
Görünürde basit bir beden dili hareketi veya bir ağızdan çıkan kalıplaşmış birkaç sözcük gibi duran eylemler; sembollerin, tarihin, hukukun ve inanç esaslarının kesişim noktasında durduğunda zihinsel ve vicdani bir sarsıntı yaratır. Bir nesnenin, anıtın veya büstün karşısında sessizce durmak, sadece bir hatırayı anmak mıdır, yoksa farkında olunmadan benimsenmiş seküler bir ritüelin, insanın özgür iradesini ve tevhidi duruşunu sınırlandırması mıdır? Benzer şekilde; kamusal alanda bireylerden talep edilen tek tipleştirilmiş yemin metinleri, bir sorumluluk beyanı mıdır, yoksa farklı vicdanları ve tevhidi duyarlılıkları biçimsel dayatmalarla kalıba sokma girişimi midir? İnsanın bir faniyi veya onun heykellerle somutlaşmış mirasını anma biçimi ile ona adeta kutsallık atfeden biçimsel tazim arasındaki o ince çizgi; tıpkı Allah’a adanması gereken yeminin fani kavramlara indirgenmesinde olduğu gibi, vicdanın en hassas terazisinde tartılmayı beklemektedir. Kur’an-ı Kerim’in mantık, adalet ve tevhid süzgecinden geçirildiğinde bu meseleler; sadece biçimsel bir tartışma olmaktan çıkıp insanın yaratılış onuruna, zihinsel özgürlüğüne ve yalnızca Yaratıcı’ya yöneltilmesi gereken mutlak kıyam ve sadakat ilkelerine temas eden derin bir sorgulamaya dönüşmektedir. Zira taşın ve hiyerarşinin önünde şekilsel olarak eğilmek veya inancına aykırı kelimelerle ant içmeye zorlanmak insanı özgürleştirmez; aksine ruhu maddeye, zihnini ise görünmez kalıplara hapseder. Hakiki hürriyet, mahlukata ve mahlukatın sembollerine adanan şekilsel kutsamalardan sıyrılıp, bedeni de ruhu da yalnızca Allah’ın huzurunda kıyama durdurabilmektir.
Tarih boyunca insanlığın en büyük yanılgısı; sevgiyi, saygıyı, minneti ve sadakati, zorunlu ritüellere, katı kalıplara, kutsallaştırılmış sembollere ve tek tipleştirici yemin metinlerine hapsetmeye çalışması olmuştur. Oysa gerçek hürmet ve samimi sadakat; baskıyla veya biçimsel dayatmalarla şekillendirilen beden hareketlerinde ve zoraki lafızlarda değil, özgür iradenin, karşılıklı anlayışın ve vicdanın akıl ile buluştuğu derinliklerde yaşar. Saygı duruşu ve benzeri bedeni tazim uygulamalarının grup baskısı veya mevzuat yaptırımı ile zorunlu kılınması ne toplumsal kaynaşmaya katkı sağlamakta ne de anılan şahsiyetlere gerçek bir saygı üretmektedir. Türkiye’nin demokratik olgunluğa ulaşması; bireylerin inançları, vicdanları ve değerleri gereği katıldığı veya katılmadığı ritüeller karşısında ceza veya linç tehdidine maruz kalmamasıyla mümkündür. Vicdan hürriyetini esas alan hukuki düzenlemeler, toplumsal barışın ve köklü bir özgürlük anlayışının vazgeçilmez gereğidir.
Kur’an-ı Kerim’in insanlığa sunduğu evrensel mesaj; her türlü bağnazlığı, ideolojik fanatikliği, kaba dayatmaları, vicdanları hiçe sayan yemin zorlamalarını ve insan zihnini vesayet altına almaya çalışan totaliter yaklaşımları kararlılıkla reddeder. Tevhid inancı, insanı kullara ve nesnelere kul olmaktan, inancına aykırı ifadelere mahkûm edilmekten kurtarıp sadece Yaratıcı’nın huzurunda hür kılarken; aynı zamanda farklı düşünce, inanç ve vicdan özgürlüklerinin de en güçlü güvencesini oluşturur.
Ulus-devletleşme süreçlerinde kamusal alana entegre edilen resmî törenler ve saygı duruşları, sosyolojik literatürde toplumsal bütünleşmeyi sağlamayı amaçlayan ‘sivil din’ ritüelleri olarak kavramsallaştırılır (Canatan, 2018, s. 85). Seküler sembollerin devlet eliyle kutsallık alanına taşınması, bireylerin özgür vicdani kabulü yerine bir kamusal sadakat testine dönüştüğünde toplumsal uyum yerine örtük bir kutuplaşma üretir (Aktay, 2008, s. 120). Hakiki vicdan hürriyeti; kamu otoritesinin sembolik ritüelleri zorunlu kılmaması ve farklı inanç ile dünya görüşlerinin kamusal alanda eşit var olabilmesiyle mümkündür.
Toplumsal barış ve huzur; insanların birbirlerinin inanç esaslarına, tevhidi hassasiyetlerine ve vicdani kanaatlerine tahakküm kurmadan, hukukun üstünlüğü ve karşılıklı saygı zemininde bir arada yaşamayı başarmasıyla mümkündür. Bir simgeye saygı göstermeyi veya inancıyla çelişen bir metinle ant içmeyi toplumsal bir zorunluluk haline getirmek ne bir kurumu yüceltir ne de toplumda samimi bir güven bağı oluşturur; aksine zihinlerde ayrışma ve vicdanlarda derin yaralanmalar üretir.
İhtiyacımız olan şey; biçimsel ritüellerin ve tektipçi yeminlerin şekillendirdiği baskıcı bir anlayış değil; her bireyin kendi inancı ve vicdanı doğrultusunda var olabildiği, çoğulcu (plüralist), adil, özgür ve erdemli bir gelecektir.
Zira insanın onuru, ancak hiçbir beşerî gücün önünde diz çökmeyen hür bir vicdanla ve başkalarının özgürlüğünü kendi özgürlüğü kadar değerli sayan evrensel bir adalet anlayışıyla korunabilir.