
İslâm, insanın hayatını yalnızca inanç ve ibadet alanıyla sınırlayan bir din değildir. O, insanın Rabbiyle, kendisiyle, diğer insanlarla ve bütün varlık âlemiyle kurduğu ilişkiye anlam ve yön veren bir hayat anlayışıdır. Bu sebeple Müslüman olmak, yalnızca bazı inanç esaslarını kabul etmek ve belirli ibadetleri yerine getirmekten ibaret değildir. Zira Müslümanlık, inanılan değerlerin hayata taşınmasını ve davranışlara yansıtılmasını gerektirmektedir. Bu nedenle iman, insanın sadece zihninde taşıdığı bir kabulü değil, aynı zamanda hayatına yön veren bir bilinci de ifade etmektedir. Dolayısıyla Müslüman olmak; inandığı değerlere göre yaşamayı, ahlâkını güzelleştirmeyi, aklını ve iradesini doğru kullanmayı, adaleti gözetmeyi, hak ve hukuka riayet etmeyi ve sorumluluk taşımayı da gerektirmektedir. Zira iman ile davranış, söz ile eylem, iddia ile gerçeklik arasındaki mesafe açıldığında, Müslümanlığın da hayata yansıması zayıflamaktadır.
Müslüman olmak, imanı ibadetle, ibadeti ahlâkla bütünleştirmektir. İbadetler, insanın Allah ile ilişkisini güçlendirirken onun davranışlarına ve insanlarla ilişkilerine de yansımalıdır. Namaz kılan, oruç tutan veya dinî bilgisi bulunan bir insanın aynı zamanda adaletli, merhametli, dürüst ve güvenilir olması da icap etmektedir. Çünkü ibadet, insanın hayatından bağımsız bir dinî davranış değil, aynı zamanda insanın kişiliğini ve ahlâkını geliştiren bir etkiye sahiptir. Bu açıdan iman ile ahlâk, birbirinden koparılamayan bir birliktelik arz eder. Allah ile kurulan ilişkinin insanlarla kurulan ilişkiye yansımaması, iman ile hayat arasındaki bağın da zayıfladığını gösterir. Adalet, doğruluk, merhamet, emanete riayet, kul hakkına saygı, ölçü ve denge gibi değerler, Müslümanlığın yalnızca bireysel değil, toplumsal boyutunu da oluşturur.
Müslüman olmak; Allah’a, kendisine, ailesine, topluma, bütün insanlara, tabiata ve diğer varlıklara karşı sorumluluk bilinci taşımak demektir. Müslümanlık, insanı sadece kendi ekseni etrafında yaşayan bir varlık olarak değil, içinde bulunduğu hayatın ve dünyanın sorumluluğunu da taşıyan bir varlık olarak görmektedir. Bu nedenle Müslümanlık, düşünmeden inanmayı ve sorgulamadan kabul etmeyi değil; akletmeyi, anlamayı, araştırmayı ve hakikati aramayı teşvik etmekte ve Müslümandan da bunu istemektedir. Zira düşünmeden inanmak zamanla alışkanlığa, sorgulamadan kabul etmek ise taklitçiliğe dönüşebilmektedir.
Oysa Kur’an, insanı sürekli düşünmeye, akletmeye, ibret almaya ve hakikati aramaya çağırmaktadır. Bu sebeple Müslümanın bilgiyle olan ilişkisi de bilinçli olmalıdır. Bilgi, sadece biriktirilmek için değil, aynı zamanda doğruyu bulmak ve doğru yaşamak için kullanılmalıdır. Bilgiyi hikmetle buluşturmak da bu bakımdan önem arz etmektedir. Zira Müslüman için önemli olan sadece bilmek değil, aynı zamanda bildiğini doğru yerde ve doğru biçimde kullanabilmektir.
Müslüman olmak, Kur’an’ı anlamaya ve onun rehberliğini hayata taşımaya çalışmaktır. Çünkü Kur’an, Müslüman için sadece sevap kazanmak amacıyla okunması gereken bir kitap değil, aynı zamanda anlaşılması ve hayata yansıtılması gereken bir kitaptır. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in hayatını da yalnızca tarihî bir bilgi olarak değil; onun ahlâkını, insanlarla ilişkisini, adalet anlayışını ve hayata bakışını anlamaya çalışarak değerlendirmek gerekmektedir. Müslümanlık, vahyin hayatta karşılık bulmasını, inancın davranışa dönüşmesini ve Kur’an ile hayat arasındaki bağın canlı tutulmasını istemektedir.
Müslüman olmak, geçmişle bağını koparmadan geleceğe de yönelmektir. Geçmiş, Müslümanların ilmî ve kültürel mirasıdır. Dolayısıyla Müslümanın bu mirası öğrenmesi ve ondan yararlanması gerekir; ancak geçmişte üretilen her düşünceyi değişmez bir hakikat olarak görmemesi de icap etmektedir. Zira her dönemin kendine özgü şartları, ihtiyaçları ve sorunları bulunmaktadır. Geçmişin belirli şartları içinde ortaya konulmuş cevapları ve düşünceleri, bugünün bütün sorunlarına değişmez cevaplar olarak görmek, hayatın ve şartların değiştiği gerçeğini göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle geçmişi ne bütünüyle reddetmek ne de olduğu gibi kutsallaştırmak gerekir. Asıl olan, geçmişin birikiminden yararlanırken bugünün şartlarını da doğru okuyabilmektir.
Bu nedenledir ki günümüzde Müslümanların önemli bir kısmı, geçmişten devraldığı dinî miras ile modern dünyanın ortaya çıkardığı yeni şartlar arasında denge kurmakta zorlanmaktadır. Bir tarafta değişen hayat şartları, bilim ve teknoloji, iletişim araçları ve yeni düşünce biçimleri; diğer tarafta ise geçmişten gelen anlayışlar, alışkanlıklar ve yorumlar bulunmaktadır. Asıl mesele, bunlardan birini bütünüyle reddetmek veya diğerini sorgusuzca kabul etmek değildir. Asıl mesele, Kur’an’ın temel ilkeleri ışığında yeni şartları doğru okuyabilmektir. Müslüman, geçmişin birikiminden güç alırken geleceğin ihtiyaçlarını da görebilmelidir.
Müslüman olmak, kendisini sürekli olarak doğru ve yeterli görmek değil, kendi eksikleri ve kusurlarıyla da yüzleşebilmektir. Başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır; asıl zor olan, kendi yanlışlarımızı görebilmektir. Sorunları sürekli başkalarının hatalarıyla açıklamaya çalışmak, insanı kendi sorumluluklarından uzaklaştırmaktadır. Oysa insanın kendisini sorgulaması, değişimin ilk başlangıç noktasıdır. İnsan, kendi sorunlarını görmeden çözüm üretemez; eksiklerini kabul etmeden kendisini yenileyemez ve yanlışlarını sorgulamadan doğruya ulaşamaz. Bu nedenle Müslümanların bugün her şeyden önce kendilerine dönmeleri gerekiyor. Sadece başkalarını eleştiren değil, kendisini de eleştirebilen; eleştiriye açık olmakla birlikte değerlerinden kopmayan; geçmişini bilen, fakat geleceğe kapalı olmayan; modern dünyayı tanıyan, fakat onun karşısında kendi kimliğini ve kişiliğini kaybetmeyen bir düşünceye ihtiyaç vardır. Çünkü Müslüman olmak, sadece sorunları tespit etmek değil, çözüm konusunda sorumluluk almaktır.
Günümüzde Müslümanların yaşadığı birçok sorun, yalnızca dış şartlardan, siyasî gelişmelerden, ekonomik sıkıntılardan veya kültürel değişimlerden kaynaklanmamakta; bunların yanında kendi iç dünyası, düşünce tarzı, bilgi anlayışı, ahlâkı ve dini anlama ve yaşama biçimi de bu sorunlarda önemli bir yere sahip bulunmaktadır. Bu nedenle sadece dış dünyayı değil, kendimizi ve kendi sorumluluklarımızı da düşünmemiz gerekiyor. Çünkü değişim önce insanın kendi iç dünyasında başlamakta, sonra da dışa yansımaktadır. Dolayısıyla insan değiştikçe aile değişmekte; aile değiştikçe de toplum değişmeye başlamaktadır.
Bu bakımdan Müslümanların geleceğini yeniden inşa etmeleri, öncelikle kendi düşünce dünyalarını ve hayat anlayışlarını yeniden gözden geçirmelerine bağlıdır. Bunun için düşünceyi canlı tutmak gerekir. Zira düşünce, tamamlanmış ve donmuş bir yapı değildir; yeni sorular, yeni şartlar ve yeni tecrübeler karşısında yeniden ele alınması gereken bir niteliğe sahiptir. Önemli olan düşünmekten vazgeçmemek; hakikati ararken samimiyeti, ilmî ölçüyü ve ahlâkî sorumluluğu korumaktır. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Nasıl bir Müslüman olmak istiyoruz ve nasıl bir Müslüman toplum oluşturmak istiyoruz? Bu sorunun cevabı sadece söylemlerimizde değil, hayatımızda ortaya çıkacaktır. İnandığımız değerlerin davranışlarımıza ne ölçüde yansıdığı, insanlara karşı nasıl davrandığımız, bilgiyi nasıl kullandığımız, farklı düşüncelere karşı ne kadar açık olduğumuz ve adalet karşısındaki tavrımız, aslında nasıl bir Müslüman olduğumuzu da gösterecektir.
Bu bakımdan bugün Müslüman olmanın gereği, sadece daha çok konuşmak değil; daha doğru düşünmek, daha çok okumak, daha derin anlamak ve daha güzel yaşamaktır. Bunun için imanımızı ahlâkımızla, bilgimizi hikmetle, ibadetimizi sorumlulukla ve düşüncemizi hayatımızla bütünleştirmemiz gerekmektedir. Elbette sorunlarımız vardır ve çoktur; fakat imkânlarımız da az değildir. Kur’an’ın rehberliği, Hz. Peygamber’in örnekliği, zengin ilmî mirasımız ve insanlığın ortak tecrübesinden yararlanma imkânımız hâlâ elimizdedir. Yeter ki geçmişin birikimiyle geleceğin ihtiyaçlarını buluşturabilecek bir düşünce ve irade ortaya koyabilelim.
Müslüman olmak; Allah’a inanmakla birlikte bu inancın gerektirdiği ahlâkı kuşanmak, ibadetleri hayatın anlamından koparmamak, aklı ve bilgiyi doğru kullanmak, hakikati aramak, adaleti gözetmek, insanlara ve bütün varlık âlemine karşı sorumluluk taşımak ve gerektiğinde kendisiyle yüzleşebilmektir. Zira Müslümanlık, insanın kendisini tamamlanmış ve kusursuz görmesi değil, sürekli olarak daha iyiye, daha doğruya ve daha güzele yönelme çabasıdır. Bu çaba bireyde başlar; aileye, topluma ve nihayetinde medeniyete uzanır.
Öyleyse Müslüman olmak ne demektir? Allah’a inanmakla birlikte bu inancın gereğini hayatına taşımak; imanını ahlâkıyla, ibadetini sorumluluğuyla, bilgisini hikmetiyle ve düşüncesini davranışlarıyla bütünleştirmektir. Kısacası Müslüman olmak, inanmak kadar yaşamayı; bilmek kadar anlamayı; eleştirmek kadar kendini sorgulamayı ve geçmişten güç alırken geleceği yeniden kurmayı gerektirir. İşte Müslümanlık, bütün bunları bir kimlikten öte, bir kişiliğe ve bir hayat tarzına dönüştürme çabasıdır.
Hristiyan aleminde müsülmane,
Doğu asya aleminde muhammedi diye isimlendirilen müslüman kelimesi anlam ve ihtiva ettiği kişiliği ferdi boyutta değerlendidiğimizde.
Hesap gününü kavramı dahada önem kazanıyor.
Kim sarımsak yerse onun ağzı kokar.
Kim su içerse onun suduzluğu kanar.
Kim biber yerse onun dili yanar.
Her iki yazıda hocamız iyi insan iyi Müslüman ilişkisini çok güzel izah ettiler. Rabbimiz insanı en güzel şekilde yarattı. Fıtratında iyilik güzellik var.zamanla bu fıtrat bozuluyor. İslâm bu fitrata biçim şekil veriyor. Rol model olarak hz peygamberi gösteriyor. Usve i hasene olarak.iyi bir Müslüman aynı zamanda iyi insandir. İyi insan olmanın bütün hasletleri onda vardır ama iyi insan iyi Müslüman değildir. İman etmesi imanın şartlarını kuşanmasi gerekir.
İnsan olmak başlı başına bir erdem hareketidir. Zira en güzel şekilde yaratılan insanın fitratini koruması az şey değildir. Hele bunu imanla taçlandirmak ne güzel haslettir.
Ecdadimizin futuhati sadece kılıç zoruyla olmadı gittikleri yerlerde insanlığın hayran kalacağı ahlâk numuneleri gösterdiler bu güzel ahlâkin kaynağının islâm olduğu anlaşılınca fevc fevc insanlar Müslüman oldular.
Akif imizin deyişiyle. Bir zamanlar bizde millet hem nasıl milletmişiz..Gelmişiz dünya ya insanlık nedir milliyet nedir öğretmişiz..
Bu güzel yazı için hocamıza teşekkür ederiz. Tebrik ederiz.