
Tarih, sadece akıp giden günlerin kaydı değil; fikirlerin, niyetlerin ve duruşların amansız bir süzgecidir. Zaman zaman geriye dönüp bakmak, şahit olunan süreçlerin vicdani muhasebesini yapmak, hakikate borcu olan her insanın kaçınılmaz sorumluluğudur. Aynı çağın havasını solumuş, aynı sancıları bizzat yaşamış bir şahit olarak bugün zihnimi kurcalayan ve engellemekte zorlandığım çetin sorular var. Bu soruların odağında ise; nebevi bir ahlakla siyaset yapan, davasını kişisel ikbalinin üstünde tutan merhum Necmettin Erbakan Hoca’mızın basireti ile onun bu adanmışlığına köstek olmayı tercih edenlerin sergilediği acı vefasızlık yer alıyor.
Sorularımın merkezindeki Erbakan Hoca; Davası hakikatin hâkimiyeti olan, sadece Türkiye’yi değil, küresel ölçekte dünyayı yönetecek vizyona, birikime ve ahlaka sahip büyük bir liderdi. O, ne zaman kendi camiası veya meşrebi dışındaki gruplar hakkında bir soruya muhatap olsa, İslam kardeşliği hukukunu ve hassasiyetini her şeyin üstünde tutardı. Çatışmacı bir dili kararlılıkla reddeder; soru soranların muhtemel niyetlerini dahi basiretiyle süzerek, ‘vahşet medeniyetinin’ mensuplarını sevindirecek hiçbir söyleme prim vermezdi. Bu, derin bir incelik ve nebevi bir duruşun tecellisiydi.
Peki, bu inceliğin ve yüksek basiretin karşısında geçmişte nasıl bir tutum sergilendi?
Dün FETÖ olarak karşımıza çıkan yapı da, bugün Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin aziz mirası üzerine oturan Kurişî anlayış da ne yazık ki bu büyük mücadeleye destek olmak bir yana, adeta takoz olmayı seçtiler. Bırakın o büyük hakikat mücadelesine omuz vermeyi, acımasızca ve hiçbir kardeşlik hassasiyeti gözetmeksizin sürece köstek oldular.
Geçmişte rahmetli Erbakan Hocamızın siyasi mücadelesi sırasında; aynı vakit namazını gittiği farklı köylere defalarca kıldığı yönündeki asılsız iddiaların yayılmasına ve kendisine “yeşil komünist” yaftası vurularak Süleyman Demirel’in Adalet Partisi karşısında başarılı olmasının engellenmeye çalışılmasına canlı şahitlik ettik. Yine İmam Hatip okullarına “hatap” (odun) denilerek yıllarca milletin gözünde itibarsızlaştırma çalışmalarının yürütüldüğüne bizzat muhatap olduk.
Daha sonraki süreçte, Sayın Erdoğan’ın yanında siyasete girdiği gerekçesiyle, başta rahmetli A. Arif Denizolgun’un şüpheli ölümü olmak üzere ailesinin cemaatten dışlandığı günler henüz hafızalarımızdaki tazeliğini korumaktadır.
Diğer taraftan FETÖ elebaşının, Erbakan Hocamızın başbakan iken verdiği iftar davetine katılmayarak onu açıkça protesto etmesi ve siyasi gücünü kırmak adına aleyhinde propaganda yürütmesi; cemaat olarak sürdürdüklerini iddia ettikleri hizmetlerin İslam ümmetinden ziyade kendi dar çevrelerinin menfaatlerini korumaktan başka bir gayeye hizmet etmediğini net bir şekilde ortaya koymuştur.
Tüm bu vefasızlıklara ve sistemli engellemelere rağmen Erbakan Hoca, meselesinin şahsi iktidar değil, millete hizmet ve Hakk’ın hâkimiyeti olduğunu her fırsatta ispat etmiştir. Nitekim sağ-sol kavgalarının kan davasına dönüştüğü, toplumsal kutuplaşmanın zirve yaptığı en zorlu dönemlerde; ideolojik ezberleri bozarak Ecevit’in CHP’si ile koalisyon hükümeti kurmaktan çekinmemiştir. Siyasi linç riskine ve marjinalleşme tehlikesine rağmen, “önce ahlak ve maneviyat” diyerek milli ağır sanayi hamlesini başlatmış, Kıbrıs Barış Harekâtı gibi tarihi bir zafere imza atmıştır.
Sonuç olarak tarih, kimin milletin istikbali ve Hakk’ın hâkimiyeti için bedel ödediğini, kimin ise dar grup menfaatleri uğruna hakikat yürüyüşüne takoz koyduğunu net bir şekilde kaydetmiştir. CHP ile koalisyon kurarak millete hizmet kapısını aralayan basirete karşın; aynı kıbleye yöneldiği iddiasındaki yapıların sırf ikbal uğruna takoz olmayı seçmeleri, meselenin parti logosu değil, niyet ve dava meselesi olduğunu acı bir şekilde ortaya koymaktadır. O gün ve bugün sergilenen bu vefasızlıklar, sadece geçmişin bir yarası değil, yarınlara bırakılan en ibretli ders olarak hafızalarımızda kalmaya devam edecektir.