islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,8784
EURO
55,4429
ALTIN
6.737,19
BIST
14.172,26
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
27°C
İstanbul
27°C
Hafif Yağmurlu
Cumartesi Parçalı Bulutlu
28°C
Pazar Çok Bulutlu
28°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
28°C
Salı Parçalı Bulutlu
29°C

AKADEMİK BİR SORUN: İNTİHAL ALMAK MI ÇALMAK MI?

AKADEMİK BİR SORUN: İNTİHAL ALMAK MI ÇALMAK MI?

AKADEMİK BİR SORUN: İNTİHAL ALMAK MI ÇALMAK MI?

İnsanlık tarihi boyunca bilgi, düşünce ve sanat eserleri, kendisinden önce oluşan birikimler üzerine inşa edilerek gelişmiştir. Hiçbir düşünür, sanatçı veya bilim insanı, kendisinden önceki bilgi mirasından tamamen bağımsız değildir. Çünkü insan; okur, öğrenir, etkilenir, değerlendirir ve bu birikimden hareketle yeni düşünceler ortaya koyar. Bu bakımdan başkasının bilgisinden, görüşünden veya eserinden yararlanmak, ilmî ve kültürel gelişmenin tabii bir gereğidir. Ancak başkasının emeğinden yararlanmak ile başkasının emeğini kendisine mal etmek arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Birincisi ilim geleneğinin devamını sağlarken, ikincisi ahlâkî ve hukukî açıdan ciddi bir problem olan intihal kavramını ortaya çıkarır.

İntihal”, ‘bir kimsenin başkasına ait bir söz veya şiiri kendisine nispet etmesi, sahiplenmesi’ anlamında kullanılır. Arap edebiyatında özellikle başkasının şiirini veya sözünü kendisine mal etme anlamında kullanılan bir terimdir.[1] Batı dillerindeki karşılığı olan Plagiarism” ise başlangıçta çocuk veya köle kaçırmayı cezalandıran antik Roma yasasındaki plagiarius’ten gelir. Plagiarius, daha  sonra Romalı şair Martial tarafından  bir yazara ait sözün, bir  başkası tarafından “kaçırılması” anlamında bir terim olarak kullanılmış [2]   ve zamanla  da başkalarının düşüncesini, sözünü veya eserini kendisininmiş gibi sunan kimse anlamını kazanmıştır. Bu nedenle bilim dünyasında bir eserin değeri, yalnızca ortaya koyduğu bilgilerle değil; bu bilgilerin nasıl elde edildiği, nasıl kullanıldığı ve kaynaklarının nasıl gösterildiğiyle de ilgilidir. Kaynak göstermek, sadece akademik bir zorunluluk değil; aynı zamanda emeğe saygının ve ilmî dürüstlüğün de bir gereğidir. Bu nedenle  intihal,  bir metni kopyalamanın veya bir başkasının ifadelerini izinsiz  ve referanssız kullanmanın yanında, bir insanın fikrî emeğini ve düşüncesini   kendi üretimiymiş gibi sunmaktır. Bu nedenle intihalin temelinde sadece bir “alma” eylemi değil, aynı zamanda bir hak gaspı da bulunmaktadır

İnsanlık düşünce tarihinde hiçbir fikir tamamen boşlukta ortaya çıkmamıştır. Büyük düşünürler, kendilerinden önceki bilginlerden yararlanmış, onların eserlerini incelemiş, eleştirmiş ve yeni yorumlarla geliştirmişlerdir. Bu durum bir eksiklik değil; aksine ilmî gelişmenin temel şartıdır. İslâm ilim geleneği de büyük ölçüde bu anlayış üzerine kurulmuştur. Müslüman âlimler, kendilerinden önce yaşamış âlimlerin eserlerini okumuş, değerlendirmiş, gerektiğinde eleştirmiş ve yeni katkılarla zenginleştirmişlerdir. Kitapların kenarlarına yazılan hâşiyeler, yapılan şerhler, ta‘lîkler ve ihtisarlar, bu ilmî sürekliliğin önemli örnekleridir.

Hiçbir büyük âlim kendisini mutlak bir başlangıç noktası olarak görmemiştir. Çünkü ilim, nesiller arasında devam eden ortak bir çabanın ürünüdür. Bu sebeple önceki eserlerden yararlanmak ayıp değil; aksine ilmî gelişmenin doğal bir şartıdır. Ancak burada belirleyici olan husus, yararlanmanın hangi ahlâkî ölçüler içinde gerçekleştirildiğidir. Bir düşünürün görüşünü aktarmak, kaynağını belirtmek ve kendi değerlendirmesini ortaya koymak bilgiye katkı sağlamaktır. Buna karşılık bir başkasının cümlelerini, fikirlerini veya araştırma sonuçlarını kaynak göstermeden kullanmak, o bilgiyi kendisine mal etmektir. Dolayısıyla mesele, bilginin alınması değil; alınan bilginin sahibinin hakkının teslim edilip edilmemesidir. Çünkü ilim dünyasında asıl değer, sadece ortaya konulan fikirde değil, o fikrin arkasındaki emeğe gösterilen saygıdadır.

Dolayısıyla intihal, günümüzde farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Bir başkasına ait metni olduğu gibi kopyalamak bunun en açık örneğidir. Bunun yanında, başkasının düşüncelerini veya araştırma sonuçlarını kaynak göstermeden kendi ifadeleriyle aktarmak, daha önce yayımlanmış kendi çalışmalarını yeni ve özgün bir eser gibi yeniden yayımlamak (öz intihal), yabancı bir dilden çevrilen bir metni kaynak belirtmeksizin kendisine aitmiş gibi sunmak ya da yapay zekâ tarafından üretilen metinleri hiçbir değerlendirme ve katkı sağlamadan kendi fikrî emeğiymiş gibi sahiplenmek de intihalin farklı biçimleridir. Bu örneklerin ortak noktası, başkasına ait fikrî emeğin gerçek sahibini gizleyerek okuyucuda yanıltıcı bir kanaat oluşturmalarıdır. Dolayısıyla intihal, yalnızca metin kopyalamaktan ibaret olmayıp, hangi yöntemle yapılırsa yapılsın, fikrî emeği sahibinden koparıp başkasına nispet etme eylemidir.

İntihal, öncelikle bir ahlâk problemidir. Çünkü bilimsel faaliyetlerin temelinde doğruluk, güvenilirlik ve dürüstlük ilkeleri bulunmaktadır. Bu ilkelerin zedelenmesi, yalnızca bir kişinin hakkının ihlal edilmesine değil; aynı zamanda bilimsel bilginin güvenilirliğinin zarar görmesine de yol açar. İlim, her şeyden önce güven üzerine kurulur. Bir araştırmacının ortaya koyduğu bilgilerin, kullandığı kaynakların ve ulaştığı sonuçların güvenilir olması gerekir. Bu güvenin temel şartlarından biri de kendisinden önceki araştırmacıların emeğine saygı göstermektir. Çünkü bilgi yalnızca zihinsel bir ürün değil; aynı zamanda uzun bir emek, zaman ve çabanın sonucudur.

İslâm düşüncesinde de emanet, doğruluk ve kul hakkı kavramları büyük önem taşımaktadır. İnsan, başkasına ait maddî veya manevî bir değeri haksız biçimde kullanamaz. Bir malı sahibinden habersiz almak nasıl bir haksızlık ise, bir insanın fikrî emeğini kaynak göstermeden kullanmak da benzer bir haksızlıktır. Bu bakımdan intihal, sadece akademik kurallara aykırı bir davranış değildir; aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluk ihlalidir. Çünkü burada ihlal edilen şey yalnızca bir metin veya bilgi değil; o bilginin arkasındaki insan emeği ve hakkıdır.

İntihal ile yararlanma arasındaki farkı ortaya koymak bakımından en dikkat çekici örneklerden biri, divan şairi Şeyh Gâlib’in şu meşhur beyitleridir:

“Esrârını Mesnevî’den aldım
Çaldımsa da mîrî mâlı çaldım.

Fehmetmeğe sen de himmet eyle,
Ol gevheri bul da sirkat eyle.”

Şeyh Gâlib, bu beyitlerinde Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden büyük ölçüde yararlandığını açıkça ifade etmektedir. Orhan Okay ve Hüseyin Ayan’ın günümüz Türkçesine aktardıkları şekliyle beyitlerin anlamı şöyledir: “Mesnevî’nin sırlarını ondan aldım. Aldıysam da devlet malı gibi herkesin yararlanabileceği bir maldan aldım. Sen de anlamaya çalış; o cevheri bul ve ondan faydalan.” [3]

İlk bakışta bu sözler, özellikle “çaldım” ifadesi sebebiyle bir itiraf gibi algılanabilir. Ancak burada kullanılan kelimeler gerçek anlamıyla değil, mecazî anlamıyla kullanılmıştır. Şeyh Gâlib, Mevlânâ’nın eserinden beslendiğini gizlememekte; aksine bunu açıkça dile getirmektedir. Buradaki “mîrî mal” tabiri, Osmanlı hukukunda devlete ait olan ve kişisel mülkiyet konusu olmayan kamu malını ifade etmektedir. Şeyh Gâlib’in amacı, gerçek anlamda bir hırsızlığı meşrulaştırmak değildir. Onun anlatmak istediği, ilim, hikmet ve irfanın insanlığın ortak mirası olduğudur. Çünkü büyük düşünürler, âlimler ve sanatçılar, kendilerinden önce oluşmuş bu ortak mirastan beslenir; ancak onu olduğu gibi tekrar etmekle kalmaz, kendi yorumlarıyla yeniden şekillendirirler. Medeniyetlerin gelişmesi de büyük ölçüde bu aktarım ve yeniden üretim süreci sayesinde gerçekleşir. Nitekim beyitte geçen:

“Fehmetmeğe sen de himmet eyle, Ol gevheri bul da sirkat eyle.” ifadesi de bu anlamı açıkça ortaya koymaktadır. Şeyh Gâlib, kendisinden sonra gelenleri de aynı hikmet hazinesinden yararlanmaya davet etmektedir. Buradaki “sirkat” (çalmak) kelimesi ise tamamen mecazîdir ve ilimden, hikmetten ve irfandan nasiplenmek anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla Şeyh Gâlib’in yaptığı şey, intihal değildir. Çünkü o, beslendiği kaynağı gizlememiş; aksine açıkça ifade etmiştir. İntihalin temel özelliği olan kaynağı gizleme ve başkasının emeğini kendisine ait gösterme durumu burada söz konusu değildir. [4]

Ne var ki zaman içinde bu beyit, bağlamından koparılarak farklı şekillerde de  yorumlanmış; özellikle, “Çaldımsa da mîrî mâlı çaldım” sözü, bazı çevreler tarafından hırsızlığı veya kamu malına yönelik yanlış anlayışları mazur gösteren bir ifade gibi kullanılabilmiştir. Hatta “Devlet malı deniz”, “Su akarken küpünü doldur” veya “Çalıyor ama çalışıyor” gibi kamu hakkını ihlal eden anlayışlarla ilişkilendirilmeye çalışanlar da olmuştur.  Oysa Şeyh Gâlib’in maksadı ne devlet malını küçümsemek ne de hırsızlığı meşrulaştırmaktır. O,  sadece ilim ve hikmetin ortak bir miras olduğunu ve bu mirastan herkesin yararlanabileceğini edebî bir anlatımla ifade etmektedir. Bu nedenle söz konusu beyit, intihale örnek olarak değil; aksine kaynağını açıkça belirterek birikimlerden yararlanmanın güzel bir örneğini sunmaktadır.

Bir eserden faydalanmak ile onu aynen kopyalamak arasındaki farkı en güzel dile getiren isimlerden biri de Peyami Safa’dır. O, “Almak ve Çalmak” başlıklı yazısında, Fransız yazar Anatole France’ın “Başkalarından uygun ve faydalanılması mümkün şeyler alan muharrir namuslu adamdır.” şeklindeki görüşünü değerlendirirken, Şeyh Gâlib’in meşhur beytini de hatırlatır. Ancak Peyami Safa, burada önemli bir ayrım yapar. Ona göre başkalarından faydalanmak, kültür ve düşünce hayatının doğal bir gereğidir; fakat bunu gizlemek ve sahiplenmek ahlâkî değildir. Bu hususu şu ifadelerle dile getirir: “Şaheser orta malıdır. Onun ziyafet sofrasına her muharrir oturabilir ve dilediği fikri meze yapabilir. Fakat mertçe ve açıkça. Kedi gibi şaheser sofrasının üstüne sıçrayıp kimse görmeden tavuğun budunu kapıp kaçan muharrirleri temize çıkarmak isteyen Anatole France üstadımızla beraber değiliz. Bilâkis, bu kediyi huyundan vazgeçirmek için basma bir süpürge sopası indiren ahçı kadınla beraberiz”[5] Peyami Safa’nın bu değerlendirmesinde geçen “ortak mal” ifadesi, eserlerin herkes tarafından izinsiz biçimde sahiplenilebileceği anlamına gelmemekte, zira buradaki ortaklık, insanlığın ortak kültür ve düşünce mirasından yararlanma anlamına gelmektedir.

Gerçekten de büyük eserler, kendilerinden sonraki nesiller için birer bilgi ve ilham kaynağıdır. Her araştırmacı, düşünür veya sanatçı bu mirastan faydalanabilir. Ancak bunun yolu, kaynağı gizlemek değil; aksine kaynağa hakkını teslim etmek ve kendi katkısını açıkça ortaya koymaktır. Bu sebeple Peyami Safa’nın yaklaşımı, ilmî ve edebî ahlâkın temel ilkesini ortaya koymaktadır: Yararlanmak meşrudur; fakat sahiplenmek haksızlıktır.  Zira büyük eserlerden beslenmek, kültür ve medeniyetlerin gelişmesinin vazgeçilmez şartıdır. Ancak başkasının emeğini gizleyerek onu kendi eseri gibi sunmak, hem ilmî dürüstlükle hem de ahlâkî sorumlulukla bağdaşmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’in temel ilkelerinden biri emanettir. Emanet sadece maddî varlıklarla sınırlı değildir; bilgi de emanettir, fikir de emanettir, emek de emanettir. Kur’an şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlü’ne hainlik etmeyin; bile bile emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [6] Bu ayet, genel anlamda insanın sahip olduğu bütün sorumluluk alanlarında güvenilir olması gerektiğini ifade etmektedir. Bu çerçevede başkasının fikrî emeğini kendisine mal etmek de bir anlamda fikrî emanete aykırı bir davranıştır. Çünkü burada bir başkasına ait olan hakkın teslim edilmemesi söz konusudur. Yine Kur’an’da: “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın.”[7] buyrulmaktadır. Bu ilke her ne kadar doğrudan ticari ilişkiler bağlamında ifade edilmiş olsa da, adaletin hayatın bütün alanlarında gözetilmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. İlmî çalışmalarda adalet ise, her düşünceyi ve her katkıyı sahibine nispet etmekle gerçekleşir. Bu bakımdan intihal, yalnızca akademik bir kural ihlali değil; aynı zamanda emanet ve adalet ilkelerine aykırı bir davranıştır.

Günümüzde dijital imkânların ve yapay zekâ destekli bilgi üretim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu mesele daha da önem kazanmıştır. Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, emeğe duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, bilginin kaynağını doğru belirleme, onu değerlendirme ve özgün katkı ortaya koyma sorumluluğunu daha önemli hâle getirmektedir. Sonuçta almak ile çalmak arasındaki fark, kaynağa gösterilen saygıda ve emeğe verilen değerde ortaya çıkar. Çünkü ilim, güven üzerine yükselir. Güvenin kaybolduğu yerde ise ne gerçek ilim kalır ne de medeniyet.

 

[1] İsmail Durmuş, İntihal, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2000, 22/347-350.

[2] Catherine Dolignier, Plagiat et auctorisation. Les étudiants face à l’écriture de recherche, Paris: L’Harmattan,  2024, s. 19.( Bu bilgiyi veren değerli bilim insanı Prof. Dr. Ramazan Adıbelli’ye teşekkür ediyorum.)

[3] Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk, haz. Orhan Okay – Hüseyin Ayan, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1975, s. 348.

[4] İbrahim Kardeş, “Şeyh Galip ve ‘Mîrî malı'”, Yeni Şafak, 30 Mayıs 2000.

[5] Peyami Safa, “Almak ve Çalmak”, Yeni Mecmua, 23 Mayıs 1942, s. 4.

[6] Enfâl 8/27

[7] En‘âm 6/152.

 

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.