
Hz. Ömer, Übey bin Kâ’b’a, takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey sordu ona:
“– Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” O da,
“Evet, yürüdüm.” deyince:
“– Peki, ne yaptın?”
Hz. Ömer: “Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi vererek yürüdüm.”
Bunun üzerine Übeyy:
“İŞTE TAKVA/SORUMLULUK BUDUR!…” dedi. (Tefsir, İbn-i Kesîr, I/42)
Hayatta kötü, yanlış, çirkin her bir şeyin ve tüm kötülüklerin bize bulaşmasını, bizleri lekelemesini istemiyorsak dikenlere basmadan yürüme titizliği ile, sorumluluk bilinci ile haramsız, yalansız, çıkarsız, sömürüsüz ve de güven eksenli bir yaşam sürmeye mecburuz. İşte kendimizi korumaya almanın, manevî bağışıklık kazanmanın yolu, takvadır/sorumluluk ve duyarlılık bilincidir. Yoksa takva, korku değildir. Bilakis hem korumadır, hem korunmadır, tüm kötülük virüslerine karşı manevi bağışıklık sistemi geliştirmedir, Tek kelime ile hesap verilebilir bir ömür sürmedir. Takvanın sadece “korku” ifade etmesi çok dar bir anlamdır. Zira KORKU, İNSANI KÖLELEŞTİRMENİN EN ETKİLİ ARACIDIR. Oysa yüce Yaratıcı akıl, irade ve vicdan vererek özellikle de kullanımını da isteyerek insanı özgürleştirmiştir.
İnsan, tabiatla, insanla, toplumla ve Allah ile ilişkilerini duyarlı ve sorumlu karakteri ile sürekli sıcak tutmak zorundadır. Yani insan, kozmik yasaya saygısını kaybederse, bütün varlıkla olan dostluğunu da kaybeder. Sonuçta insan yalnızlığa, kalabalıklar içinde bile kimsesizliğe mahkum olur. İnsan bu kainatta Allah’ın tek muhatap aldığı, yeryüzünün halifesi/kalfası yaptığı, dünyayı emanet ettiği konumdan daha iyi bir konuma yükseltmesini, onun yaratılış gayesi kıldığı tek varlıktır. Bu nedenle de evrende tek sorumlu odur, o; insandır; hayvan değil.
Bu sorumluluk, hem kendine, hem insana, hem Allah’a, hem de tüm yaratılmışlara karşıdır. İnsanın sorumlu olması, akıl, irade ve vicdan sahibi olmasındandır. Vahiy/Kur’an, sürekli insana bu sorumluluğu vurgular. Zira sorumluluk, ahlâkîliktir. Sorumluluğun olmadığı yerde ahlâk yoktur. Sorumsuzluk, ya çocukluktur, ya akılsızlıktır, ya da hayvanlıktır maalesef.
Hayat bize gelmiyor; biz hayata gidiyoruz. hayattan beklentilerimizi, sorumluluk bilinciyle harekete geçirerek ancak kendimiz kotarabiliriz. Zira hayatın yüküne omuz verecek akıl, irade ve vicdan, sadece insanda var. Onun için bu hayatın öznesi de sadece insandır; başka bir varlık değil.
O halde bu hayatın nimetlerinden yararlanan bizlerin, takva gibi, sorumluluk ve duyarlılık gibi bir zorunluluğumuz var.
“(Ey insanlar, düşünün!) yeryüzünde var olanların tümünü, sizin için yaratan O’dur, O/Allah’tır.”(Bakara,2/29) O halde sorumluluk bilinci, insana ikram edilmiş olan bu dünya ve nimetleri için, veren Allah’a fiilî bir şükürdür, teşekkürdür ve kendimize de fiilî bir duadır. Onun için bizler, evrende algı alanımıza giren her bir şeyden sorumluyuz.
Sorumluluk, hayatı olduğu gibi kabul edip karşılaştığımız tüm soru, sorun ve zorlukları kolaylaştıran, bize de insânî duyarlılık kazandıran bir kavramdır. Etki alanımızda olan her bir şeyin farkındayız, sorumluluğumuz altında olduğunun da bilincindeyiz. Öyleyse dünyayı, emanet edildiği konumdan daha iyi ve yaşanabilir bir yurt olarak bırakma çaba ve sorumluluğu sadece biz insana aittir. Yaşamakta olduğumuz bu hayat, bizim sorumluluğumuza göre ya küçülür veya büyür. Onun için sorumluluk seviyemiz artmadan, kazanacağımız her para, her bilgi, her makam ve her şöhret, sadece başımıza bela olur. Çünkü sınırsız özgürlük, sıfır sorumluluk, tam da belanın ta kendisidir maalesef.
Görüyorsunuz değil mi? Hayat konfor değildir, tatil değildir, yan gelip yatma değildir, vur patlasın çal oynasın hiç değildir. Bir ömür boyu dikenlerin üstünde yürümektir, sakınmaktır, korunmaktır, manevî bağışıklık sistemimizi diri tutmaktır, ilâhî huzurda hesabı verilebilirlik bilinci ile hep dikkatli, heyecanlı, sorumlu ve duyarlı yaşamaktır hayat.