
İnsanın en büyük imtihanı, kendisine bahşedilen aklı kullanıp kullanmamakla başlar.
Akıl, yalnızca bireysel bir düşünme aracı değildir; başka bir aklın çıkmazlarını çözmek, mantıksızlığını anlamlandırmak için de vardır. Empati, aklın duygusal değil, mantıksal bir sonucudur. Bu yönüyle akıl, bireysel sorumluluktan toplumsal sorumluluğa evrilir. Çünkü akıl, çelişkiyi değil, dengeyi yani orta yolu bulmak için yaratılmıştır. Bu sayede Allah’ın bahşettiği yeryüzü nimetleri insanların topluca mutluluk kaynağına dönüşür.
Akıl, birilerini kendi safımıza çekmek için kullandığımız bir ikna silahı değil; hakikati hep birlikte bulmak için başvurduğumuz bir liman olmalıdır. Menfaat odaklı bir zekâ, sadece günü ve kişiyi kurtarırken; ortak akla hitap eden bir akıl, geleceği inşa eder. Toplumu rahat ve huzurlu bir ortama kavuşturur.
Kainatın düzenine bakıldığında, her şeyin kusursuz bir uyum içinde işlediği görülür. Bu uyum, insanın aklına sürekli düşünmek için çağrı yapar. Kur’an ise bu çağrıyı daha da derinleştirir. Defalarca aynı soruyu yöneltir: “Neden aklınızı kullanmazsınız?” Bu soru, bir hatırlatma değil, bir uyarıdır. Çünkü aklını kullanmayan insan, kainatın işaretlerini göremez, Kur’an’ın sunduğu anlamı kavrayamaz. Nihayetinde huzursuz ve mutsuz bireylerden oluşan sorunlu bir toplum ortaya çıkar. Sorun dışarıda değil, insanın kendisindedir. Akıl, kullanılmadığında körelir; görmezden gelindiğinde paslanır.
Zira kadim bir hikmetle ifade edildiği gibi: Kainat dilsiz bir kitap, Kitap ise dile gelmiş bir kainattır. Akıl, bu iki ayeti birleştiren köprüdür. Bu köprüyü kuramayanlar, dini sadece bir şekil, dünyayı ise sadece bir madde yığını olarak görme yanılgısına düşerler.
Bugünün dünyasında bilgi bolluğu içinde aklın rehberliğini kaybetmek, en büyük çelişkidir. İnsan, teknolojiyi, bilimi, sanatı konuşurken bile çoğu zaman aklını değil, alışkanlıklarını konuşturur. Oysa akıl, alışkanlıkların zincirini kırmak için vardır. Kitap ise bu zinciri kıracak anahtarı sunar: düşünmek, sorgulamak, anlamak. Düşünmek, insanın kendi varlığını yeniden kurmasıdır; sorgulamak, hakikate yaklaşmanın tek yoludur; anlamak ise huzura kavuşmanın kapısıdır.
Çoğu zaman ‘akıl yürütmek’ zannettiğimiz şey, aslında atalarımızdan devraldığımız ön yargıları yeniden paketlemekten ibarettir. Gerçekten akletmek; kalıpların konforunu değil, hakikatin zahmetini göze alabilmektir.
Toplumların ortak aklı, bireysel körlükleri aşmanın tek yoludur. Ortak akıl devreye girdiğinde, huzur arayışı gerçek bir zemine oturur. İnsan, kainatın düzenini ve Kitap’ın işaretlerini birlikte okuduğunda, çelişkiden değil, barıştan beslenir. Akıl, bireyin iç dünyasında bir ışık olduğu kadar, toplumun ortak vicdanında da bir rehberdir.
Ortak akıl, herkesin aynı şeyi düşünmesi değil; farklı fikirlerin aynı huzur potasında, ahlak ve mantık süzgecinden geçirilerek eritilmesidir. Çatışma, aklın bittiği yerde başlar; barış ise akılların buluştuğu noktada filizlenir. Bir toplumda çatışma varsa, asabiyet hakimse orada şeytani düzen hakim demektir. Şeytani düzenden kurtulmanın yolu ortak aklı çalıştırmak ve yaşatmaktan geçer. Bunun yolu da aklı ikna silahı değil hakikatı bulmak için başvuru aracı kılacak bir nizam kurmakla olur.
Unutulmamalıdır ki; akletmek sadece bir yetenek değil, aynı zamanda insana yüklenmiş en asil emanettir. Bu emaneti hakkıyla taşımak, sadece kendimize değil, parçası olduğumuz tüm kainata olan borcumuzdur.
Sonuç olarak, aklını kullanmayan insan, kendi kendine kapanmış bir kapıdır. O kapıyı açmak için dışarıdan bir anahtar beklemek boşunadır. Anahtar, Allah’ın insan fıtratına yerleştirdigi düşünme kabiliyeti sayesinde zaten insanın kendi elindedir. Bu yüzden düşünmek, Kitap’ın en çok hatırlattığı eylemdir.
Temennimiz düşünen bireylerin elinde inşa edilen ve hakimiyetinde olan bir dünya nizamının kurulmasıdır.