islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,7144
EURO
55,1170
ALTIN
6.731,41
BIST
13.811,60
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Salı Parçalı Bulutlu
29°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
30°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C

MÜSLÜMANLAR İÇ SORUNLARIYLA YÜZLEŞMEDEN YOL ALAMAZ

MÜSLÜMANLAR İÇ SORUNLARIYLA YÜZLEŞMEDEN YOL ALAMAZ
09/08/2026 15:10
A+
A-

MÜSLÜMANLAR İÇ SORUNLARIYLA YÜZLEŞMEDEN YOL ALAMAZ

Müslümanların bugün içinde bulunduğu durumu değerlendirirken sürekli dış dünyaya bakmak, karşı karşıya bulunduğumuz krizin yalnızca bir bölümünü görmemize neden oluyor. Emperyalizm, işgaller, küresel güç mücadeleleri, ekonomik bağımlılık, kültürel kuşatma, İslam karşıtlığı ve Müslüman coğrafyalara yönelik siyasi projeler elbette gerçektir ve bunların hiçbirini küçümsemek mümkün değildir. Ancak bütün sorunlarımızı dış müdahalelerle açıklamak, bizi kendi sorumluluğumuzla yüzleşmekten uzaklaştırabilir. Çünkü bir toplum yalnızca kendisine yapılanların sonucu değildir; aynı zamanda kendi tercihlerinin, yanlışlarının, ihmallerinin, düşünme biçiminin ve ürettiği kurumların da sonucudur. Kur’an’ın “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez”¹ hükmü tam da burada önümüze ciddi bir sorumluluk koymaktadır. Öyleyse Müslümanların yalnızca dünyayı, Batı’yı, emperyalizmi, siyaseti veya kendilerine karşı oluşturulan projeleri konuşmaları yetmez; kendilerini de konuşmaları gerekir. Neyi yanlış yaptığımızı, hangi kavramların içini boşalttığımızı, hangi araçları amaç hâline getirdiğimizi, hangi tarihî yorumları dinin kendisi gibi algıladığımızı, kimleri olması gerekenden fazla büyüttüğümüzü, hangi grup aidiyetlerini ümmet kimliğinin önüne geçirdiğimizi ve Kur’an ile aramızdaki ilişkinin nasıl bir ilişkiye dönüştüğünü ciddi biçimde sorgulamamız gerekiyor. Bu muhasebe yapılmadığında sürekli dışarıyı eleştiren fakat kendi içerisindeki hastalıkları tedavi edemeyen bir topluluk hâline geliriz. Bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir hamaset dili değil, hakikate karşı dürüst olabilecek bir muhasebe ahlâkıdır.

Bu muhasebenin önemli alanlarından biri, din ile tarih içerisinde din etrafında oluşmuş insanî birikimi birbirinden ayırabilmektir. Müslümanların büyük bir ilmî ve kültürel mirası vardır. Mezhepler, kelâm ekolleri, tasavvuf gelenekleri, ilim halkaları, medreseler ve büyük âlimlerin eserleri bu medeniyetin hafızasını meydana getirmiştir. Bunların tamamını yok saymak ne ilmî ne de tarihî açıdan doğrudur. Fakat aynı derecede önemli başka bir hakikat vardır: Tarihî miras vahiy değildir. Bir âlimin yorumu Kur’an değildir; bir mezhebin içtihadı dinin tamamı değildir; bir tarikatın eğitim yöntemi Hz. Muhammed’in sünnetinin tek biçimi değildir; bir cemaatin çalışma metodu İslam’ın değişmez metodu değildir; bir siyasi hareketin programı İslam’ın siyasi hükmü sayılamaz. İnsan eliyle ortaya çıkan her düşünce ve yapı değerlendirmeye, eleştiriye ve gerektiğinde tashih edilmeye açıktır. Sorun gelenekte değil, geleneğin kutsallaştırılmasında başlamaktadır. Sorun âlimde değil, âlimin sözüne vahiy karşısında sorgulanamaz bir konum verilmesinde başlamaktadır. Sorun cemaat olmakta değil, cemaatin kendisini ümmetin yerine koymasında başlamaktadır. Sorun manevi eğitimde değil, manevi rehberliğin ruhbanlaşmış bir ilişkiye dönüşmesinde başlamaktadır. Kur’an, “Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir”² buyurarak nihai ölçünün nerede olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Müslüman düşüncesinin yeniden toparlanması, geçmişi yok etmekle değil, geçmişi olması gereken yere koymakla mümkündür. Âlimden yararlanacağız fakat âlimi mutlaklaştırmayacağız; gelenekten besleneceğiz fakat geleneği vahiy seviyesine yükseltmeyeceğiz; cemaat çalışması yapacağız fakat cemaati ümmetin kendisi hâline getirmeyeceğiz; siyasete dair görüşümüz olacak fakat siyasi tercihlerimizi iman ölçüsüne dönüştürmeyeceğiz. Çünkü İslam’ın merkezinde insan, kurum, lider, parti, tarikat veya cemaat değil, Allah’a kulluk ve vahyin belirleyiciliği vardır.

Bu noktada özellikle ruhbanlaşmış din anlayışı üzerinde durmak gerekir. İslam insanı Allah’a yaklaştırmak için Allah ile insan arasına kutsal bir sınıf yerleştirmez. Kur’an’ın “Kullarım sana beni sorduğunda bilsinler ki şüphesiz ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm”³ hitabı, kul ile Rabbi arasındaki ilişkinin doğrudanlığını ortaya koymaktadır. Buna rağmen Müslüman toplumların bazı kesimlerinde zamanla birtakım şahısların dinî otoritesi ölçüsüz biçimde büyütülmüş, onların sözleri eleştirilemez hâle getirilmiş, rüyalar ve menkıbeler dinî delil gibi kullanılmaya başlanmış, bazı kimselere gaybı bilme veya insanların kaderleri üzerinde olağanüstü tasarruflarda bulunma izlenimi verecek vasıflar yüklenmiştir. Burada kişilerin niyetlerini yargılamak yerine anlayışı sorgulamak gerekir. Çünkü Kur’an gayb konusunda, “De ki: Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir”⁴ diyerek sınırı açık biçimde çizmektedir. Daha da önemlisi Hz. Muhammed, ümmetini kendi şahsı konusunda dahi aşırılıktan sakındırmış, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı övdükleri gibi beni övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum”⁵ buyurmuştur. Allah’ın Resûlü kendi hakkında böyle bir sınır koymuşken ondan sonra gelen herhangi bir şeyhin, hocanın, âlimin, liderin veya kanaat önderinin sorgulanamazlaştırılması nasıl savunulabilir? Peygamber sevgisi bile tevhidin sınırları içerisinde yaşanıyorsa, başka insanların konumu elbette çok daha dikkatli değerlendirilmelidir. Müslümanın insanlarla ilişkisi hürmet üzerine kurulabilir fakat kulluğu yalnız Allah’adır; dinini insanlardan öğrenebilir fakat hakikatin ölçüsünü insanlara teslim edemez.

Benzer bir muhasebeyi hurafeler konusunda da yapmak zorundayız. Hurafeyi yalnızca birkaç yöresel inanıştan ibaret görmek meselenin derinliğini gözden kaçırır. Allah’ın bildirmediği alanlarda kesin hükümler vermek, rüyaları dinî hükümlerin kaynağına dönüştürmek, bazı kişilere olağanüstü yetkiler yüklemek, insanların korkularını ve ümitlerini din adına istismar etmek, nesnelere veya kişilere vahyin tanımadığı kutsallıklar yüklemek de hurafe zihniyetinin parçalarıdır. Böyle bir ortamda insan zamanla Kur’an’ın açık öğretisinden çok menkıbelerle düşünmeye başlayabilir. Halbuki Kur’an’ın insan yetiştirme yöntemi sürekli akletmeye, düşünmeye, delil aramaya, ibret almaya ve hakikat karşısında bilinçli olmaya çağırır. Müslümanın dini konusunda soru sorması imansızlık değildir; tam tersine neye ve neden inandığını bilmek sorumluluğunun gereğidir. “Büyüklerimiz böyle söyledi”, “biz böyle gördük”, “bizim cemaatte böyle kabul edilir”, “hocamız böyle anlattı” ifadeleri tek başına dinî delil değildir. Bütün bunlar dinlenebilir, araştırılabilir, değerlendirilebilir; fakat nihayetinde Kur’an’ın muhkem ilkeleri ve Hz. Muhammed’in sahih sünneti karşısında tartılmalıdır. İslam’ın yeniden anlaşılması için Müslüman zihnin kişilere bağımlı olmaktan çıkıp delile, bilgiye, usule ve vahyin bütünlüğüne yönelmesi gerekmektedir.

ÜMMETTEN GRUBA SAVRULMA

İç sorunlarımızın belki de en görünürlerinden biri grup taassubudur. Cemaat kurmak, dernek oluşturmak, vakıf faaliyeti yürütmek, bir eğitim çevresi meydana getirmek veya insanların ortak bir hayır için teşkilatlanması kendi başına problem değildir. İnsan toplumsal bir varlıktır ve büyük çalışmalar teşkilatlanmayı gerektirir. Problem, aracın zamanla amaç hâline gelmesidir. İnsan başlangıçta İslam’a hizmet etmek için bir cemaate katılırken zaman içerisinde İslam’ı kendi cemaatinin penceresinden görmeye başlayabilir. Önce “İslam için cemaat” vardır; sonra fark edilmeden “cemaat üzerinden İslam” anlayışı gelişir. Ardından bizim hocamız, bizim şeyhimiz, bizim hareketimiz, bizim kitaplarımız, bizim insanlarımız, bizim metodumuz, bizim siyasi çizgimiz şeklinde bir aidiyet dili oluşur. Bundan sonra kişi kendi grubundan çıkan yanlışı savunmaya, başka bir gruptan gelen doğruyu küçümsemeye başlayabilir. İşte burada cemaat artık bir çalışma aracı olmaktan çıkıp hakikatin ölçüsüne dönüşmektedir. Kur’an’ın emri ise bunun tersidir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.”⁶ Ayet bütün Müslümanları herhangi bir grubun çatısı altında birleşmeye değil, kendilerinin üzerinde bulunan ortak ölçüye, Allah’ın ipine bağlanmaya çağırmaktadır. Bu nedenle ümmet olmak bütün Müslümanların aynı cemaatte, aynı mezhepte, aynı siyasi düşüncede veya aynı organizasyonda bulunması anlamına gelmez. Ümmet olmak, bütün bu farklılıkların üzerinde ortak bir kulluk ve kardeşlik bilincini koruyabilmektir. Cemaat ümmet değildir; tarikat ümmet değildir; parti ümmet değildir; herhangi bir fikir ekolü ümmet değildir. Bunların her biri ümmet içerisinde bulunabilir fakat hiçbiri ümmetin yerine geçemez. Ne zaman kendi yapımızı İslam’ın merkezine yerleştirirsek orada yeni bir sınır üretmeye başlarız.

Bu nedenle bazı gerçekleri artık açıkça söyleyebilmeliyiz: Bizi yalnızca başkaları bölmedi; bizi biz de böldük. Elbette sömürge politikaları, dış müdahaleler, işgaller, darbeler ve Müslüman toplumları parçalamaya yönelik siyasi projeler tarihî gerçeklerdir. Fakat dış müdahaleleri konuşmak iç sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Biz mezhep taassubuyla birbirimizi dışladık, cemaat taassubuyla birbirimize mesafe koyduk, siyasi aidiyetlerle kardeşlik hukukunu zedeledik, etnik kimlikleri ümmet kimliğinin önüne geçirdik, kendi liderlerimizi büyüttük, başkalarının liderlerini küçümsedik, kendi hatalarımıza mazeret üretirken başkasının hatalarına karşı acımasız olduk. Daha da önemlisi, ürettiğimiz bu yolların bir kısmına zamanla “İslam’ın yolu” dedik. Kendi yöntemimizi sünnetin tek karşılığı, kendi yorumumuzu hakikatin tek biçimi gibi sunabildik. Böylece insanlığa yol göstermeye çalışırken kimi zaman İslam’ın kendisine değil, İslam’a benzeyen fakat içerisinde bizim tarihimizin, kültürümüzün, grup çıkarlarımızın ve kişisel yorumlarımızın da bulunduğu yollara davet ettik. Kur’an’ın “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur”⁷ uyarısını yalnızca başkalarına okumak yerine önce kendi üzerimize okumamız gerekiyor. Çünkü Kur’an başkasını mahkûm etmek için değil, önce bizi dönüştürmek için indirilmiştir.

Aynı problem modern dönemde siyasi aidiyetlerde de görülmektedir. (Müslüman) herhangi bir siyasi konuda görüş sahibi olabilir, bir partiye oy verebilir, siyasi bir hareketi destekleyebilir veya eleştirebilir. Fakat siyasi tercihin dinî ölçünün önüne geçirilmesi farklı bir meseledir. Eğer bir yanlış rakibimiz yaptığında haram, bizim desteklediğimiz siyasi yapı yaptığında zorunluluk oluyorsa burada ölçü bozulmuş demektir. Eğer adaletsizliği yalnızca karşı taraf yaptığında görebiliyorsak, adalet ilkesini değil aidiyetimizi savunuyoruz demektir. Kur’an, “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun”⁸ buyurmaktadır. Bu ölçü siyasi hayata taşındığında “bizimkilerin yanlışı” diye korunabilecek özel bir alan kalmaz. Hak bizim grubumuzdan çıktığı için hak değildir; biz hakka uyduğumuz müddetçe doğru yerde oluruz. Bu ayrım yapılmadığında din siyaseti değerlendiren ölçü olmaktan çıkar, siyaset dini yorumlayan merkeze dönüşür. Dün haram denilen bugün siyasi maslahat adı altında savunulabilir; dün karşı çıkılan bir uygulama iktidar değişince meşrulaştırılabilir. Böyle bir din anlayışı Müslümanın vicdanını hakikate değil, güç ilişkilerine bağlar.

Mesele yalnızca cemaatler, tarikatlar veya siyasi yapılar da değildir. Hepimiz bir biçimde bu muhasebenin içerisindeyiz. Kimimiz bireyciliğe savrulduk, kimimiz grupçuluğa; kimimiz kendi yorumumuzu mutlaklaştırdık, kimimiz geleneği sorgulanamazlaştırdık; kimimiz modern dünyanın değerlerini ölçüsüz biçimde benimsedik, kimimiz geçmişi olduğundan daha kusursuz gösterdik; kimimiz siyaset üzerinden kimlik oluşturduk, kimimiz bir lider üzerinden; kimimiz sürekli ümmetten bahsettiğimiz hâlde kendi çevremizin dışındaki Müslümanlarla gerçek bir kardeşlik ilişkisi kuramadık. Dolayısıyla bu yazının dili “onlar yanlış, biz doğruyuz” dili olamaz. Böyle bir dil zaten eleştirdiğimiz hastalığın devamı olur. Hepimiz savrulduk ve hepimizin kendimize dönüp bakmaya ihtiyacı var. İnsan kendisini muhasebenin dışında bıraktığı anda ıslah dili üstünlük diline dönüşür. Bu nedenle sorularımız önce kendimize yönelmelidir: Benim aidiyetim hakikatin önüne geçiyor mu? Sevdiğim insanın yanlışını savunuyor muyum? Yıllardır benimsediğim bir görüşün yanlış olduğunu gördüğümde ondan dönebiliyor muyum? Başka bir çevreden gelen doğru sözü sırf söyleyen kişiyi sevmediğim için reddediyor muyum? Kur’an’ı gerçekten anlamaya mı çalışıyorum, yoksa kendi düşüncelerimi Kur’an’dan doğrulatmaya mı çalışıyorum? Bunlar kolay sorular değildir fakat sahih bir yenilenme kolay sorularla başlamaz.

KUR’AN VE SÜNNETE BÜTÜNCÜL DÖNÜŞ

Burada “Kur’an’a dönmek” ifadesinin de içinin doğru doldurulması gerekir. Kur’an’a dönmek slogan değildir. Kur’an’ı yalnızca güzel okumak, ezberlemek veya belirli günlerde tilavet etmek de değildir. Kur’an’a dönmek, düşünme biçimimizi onun ölçüleriyle yeniden kurmak anlamına gelir. Allah anlayışımızı, insan anlayışımızı, siyasetimizi, ticaretimizi, ahlâkımızı, aile ilişkilerimizi, toplumsal sorumluluğumuzu, dostluk ve düşmanlıklarımızı, adalet anlayışımızı ve hayata ilişkin önceliklerimizi vahyin ölçülerine göre değerlendirmektir. Hz. Muhammed’in sünnetine yönelmek de sünneti birkaç görünür davranışa indirgememektir. Onun tevhid mücadelesi, adaleti, emaneti, merhameti, sabrı, istişaresi, insan yetiştirme yöntemi, ailesiyle ilişkisi, ticaret ahlâkı, yöneticilik anlayışı, mazluma yaklaşımı, düşmanıyla ilişkisinde bile hukuku koruması sünnetin içerisindedir. Hz. Âişe’nin Peygamberimizin ahlâkını anlatırken söylediği “Onun ahlâkı Kur’an’dı”⁹ sözü Kur’an ile sünnet arasındaki ilişkinin özünü ortaya koymaktadır. Hz. Muhammed vahyi yalnızca aktarmamış, vahyin insan hayatında nasıl ete kemiğe bürüneceğini göstermiştir. Bu nedenle Kur’an’ı sünnetten koparan bir yaklaşım da sünneti Kur’an’ın bütünlüğünden koparıp biçimlere indirgeyen bir yaklaşım da eksik kalacaktır.

Dine işimize geldiği yerden bakma alışkanlığından da vazgeçmek zorundayız. İslam’ın ibadetlerini alıp adalet hükümlerini geri plana itemeyiz. Ahlâktan söz edip ekonomik ilişkilerimizde harama karşı duyarsızlaşamayız. Sünnetten bahsedip Hz. Muhammed’in merhametini, doğruluğunu, emanete riayetini ve adaletini ihmal edemeyiz. Tevhidden söz edip insanları sorgulanamazlaştırmayız. Ümmetten söz edip kendi cemaatimizi ümmetin önüne koyamayız. Kur’an’dan söz edip kendi siyasi çıkarlarımız söz konusu olduğunda onun adalet ölçüsünü erteleyemeyiz. Din bizim tercihlerimize göre parçalarına ayrılabilecek bir yapı değildir. Kur’an, “Ey iman edenler! Hepiniz topluca İslam’a girin”¹⁰ buyururken parçalanmış bir teslimiyet değil, hayatın bütün alanlarına yayılan bir kulluk istemektedir. Müslümanın temel sorusu “İslam’ın hangi kısmı benim işime geliyor?” değil, “Allah benden hangi konuda ne istiyor?” olmalıdır. Bu sorunun yeniden merkeze alınması birçok tartışmayı da yerli yerine oturtacaktır.

İç muhasebenin yapılabilmesi için eleştiriyi düşmanlık olarak görme alışkanlığından da kurtulmamız gerekir. Bir cemaatin hatasını söylemek cemaat düşmanlığı değildir; bir tarikat uygulamasını sorgulamak tasavvuf düşmanlığı değildir; siyasi bir hareketin yanlışını göstermek karşı cepheye hizmet etmek değildir; tarihî bir yorumu eleştirmek geçmişi inkâr etmek değildir. Elbette eleştirinin de ahlâkı vardır. İftirayla, hakaretle, genellemeyle, insanların niyetlerini yargılayarak yapılan şey nasihat değildir. Fakat yanlışların üzerini “fitne çıkmasın” gerekçesiyle sürekli örtmek de ıslah değildir. Hz. Peygamber’in “Din nasihattir”¹¹ buyruğu, Müslüman toplumun kendi içerisinde birbirini hakikate çağırmasını gerekli kılar. Burada hedef insanları mahkûm etmek değil, ölçüyü korumaktır. Tavizsiz olmak kaba olmak anlamına gelmez; yumuşak olmak da hakikati belirsizleştirmek değildir. Müslümanın dili hem hakkı açık söyleyebilmeli hem de karşısındaki insanın haysiyetini koruyabilmelidir. Çünkü derdimiz tartışmayı kazanmak değil, yanlışı düzeltmektir.

Bugün Müslümanların belki de en fazla ihtiyaç duyduğu zihinsel dönüşüm, “benim doğrum” ile “hakikat” arasındaki farkı yeniden anlayabilmektir. Benim düşüncem yanlış olabilir. Benim hocam yanılabilir. Benim cemaatim yanlış bir yöntem geliştirebilir. Benim siyasi tercihim hatalı olabilir. Benim yıllarca savunduğum bir fikir yanlış çıkabilir. Bunları kabul etmek imanı zayıflatmaz; aksine insanı taassuptan kurtarır. Sorgulanamaz olan insanlar değil, Allah’ın vahyidir. Hz. Muhammed dışında hiçbir insan hatadan korunmuş değildir. Bu nedenle mesele haklı çıkmak değil, hakka tabi olmaktır. Hak başka bir insanın dilinden geldiğinde de haktır. Yanlış kendi grubumuzdan çıktığında da yanlıştır. İslami düşüncenin yeniden dirilişi ancak bu ilmî ve ahlâkî cesaretle mümkün olabilir.

ÖNCE KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK

Bugünün Müslümanları olarak insanlığa söyleyecek sözümüz olduğunu düşünüyoruz. Bu iddia doğru olabilir; çünkü Kur’an insanlığı hakka, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa çağırmaktadır. Fakat insanlığa yol göstermek büyük bir iddiadır ve bu iddianın büyük bir ahlâkî sorumluluğu vardır. Adaletten söz eden Müslüman kendi arasında adalet üretemiyorsa, kardeşlikten söz eden Müslüman cemaat taassubunu aşamıyorsa, tevhidden söz eden Müslüman kişileri kutsallaştırıyorsa, Kur’an’dan söz eden Müslüman hayatını başka ölçülere göre düzenliyorsa, ümmetten söz eden Müslüman parti ve grup çıkarını ümmetin önüne koyuyorsa söylediği sözün etkisi azalacaktır. Kur’an’ın “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır”¹² uyarısı tam da söz ile hayat arasındaki bu mesafeye dikkat çekmektedir. İnsanlığa vereceğimiz en güçlü mesaj yalnızca konferanslarımız, kitaplarımız, sloganlarımız veya siyasi söylemlerimiz değildir; ortaya koyduğumuz insan ve toplum örneğidir.

Bu nedenle çözüm yeni bir cemaat daha kurmak, yeni bir lider etrafında toplanmak, bütün Müslümanları tek bir yapıya dâhil etmeye çalışmak veya geçmişteki herhangi bir dönemi olduğu gibi bugüne taşımak değildir. İhtiyacımız olan şey daha köklü bir zihinsel yenilenmedir: Kur’an’ın yeniden belirleyici hâle gelmesi, Hz. Muhammed’in sahih sünnetinin bütünlüğü içerisinde anlaşılması, ilmî mirasımızdan yararlanırken onu vahiy seviyesine çıkarmamak, hurafeyi dinden ayırmak, kişileri kutsallaştırmamak, cemaatleri araç olarak görmek, siyasi tercihleri dinin kendisi hâline getirmemek, farklılıklarımızı tefrikaya dönüştürmemek ve Müslüman kimliğini bütün alt aidiyetlerimizin üzerinde tutmak. Âlimler kendilerini sorgulamalı, cemaatler kendilerini sorgulamalı, tarikatlar kendilerini sorgulamalı, siyasi hareketler kendilerini sorgulamalı, İslami kuruluşlar kendi yöntemlerini sorgulamalı, yazarlar ve düşünürler söylediklerini yeniden tartmalı; fakat bütün bunlardan önce her birimiz kendimizi sorgulamalıyız. Çünkü başkalarını sürekli muhasebeye çağırıp kendisini muhasebenin dışında bırakan insan, farkında olmadan yeni bir taassup üretebilir.

Artık bazı soruları korkmadan sorabilmeliyiz: Biz ne hâle geldik? Neyi din zannettik? Hangi geleneklerimizi gereğinden fazla kutsallaştırdık? Kimi olması gerekenden fazla büyüttük? Hangi araçları amaç hâline getirdik? Hangi siyasi tercihlerimizi dinîleştirdik? Hangi grup çıkarlarını ümmetin maslahatının önüne geçirdik? Hangi yorumlarımızı Kur’an’ın kendisi gibi sunduk? İnsanları Allah’a mı çağırdık, yoksa farkında olmadan kendi yapılarımıza mı? İnsanlara Hz. Muhammed’in yolunu mu gösterdik, yoksa kendi ürettiğimiz yolları sünnet adı altında mı anlattık? Bu sorular birilerini mahkûm etmek için değil, hepimizin kendimizi yeniden ölçebilmesi için sorulmalıdır. Çünkü benim derdim haklı çıkmaksa kendimi savunurum; derdim hak ise gerektiğinde kendimi de eleştiririm. Islahın başladığı yer tam olarak burasıdır.

Müslümanların iç sorunları çözülmeden dışarıya karşı güçlü ve güvenilir bir söz üretmeleri kolay değildir. Hamaset bizi bir süre heyecanlandırabilir fakat sorunlarımızı çözmez. Geçmişin ihtişamını anlatmak özgüven verebilir fakat bugünün yanlışlarını ortadan kaldırmaz. Sürekli düşmanlarımızdan söz etmek öfkemizi diri tutabilir fakat kendi yanlışlarımızı tedavi etmez. Bizim ihtiyacımız öfkeden önce basiret, slogandan önce bilgi, aidiyetten önce hakikat, kalabalıktan önce nitelik, liderlerden önce ilkeler, cemaatlerden önce ümmet bilincidir. Kur’an’ın başlangıçta önümüze koyduğu ölçüye yeniden dönmek zorundayız: “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”¹³ Değişim yalnızca yönetimlerin, kurumların veya sistemlerin değişmesi değildir; zihnin, ahlâkın, ilişkilerin, önceliklerin ve ölçülerin değişmesidir.

Öyleyse yol başkasını düzeltmeden önce kendimizi düzeltmekle başlamalıdır. Başkasının taassubunu konuşmadan kendi taassubumuzu, başkasının hurafesini eleştirmeden kendi kabullerimizi, başka cemaatlerin yanlışlarını saymadan kendi yapılarımızı, karşı siyasi görüşün adaletsizliğini anlatmadan desteklediğimiz insanların yanlışlarını da görebilmeliyiz. Benim cemaatim değil ümmet; benim liderim değil hakikat; benim yorumum değil delil; benim siyasi çıkarım değil adalet; benim alışkanlığım değil vahyin ölçüsü belirleyici olmalıdır. Böyle bir anlayış bizi birbirimizden uzaklaştırmaz; tam tersine yapay sınırlarımızı azaltarak ortak kimliğimizi yeniden görünür hâle getirir: Müslüman olmak. Kur’an’ın etrafında, Hz. Muhammed’in örnekliğinde, tevhidin açıklığında, adaletin sorumluluğunda ve ümmet kardeşliğinde yeniden buluşabilmek… Bugünün sorumluları olarak asıl meselemiz budur. Çünkü derdimiz yeni bir grup oluşturmak değil, hakkı hatırlatmak; yeni bir taassup üretmek değil, hakikati diri tutmak; insanları kendimize çağırmak değil, hep birlikte Allah’ın gösterdiği ölçüye yönelmektir. Bunun için dertli olmak gerekir; fakat hamasetle değil bilgiyle, öfkeyle değil basiretle, üstünlük iddiasıyla değil sorumluluk bilinciyle dertli olmak gerekir. Kendi yanlışımızı görebilecek kadar dürüst, hak başka birinin dilinden geldiğinde kabul edebilecek kadar adil, yıllarca savunduğumuz bir görüşten delil karşısında dönebilecek kadar cesur olmak gerekir. Müslümanların gerçek yenilenmesi belki de tam burada başlayacaktır: Kendimizi hakikatin sahibi değil, hakikatin karşısında sorumlu kullar olarak gördüğümüz gün.

Dipnotlar

[1] Ra‘d, 13/11.
[2] Şûrâ, 42/10.
[3]Bakara, 2/186.
[4] Neml, 27/65.
[5] Buhârî, Sahîh, “Enbiyâ”, 48.
[6] Âl-i İmrân, 3/103.
[7] En‘âm, 6/159.
[8] Nisâ, 4/135.
[9] Müslim, Sahîh, “Müsâfirîn”, 139; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 91.
[10] Bakara, 2/208.
[11] Müslim, Sahîh, “Îmân”, 95.
[12] Saff, 61/2-3.
[13] Ra‘d, 13/11.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Fehmi Yağlı dedi ki:

    Fevkalade isabetli tespitler. İnşallah ümmetin tevhidine katkı sağlar

  2. Nazmi Uçkan dedi ki:

    Kandırıcıları ifşa etmeden yol alamayız…….bizden oy alanlar sevinerek diyorlarki”CHP siyaset üretemiyormuş”…….Türkiyede yürürlükteki rejim CHP rejimi değilmi?asıl soru şu”50 yıldır CHP rejimine alternatif üretebildinizmi”……..üretiyormuş gibi yapıp halkı sistemin içine çekerek erittiniz.sanki Allah’tan niyetlerinizi saklayabilirmişsiniz gibi

  3. Ömer Faruk dedi ki:

    Elinize, zihnininize sağlık. Yazılarınızı özenle takip etmeye çalışıyorum. Gerçi yazı demek haksızlık olur. Makale desek daha uygun. Insallah kitaplaştırırsınız. Radikaĺlikten geldik, cemaatlere uyum sağlayamadık, bireysel olarak savrulduk, geriyede dönemiyoruz, bırakin yenilenmeyi kendimizi kaybettik, ne haldeyiz kendimizde bilmiyoruz.