islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
32,9477
EURO
35,3513
ALTIN
2.456,71
BIST
10.679,98
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
28°C
İstanbul
28°C
Açık
Çarşamba Açık
28°C
Perşembe Açık
28°C
Cuma Az Bulutlu
28°C
Cumartesi Az Bulutlu
28°C

AŞK VE BAĞDAT

AŞK VE BAĞDAT

“Âşıka Bağdat Sorulmaz; / “O dağları aşar gider!” Nereden esti bilmiyorum böyle bir gurbet rüzgârı yakaladı duygularımı? Bunu derken “âşık mısınız?” diye bir merak yoklaması yapabilirsiniz. Hayır değilim. Yalnız o eski yakıcı aşkları kaybettiğimizin hüznünü yaşıyorum.

Geçenlerde bir dostum torunundan söz etti. Daha ilkokul birinci sınıfa gidiyormuş, dedesine ”Dede, ben sınıf arkadaşım Leyla’ya âşık oldum. Büyüyünce onunla evleneceğim”, demiş. Bu çocuk aşkı ve evlenmeyi bu yaşta önüne hedef olarak alıyorsa, geleceğinde ne türlü maceralar yaşayacaktır, diye bakabilirsiniz. Hayır, hiçbir macera yaşamaz, yarın o çocuk bir başkasına da âşık olabilir. Liseyi bitirene kadar bir düzine kıza gönül koyar, sonunda hiçbirisiyle de hayatını birleştiremez. Çünkü aşkın o kavurucu hasret duygusunu kaybedecektir.

İşte tehlike burada başlamaktadır. Çocuklarımız aşkın kutsallığından koparılıyor. Göz göze gelmeye utanan neslin çocukları şimdi el ele, hatta parklarda bile kucak kucağa oturuyorlar.

Yaşadığım utanç verici bir olay:

Bir kültür merkezinde yaş ortalamamız 65/70’in üzerindeki dostlarımızla sohbet ediyoruz. Kapalı bir mekân, üstelik kültür ortamındayız. İki genç, birbirleriyle kucak kucağa oturuyorlar, neredeyse sevişecekler. Hani “Aşkın gözü kördür” derler, ama bu iki insan çocuk değillerdi, yaşları 30’un üzerinde bir üniversitede yüksek lisans yapıyorlarmış. Edemedim, bir süre sonra salon dışına çıkan gencin peşinden gittim, kendisini ayıpladım, “Utanmıyor musun, burası randevuevi mi, insanlara saygın yok, kendi karakterine saygı duymalısın”, dedim. Cevabı şaşırtıcıydı, “Ne varmış yaptığımızda?

Şimdi bunlar devletin eğitim kademelerinde görev alacaklar. Çocuklarımızı eğitecekler. Aşkın mahremiyetini reddeden bir zihniyet körlüğü içinde toplumun çeşitli kademelerinde hizmet üretecekler.

Bu utanç verici tablonun artık sokaklardan böyle toplum alanlarına taşınması, Türkiye’nin bir ahlaki çöküş içerisinde olduğunun kaygısını duyurmuyor galiba?

Kalkınmayı paraya, dolayısıyla refaha endeksleyen zihniyet, ruhumuzu kemiren bu tür olaylara aldırış etmiyorsa, vay bu ülkenin haline!

Galiba Bağdat’a varmayan âşık sokakların kiri içerisinde eriyip gidecek.

Nerede o, “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib /kılma derman kim helakim zehri dermanındadır” Yani ‘Ben aşk derdinden memnunum, bana ilaç vermek isteyen tabip bundan vaz geç, çünkü benim derdim dermanımdır’, diyen Fuzuli’nin ıstıraplı yüreği?

Aşkı sokağın duyarsızlığına kaptıran neslin, sonucu nedir biliyor musunuz? Böyle okullarda bulup evlenenlerin üçte birisi, evliliklerinin ilk üç yılında boşanıp kişiliklerini ezen duygusal çözülmeyle yok olup gidiyorlar.

Seyrani’nin çok güzel bir beyti vardır

Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş,

Kıyamete kadar sökülmez imiş!”

Hey Koca Âşık, kalk da ülke insanın geldiği hali gör ve bir daha ölüver!

Şimdi ‘aşk’ ve Bağdat’ meselesine bakalım isterseniz? Bu şarkı sözlerini düşünen adam, aşkın Bağdat’la ilgisini nasıl kurdu bilemiyoruz? Görünen o ki, böyle bir şiirin oluştuğu dönemde Bağdat en gözde şehirlerden birisiydi. Bir sevgiliye kavuşmakla Bağdat’a kavuşmak denk tutulmuştu.

Dicle nehrinin ki yakasına yayılan şehir, Mezopotamya ovasının ortasında yer alırken. Eski kaynaklar bu şehre böyle bir adı (Tanrının Hediyesi) anlamına geldiğini için verildiğini söyler.

Aşk için söylenenler bunan mı ibarettir? Elbette ki değil. Her şairin çıkınında mutlaka aşk uğruna kalemi yüreğine batıranların yaralı izleri vardır. Biz de bir dönem bunu dillendirmeden edememiştik:

Aşkın pınarından beslenir Bağdat,

Dicle’nin diliyle seslenir Bağdat,

Hasretiyle nice gönle gül diker;

Gönlüme acıyla yaslanır Bağdat!

Nice acısıyla yaslanır Bağdat?’ Hain güçler, iki kardeş ülkeyi savaşa sürükledi. İran ve Irak, hem enerjilerini, hem değerlerini, hem de insanlarını kaybettiler. 1,5 milyon zinde gücünü kendi topraklarına gömen bu iki şehirden kazanan oldu mu? Hayır! İşin ders veren tarafı, savaşı çıkaranlar da bu savaşın kurbanı olarak hayatlarını kaybederek bedelini ödediler.

Arkasından Amerikan Emperyalizminin merhametsiz saldırıları bu şehri perişan etti. Bir adamı yıkmak için bir ülkeyi ateşe verdiler ve yağmaladılar.

Bütün bunlar da yetmedi, bu ülke parçalara bölündü. Bizim şarkılarımıza sinen hüznün ve aşkın dili, artık Bağdat’ı idealize etmemektedir.

Şimdi tarumar edilmiş bu şehrin külleri arasından yeni bir aşkın heyecanı doğmayacak ve şehir kendi yarasını saracak âşıklarına da pek kavuşamayacaktır.

 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.