
> “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (et-Tahrîm, 66/6)
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz…” (Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20)
Yüce dinimiz İslâm, insanın yalnızca kendi nefsinden değil, aynı zamanda sorumluluğu altındaki kimselerden de mesul olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Tahrîm Sûresi’nin altıncı ayetinde yer alan ilahî emir, müminlere sadece bireysel kurtuluşu değil, aile fertlerinin de dünya ve ahiret selametini gözetme yükümlülüğünü hatırlatmaktadır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu hakikati şu veciz ifadeleriyle beyan etmiştir:
> “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. Devlet reisi bir çobandır ve sürüsünden mesuldür. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Hizmetçi, efendisinin malının çobanıdır ve sürüsünden mesuldür.” (Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20)
Bu hadis-i şerif, toplumun her ferdine bulunduğu konum itibarıyla bir sorumluluk yüklemekte; aileden başlayarak topluma uzanan bir emanet bilincini tesis etmektedir.
Urfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda meydana gelen ve vicdanımızı derinden yaralayan bu elim hadiseler, meselenin sadece güvenlik boyutuyla değil, aynı zamanda ahlâkî ve manevî yönüyle de ele alınması gerektiğini bir kez daha göstermiştir.
Bu tür olayların detayları ve hukuki boyutları ilgili mercilerce titizlikle incelenmektedir. Ancak şu husus unutulmamalıdır ki bir çocuğun şiddete yönelmesi, çoğu zaman uzun süreçlerin, ihmallerin ve yetersiz yönlendirmelerin bir neticesi olarak ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla mesele, sadece bireysel bir suç çerçevesinde değerlendirilmemeli; aile, eğitim ve toplum boyutlarıyla birlikte ele alınmalıdır.
Bugün çocukların ve gençlerin zihni üzerinde küresel bir etki vardır. Bu, bir komplo dili değil, bir realitedir.
Sosyal medya platformları, dijital içerik üreticileri, oyunlar, diziler, kültürel akımlar… Bunların önemli bir kısmı bizim değer dünyamızdan beslenmemektedir. Hatta çoğu zaman onunla çatışmaktadır. Şiddet, haz, bireycilik, sınırsız özgürlük gibi kavramlar sürekli olarak pompalanmaktadır.
Bir zihin, içeriden boşalmadan dışarıdan işgal edilemez.
Yani çocukların kalbi ve zihni “ele geçirildiyse”, bu sadece dışarıdan bir saldırının başarısı değil; içeride bir boşluğun oluşmasının sonucudur.
Biz çocuklarımızı sadece besliyoruz; etini, sütünü, ekmeğini veriyoruz ama kalpleri ve zihinleri başkalarının elinde kalıyor. Karnını doyuruyoruz ama ruhunu doyur(a)mıyoruz.
Okula gönderiyoruz ama hayatın anlamını vermiyoruz.
Telefon alıyoruz ama rehberlik etmiyoruz.
Başarı istiyoruz ama kimlik inşa etmiyoruz.
Sonra da o boşluğu birileri dolduruyor.
Bu “dış güç” bazen bir ideoloji olur, bazen bir influencer, bazen bir film karakteri, bazen de saatlerce baş başa kaldığı oyunlar…
Şunu net bir şekilde ifade edelim:
Kalp boşluk kabul etmez. Zihin de öyle.
Eğer biz çocuklarımızı gelenek ve göreneklerimize göre yetiştirmezsek, başkaları onları bize karşı kullanır.
Ancak burada tehlikeli olan şu düşüncedir:
> “Suç tamamen dış güçlerde.”
Bu düşünce insanı rahatlatır ama çözüm üretmez.
Çünkü bu bakış açısı;
aileyi sorumluluktan muaf tutar,
eğitimi sorgulamayı engeller,
toplumsal çürümeyi görünmez kılar.
Oysa gerçek daha dengelidir:
En kritik kırılma buradadır:
Çocuk kendini kime ait hissediyor?
Ailesine mi?
Yoksa algoritmalara mı?
Eğer bir genç, kendi kökleriyle bağ kuramıyorsa, başka bir kimliğe tutunur.
Evet, çocuklarımızın zihinleri üzerinde bir operasyon, bir toplum mühendisliği vardır. Ancak bu, bir işgalden çok bir terk edilişin sonucudur.
Biz kalbi ihmal edip sahipsiz bırakırsak, başkası gelip onu ele geçirir.
Aile, insanın ilk eğitim yuvasıdır. Çocuğun karakteri, değer dünyası ve davranış biçimleri büyük ölçüde aile ortamında şekillenir. Bu bağlamda anne ve babaların;
çocuklarına sağlam bir inanç temeli kazandırmaları,
ahlâkî değerleri yaşayarak öğretmeleri,
sevgi, merhamet ve sorumluluk bilinci aşılamaları,
dijital ve sosyal etkiler karşısında rehberlik etmeleri büyük önem arz etmektedir.
Zira sadece akademik başarıya odaklanan, ancak manevî ve ahlâkî gelişimi ihmal eden bir yaklaşım, bireyin iç dünyasında ciddi boşluklar meydana getirebilmektedir.
Eğitim kurumları yalnızca bilgi aktarılan yerler değil, aynı zamanda kişilik inşasının gerçekleştiği ortamlardır. Bu nedenle öğretmenler, eğitimciler ve ilgili tüm paydaşlar, öğrencilerin psikolojik ve ahlâkî gelişimlerini de gözetmek durumundadır.
Aynı şekilde toplumun bütün kesimleri; medya, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderleri de gençlerin sağlıklı bir şekilde yetişmesine katkı sağlamakla yükümlüdür.
Ayet-i kerimede ifade edilen “koruma” sorumluluğu, yalnızca fizikî tehlikelerden muhafaza etmeyi değil, aynı zamanda bireyi günah, şiddet ve ahlâkî yozlaşmaya sürükleyen etkenlerden uzak tutmayı da kapsamaktadır.
Bu çerçevede;
inanç ve ibadet bilincinin kazandırılması,
doğru ile yanlışın ayırt edilmesinin öğretilmesi,
öfke kontrolü ve empati gibi temel insani becerilerin geliştirilmesi
büyük önem taşımaktadır.
Yaşanan bu hadiseler, bizlere bir kez daha göstermektedir ki ihmal edilen her alan, zamanla daha büyük sorunlara zemin hazırlayabilmektedir. Bu sebeple aile başta olmak üzere tüm toplum kesimlerinin üzerlerine düşen sorumluluğu ciddiyetle yerine getirmesi zaruridir.
Unutulmamalıdır ki sağlıklı bireyler güçlü ailelerde yetişir; huzurlu toplumlar ise ancak sağlam değerler üzerine inşa edilir.
Bu vesileyle benzer acıların bir daha yaşanmaması için herkesi sorumluluk bilinciyle hareket etmeye; çocuklarımızın ve gençlerimizin maddî olduğu kadar manevî gelişimlerini de ihmal etmemeye davet ediyoruz.
> “Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl.” (el-Furkan, 25/74)