
Geçen gün okuduğum bir haber beni düşündürdü.
Amerika’da üçüncü çocuğunu yeni dünyaya getirmiş bir kadın, üç çocuğunu öldürdü ve şimdi cinayetle yargılanıyor. Avukatı, kadının ağır bir doğum sonrası psikoz yaşadığını, yani hasta olduğunu savunuyor. Savcılık ise cinayetlerin bir cinnet anında değil, planlı şekilde işlendiğini gösteren deliller bulunduğunu söylüyor. Mahkeme henüz kararını vermedi.
Kadın suçlu da olabilir, gerçekten ağır bir hastalığın etkisinde de olabilir. Buna biz karar verecek değiliz.
Fakat olaydan sonra oluşan kamuoyu beni düşündürdü.
Birçok ülkeden ve farklı çevrelerden kadına destek geldi. Mahkeme önünde pembe pankartlarla gösteriler yapıldı. “Yardıma ihtiyacı vardı” denildi. Bağışlar toplandı. Doğum sonrası yaşadığı ağır sürece dikkat çekildi.
Bunların içinde özellikle bazı sözler dikkatimi çekti.
“Bu siz olabilirdiniz.”
“Bu ben olabilirdim.”
Sanki ortada bir kadının yaşadığı, mahkeme tarafından henüz karara bağlanmamış bir olay değil de, her annenin başına gelebilecek, anneliğin içinde zaten var olan bir ihtimalden söz ediliyor.
İşte beni düşündüren de bu.
Çünkü bu pankartları ve bu sözleri sadece bir kadına destek veren cümleler olarak okuyamıyorum. Bana kalırsa bunlar, aynı zamanda bugün anne olan ya da yarın anne olmayı düşünen kadınlara da söyleniyor:
“Bu sizin de başınıza gelebilir.”
Sanki annelik, insanı böyle bir noktaya sürüklemesi çok da şaşırtıcı olmayan bir hayat hâliymiş gibi…
Bu haberi okurken aklıma son zamanlarda sosyal medyada sürekli karşıma çıkan, buna çok benzeyen videolar geldi.
Sözüm ona tükenmişlik yaşayan, cinnet geçiren anneler…
Anneliğin özgürlüğü bitirdiğini anlatan videolar…
Çocuk sahibi olduktan sonra, “İyi bir anne oldum ama mutlu bir insan olamadım” diyenler…
Anne olmayı, kadının kendinden vazgeçmesi gibi sunan paylaşımlar…
Elbette anneliğin zorlukları çok. Uykusuzluğu var, yorgunluğu var, bazen insanı tüketen günleri var. Bunları yok sayalım demiyorum.
Ama bir şeyi sürekli hangi yönüyle anlatırsanız, insanların zihninde de zamanla o yönü kalır.
Bir genç kız yıllarca anneliği özgürlüğün kaybı, tükenmişlik, yalnızlık ve kendini kaybetmek olarak dinlerse, anneliğe nasıl bakar?
Bir tarafta annelik kelimesinin anlamı her geçen gün genişletilip sınırları bulanıklaştırılırken, diğer tarafta gerçek annelik giderek daha ağır bir yük gibi anlatılıyor.
Bunlar beni düşündürüyor.
Çünkü dünyada doğurganlık oranları hızla düşüyor. Bunun ekonomi, gelecek kaygısı, değişen hayat şartları, rol ve sorumluluk karmaşası gibi birçok sebebi var. Bir de buna bu söylemler eklenince, ortaya daha da korkutucu bir tablo çıkabilir. Hoş, zaten amaç da bu…
Peki doğum oranlarının düşmesi sadece nüfus meselesi mi?
Bence değil.
Çünkü doğum oranlarındaki düşüş sadece nüfusu ilgilendirmiyor. İnsanları aile kurma fikrinden de uzaklaştırıyor. Bu da kuşaklar arasındaki bağı ve toplumun geleceğini etkiliyor.
Aile, insanın ilk ahlak okuludur. İnsan paylaşmayı, sorumluluk almayı, başkasının hakkını gözetmeyi ve her istediğinin olmayacağını önce ailede öğrenir.
Aile zayıfladıkça bu bağların ve değerlerin de zayıflaması kaçınılmaz. Çünkü bağlarından kopmuş, yalnızca kendi istekleri etrafında yaşayan insanı yönlendirmek daha kolaydır.
İşte bütün bu yönleriyle değerlendirdiğimizde, durum daha ciddi bir hâl alıyor. Bu olumsuz gidişten dünyanın büyük bölümü etkilenirken, bir ülke dikkat çekiyor.
Veriler, İsrail’de doğurganlık oranlarının dünyanın büyük bölümünün aksine yüksek seyrettiğini gösteriyor.
Acaba neden?
Dünyada annelik ve aile hakkında bu kadar olumsuz söylem yaygınlaşırken, İsrail toplumu neden bundan aynı şekilde etkilenmiyor?
Siz ne dersiniz?
Bunların amaçları anneliği bitirmek
Batının derdi bu!!
Lakin annelik peygamber övgüsüne mahzar olmuş bir mertebedir.
Anne olmak psikolojik bir hastalığa yakalanmak değil aksine dünyada var olmanın bir anlamı daha olmaktır.
Ben anne olmayı çok sevdim.
Sevgilerimle