savaş, 6. ayına girdi. Bölgemizi ve bütün dünyayı etkileyen, insanlığın geleceğinde belirleyici önemi olan bu savaşta boyut olarak Türkiye’ye benzer bir ülke, yeryüzünde mutlak hâkim kabul edilen, askeriye, teknoloji, para, bankacılık, medya her alanda liderlik kurmuş güçlere karşı mücadele vermekte.
Siyonizm, onun Epstein kuklası ABD yönetimi ve İran arasındaki kahpece saldırılarla başlayan savaş, başta ezici bir Siyonist galibiyeti olarak ilan edilmesine, hatta İslami rejim çökecek izlenimi vermesine, bizde de medyadaki MOSSAD unsurlarını alenen sevindirmesine rağmen bugün tamamen İran denetimi altına girmiş görünüyor. İran istediği gibi ABD’nin bölgedeki güçlerini vuruyor, üslerini tahrip ediyor, bitti olarak bakılan Yemen, Lübnan ve Irak’taki müttefik unsurları savaşta varlıklarını gösteriyor, her geçen gün ABD hayalet uçakları imha oluyor, başta kaçınılmaz olarak görülen İran’ın karadan işgâlinden artık bahsedilmiyor.
Ülke yönetiminde en başta gelen kişilerinin katli ardından düşmesi kaçınılmaz denen rejim, on milyonların desteğiyle gerçekleşen Ali Hamaney cenaze merasiminden anlaşıldığı kadarıyla halk desteğini kaybetmek bir yana daha da artırmış izlenimi veriyor. Eğer bir zafer söz konusuysa, savaş henüz bitmese bile bu giderek bir İran zaferi olarak ortaya çıkıyor.
İran İslam Cumhuriyeti Devrim Muhafızları merkezli yürütülen bu asimetrik savaşta belirleyici güç olarak ortaya çıkan roketler ve SİHA’lar, çok daha pahalı hava ve deniz kuvvetleri unsurlarına giderek üstün geldiklerini gösteriyorlar. İran roketlerinin Kasım Süleymani suikastı ardından Irak’taki bir ABD üssüne nokta atışları ardından gücü ve hedef hassasiyetleri bilinmekteydi. Ancak bunların daha büyük menzillerde de aynı özellikleri göstermesi, İsrail’in himayesindeki Ürdün’de bulunan herhangi bir ABD F-35 hangarını metreler dahilinde vurabilmesi, durdurulamamaları, üretimlerinin tam kapasite devam etmesi, sadece bu saldırı değil 21. yüzyıl savaş doktrinlerinde de yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Eğer saldırı altındaki ülkeye çakılıp kalınır korkusuyla bir kara saldırısı yapılamazsa, uçak gemisi barındıran görkemli deniz filoları SİHA ve SİDA’lardan korkup yakına sokulamazsa, 5. nesil hayalet uçaklar görünür hale gelip 4. nesiller gün aşırı düşürülürse, sığınak delici bombaların granit bir dağın altındaki tesisleri yok edemeyeceği ortaya konursa, konvansiyonel üstünlük kurmak artık Pentagon için bir hayal olarak kalıyor.
Şu halde ABD’nin bir kazanımdan bahsetmesi için tek opsiyon, İran’ın henüz sahip olmadığı nükleer, hatta termonükleer silahlar. Tel Aviv bunu teşvik etse de nükleer saldırı Washington için bir kazanıma değil daha da ağır bir yenilgiye dönüşebilir. Bunun nedenlerinin başında İran’ın atom bombası yapmama konusunda dini fetvayı uygulamasına rağmen bir nükleer saldırıya uğramasının ardından bunun geçerliliğini yitirmesi, haftalar içinde tesislerde birkaç Hiroşima tarzı atom bombası üretip bunlarla Amerikan ve İsrail kentlerini vurması yüksek olasılık dahilinde. İkincisi nükleer saldırılar yapan bir Siyonist-Amerikan dünya egemenliği kısa sürede erimeye başlar, 8 milyar insanın, 200 devletin bu ikisine nefreti artar, ABD doları gücünü, Washington hakimiyetini kaybeder. Üçüncüsü, atom saldırılarıyla artık kullanılabilir konuma gelen bu silahlara sahip olan ABD’yle sorunlu Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Pakistan’ı güçlendirir. Amerikan silahlı kuvvetleri insaniyetten değil kendilerine potansiyel tehlikelerinden dolayı Trump’a atom bombası konusunda karşı çıkmakta.
Kısaca Amerika da Netanyahu’yu Kongre’de elleri patlarcasına ayakta alkışlayan kuklalardan oluşan yönetiminin dizginlerini tutan İsrail de 6 ay dolmadan askeri seçeneklerden mahrum hale geldiler. Bu bir İran zaferi olarak görülebilir.
Yazınıza dair birkaç noktada kafam karıştı, müsaadenizle sormak isterim:
Hem ‘dünyadaki her şeyi büyük güçler yönetiyor’ diyorsunuz, hem de ‘Türkiye kendi başına oyun kurup gidişatı değiştirebilir’ diyorsunuz. Eğer ipler tamamen onların elindeyse, bizim bağımsız hareket etme şansımız nasıl oluyor? Bu iki durum birbirine zıt değil mi?
Millet ekonomik olarak zorlanırken, geçim derdiyle boğuşurken ‘bölgesel lider olacağız’ demek ne kadar gerçekçi? Karnı tok, sırtı pek olmayan bir toplum nasıl dışarıda liderlik yapacak? Önce kendi içimizi düzeltip huzuru bulmamız, sonra dış dünyadaki vizyonları konuşmamız daha doğru olmaz mı?
Adalet olsun, şeffaflık olsun, bağımsız olalım diyorsunuz; kulağa çok hoş geliyor ama bunlar nasıl olacak? Ortada somut bir plan yoksa bu söylenenler güzel birer slogandan öteye geçemez. Attığınız bu fikirlerin hayatta karşılığı nedir, biz bunları nasıl uygulayacağız?