islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
15,8769
EURO
16,8435
ALTIN
942,56
BIST
2.372,35
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
23°C
İstanbul
23°C
Açık
Pazar Açık
23°C
Pazartesi Açık
25°C
Salı Parçalı Bulutlu
24°C
Çarşamba Açık
25°C

Bazı Peygamberlere İftira Edilmesi IV

Bazı Peygamberlere İftira Edilmesi IV
25.11.2017
A+
A-

Önceki kitaplara sadece Allâh hakkında değil aynı zamanda O’nun peygamberleri hakkında da çeşitli iftiralar eklenmiştir. Burada sözkonusu ettiğimiz iftiralara da birkaç örnek vermek istiyoruz.

İnceleyeceğimiz birinci örnek; tevhidin önderi olarak da bilinen İbrâhim (a.s.) hakkındadır. Eski Ahit’e göre o, korktuğu için yalan söyleyen ve eşini kendi eliyle Firavuna takdim eden birisidir:

Ve Rabb İbrâhim’in karısı Sâra’dan dolayı Firavun’u ve onun sarayını büyük vuruşlarla vurdu. Ve Firavun İbrâhim’i çağırıp dedi: “Bana bu yaptığın nedir? Bunun senin karın olduğunu niçin bana bildirmedin? Niçin: bu benim kız kardeşim dedin, ben de onu karı olarak aldım? Ve şimdi işte karın al ve git.”[1]

Zikrettiğimiz bu haberin aksine Kur’ân-ı Kerim, İbrâhim’in hayatı boyunca tevhid uğrunda pek çok tehlikeyi göze aldığını dolayısıyla korkak birisi olmadığını ve şartlar ne olursa olsun inancından ve kimliğinden asla taviz vermediğini bildirmektedir. Bu bağlamda o, daha çocuk iken başta babası olmak üzere putlara tapan insanlarla yolunu ayırmış hatta içinde yaşadığı toplumun tapındığı putları kırmaktan da çekinmemiştir. Yaptığı bu iş sebebiyle Hz. İbrâhim cezalandırılmak üzere ateşe atılmış ancak Rabb’inden bir lütuf olarak ateşte yanmamış ve oradan salimen kurtulmuştur.[2]

Hayatının daha sonraki dönemlerinde de İbrâhim (a.s.) birçok hususta ilâhî denemelere tabi tutulmuş ve yüce Allâh’a iyi bir kul olmanın gereğini yerine getirerek girdiği denemelerin tamamında başarılı olmuştur. Meselâ oğlu İsmail’i kurban etmesi hususunda denenmiş ve bunda samimi olduğunu ispatlamıştır.[3]Öyleyse bu türden büyük badireler atlatan bir peygamber hiçbir zaman Eski Ahit’in yukarıdaki iftirasına konu edilmemelidir. Kanaatimizce yanlış düşünceli bazı insanlar, dünyada yaptıkları ve yapacakları yüz kızartıcı birtakım işleri İbrâhim (a.s.) üzerinden meşru göstermek istedikleri için böyle bir iftirayı onun adına Eski Ahit’e eklemişlerdir.

Diğer taraftan aynı düşüncedeki insanlar hemen her toplumda görülebilen yüz kızartıcı daha pek çok eylemi bazı peygamberlere isnat ederek meşrulaştırmak istemişlerdir. Bunlardan birisi de Hz. Nuh hakkında yapılan şu iftiradır:

Ve Nuh çiftçi olmağa başladı ve bir bağ dikti ve şaraptan içip sarhoş oldu. Ve çadırının içinde çıplak oldu… Ve Nuh şarabından ayıldı ve küçük oğlunun kendisine yaptığını anladı. Ve dedi: “Kenan lanetli olsun!”[4]

Nuh (a.s), Eski Ahit’in aksine Kur’ân-ı Kerim’de hep güzel işlerle anılmakta ve ilâhi taltife mazhar olmaktadır:

Andolsun, Nuh bize duâ edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz. O’nu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık. O’nun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. Âlemler içinde Nuh’a selam olsun. İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.[5]

Eski Ahit’te kendisine iftira edilen peygamberlerden birisi de Hz. Hârûn’dur:

Halk Mûsâ’nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Hârûn”un çevresine toplandı. Ona, “Kalk, bize öncülük edecek bir ilâh yap” dediler, “Bizi Mısır”dan çıkaran adama, Mûsâ”ya ne oldu bilmiyoruz!” Hârûn, “Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin” dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Hârûn”a getirdi. Hârûn altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı. Halka; “Ey İsrâiloğulları, sizi Mısır”dan çıkaran Tanrınız budur!” dedi.[6]

Putçuluğu peygamber yolu olarak gösteren bu haber müheymin olan Kur’ân tarafından şöylece düzeltilmiştir:

Allâh, şüphesiz biz senden sonra halkını sınadık; Sâmiri onları saptırdı dedi… (Sâmiri) onlar için böğüren bir buzağı heykeli yaptı (ve şöyle dedi):” bu sizin de ilahınızdır Mûsâ’nın da ilahıdır…” Andolsun Hârûn onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla sadece imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahman’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.” Onlar da “Mûsâ dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz” dediler.[7]

Eski Ahit metinlerine göre;Hz. Süleyman da eşlerinin kendisini kandırması sonucu Allâh’tan uzaklaşan birisidir:

Ve vâki oldu ki, Süleyman’ın ihtiyarlığı zamanında karıları onun yüreğini başka ilahların ardınca saptırdılar; ve babası Dâvud’un yüreği Allâh’ı Rab ile bütün olduğu gibi onun yüreği bütün değildi. Ve Süleyman Saydalıların ilahesi…nin ardınca gitti. Ve Süleyman Rabb’in gözünde kötü olanı yaptı ve tamamen Rabb’in ardınca yürüyen babası Dâvud gibi yürümedi.[8]

Kur’ân-ı Kerim’in peygamber olarak bildirdiği[9]seçkin bir kulun, meşru olmayan bir şekilde kadınlarla buluşmasını konu edinen bu paragraf mezkur konuyu bir atalar kültü haline getirme çabasındadır. Bu iftiraya karşın Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın tevhîdî yönelişini hiçbir tereddüde yer vermeyen şu ifadelerle açıklamaktadır:

Dâvûd’a da Süleyman’ı bağışladık. O ne güzel kuldu. Şüphesiz o Allâh’a çok yönelen bir kimse idi.[10]

Bu kısımda son olarak Hz. İsâ hakkında Yeni Ahit’te yer alan şu haberi incelemek istiyoruz:

Üçüncü gün Galile’nin Kana şehrinde düğün oldu. İsâ’nın annesi de orada idi. İsâ ile şakirtleri de düğüne çağrıldı. Ve şarap eksilince İsâ’nın annesi ona dedi: “Şarapları yok.” İsâ ona dedi: “Kadın beni neden rahatsız ediyorsun?…” İsâ hizmetçilere dedi: “Küpleri su ile doldurun.” Onları ağızlarına kadar doldurdular. Ve hizmetçilere dedi: “Şimdi çıkarıp ziyafet reisine götürün;” onlar da götürdüler. Ziyafet reisi şarap olmuş suyu tattığı zaman onun nereden olduğunu bilmiyordu (fakat suyu çıkarmış olan hizmetçiler biliyordu), ziyafet reisi güveyi çağırıp ona dedi: “Herkes önce iyi şarabı, ve çok içtikleri zaman kötüsünü kor; sen iyi şarabı şimdiye kadar sakladın.” İsâ, kendi alametlerinin bu başlangıcını Galile’nin Kana şehrinde yaptı ve izzetini gösterdi… [11]

Mucize olarak takdim edilen bu haberi bir peygamberin misyonuyla bağdaştırmak tabi ki mümkün değildir. Her ne kadar peygamberlerin getirdikleri terbiye sistemlerinde bazı küçük değişikliklerin olduğu biliniyorsa da, içki gibi temel bir yasağın caiz olduğu ilâhi bir sistem bilinmemektedir. Diğer taraftan zararlarının yanı sıra, vahiy alan bir peygamberin içki kullanması, ya da yukarıdaki örnek de olduğu üzere içki üretmesi, ayrıca annesini azarlaması onların tebliğ görevleriyle de bağdaşmaz; çünkü peygamberler, aynı zamanda insanların maddi ve manevi dünyalarında çok yönlü yıkımlara sebep olan bu türden olguları ortadan kaldırmakla ve bu konuda örnek olmakla görevlidirler. Dolayısıyla biz, kullandıkları içkiye İsâ (a.s.) aracılığıyla meşruiyet kazandırmak isteyen kötü niyetli bazı insanların böyle bir haberi Yeni Ahit’e ekledikleri kanaatindeyiz.

Kur’ân-ı Kerim, yukarıdaki ifadelerin aksine İsâ (a.s.)’nın, ilâhî emirlere boyun eğen ve bu arada annesine de saygı duyan gerçek bir kul olduğunu bildirmektedir:

(İsâ beşikte iken) şöyle dedi: “Şüphesiz ben Allâh’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekatı emretti. Beni anneme saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”[12]

İsâ (a.s.)’nın gerçek misyonunu özetleyen bu âyet-i kerime onun hayatında müminler açısından garipsenecek hiçbir şeyin bulunmadığını da ihsas etmektedir. Dolayısıyla ona ait olmayan birtakım beyanları ileri sürerek bazı yasakları gerçek müminler nezdinde meşrulaştırmak mümkün değildir. Bu kısımda incelediğimiz konularla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’den aktardığımız gözetici ve bir anlamda da tashih edici diyebileceğimiz âyetler sanki daha önceki kitaplara sonradan eklenen birtakım yanlışların doğrularını son bir fırsat olarak vahiy muhataplarının bilgisine sunmaktadır.

Burada şu hususa da kısaca değinmek istiyoruz: Kur’ân-ı Kerim’in önceki kitaplar üzerindeki müheymin oluşu sadece itikâdi konularla sınırlı değildir. O aynı zamanda söz konusu kitapları tahrif edenlerin başka bir şekle çevirdikleri ya da olması gerektiği halde ortadan kaldırdıkları ameli konular üzerinde de müheymindir. Meselâ yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerimede geçen ve Hz. İsâ’ya ait olan ibarelerde bahsedilen namaz ve oruç gibi, ilâhî terbiye sistemindeki iki temel ibadetin varlığını önceki kitaplarda göremiyoruz. Bu kitapların muhtevalarında yapılan birtakım tahrifler sonucu bu ibadetlerin ortadan kaldırıldığı ya da İlâhî İrâde’nin vazetmediği bir şekle büründüğü açıktır. İşte Kur’ân-ı Kerim, bir taraftan, daha önce gönderilen bir peygamberin diliyle bu ibadetlerin önceki kitaplardaki inkâr edilemez varlığını bildirmekte diğer taraftan da aynı ibadetlerin şekil ve muhtevalarını ilâhî formatlarına uygun olarak ortaya koymaktadır. Böylece önceki kitapları tahrif edenler tarafından müminlerin gündeminden çıkarılmak istenen bu ibadetler yeniden Kur’ân-ı Kerim tarafından birer temel vecibe olarak ortaya konulmaktadır. Bu da onun müheymin oluşunun bir başka yönünü oluşturmaktadır.

SONUÇ

Kur’ân-ı Kerim’in evrensel özelliklerinden birisi de; onun daha önce gönderilen ve bazı peygamberlerin eliyle değişik milletlere ulaştırılan önceki kitapların üzerinde bir gözeticilik (müheymin) vazifesini üstlenmiş olmasıdır. Bir başka deyişle o, dünya insanlık ailesine hidayet yolundaki doğruları öğütlemenin yanı sıra önceki kitaplarda yapılan tahriflere de değinmiş ve onlardaki yanlışları kendi mesajı içerisinde düzeltmiştir. Çünkü asırlar önce indirilen fakat çeşitli sebeplerle saf birer vahiy olma özelliklerini koruyamayarak tahrif edilen mezkur kitapların artık muhataplarına ihtidâ konusunda yetersiz kaldıkları aşikârdır. Özellikle bu kitaplarda çığırından çıkarılan ve müminlerin hatta sağduyulu hiç kimsenin kabul edemeyeceği teslis (üçleme) ya da tesnis (ikileme) gibi tanrı tasavvurlarının izahının mümkün olmadığı açıktır. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve Allah’ın birliğini konu edinen ihlas suresi yukarıda dile getirdiğimiz bu yanlışlıkları izale etmiş ve bütün muhatapların anlama ufkundaki Allah inancını berrak bir surette ikame etmiştir.

Önceki kitaplarda yer alan yanlışlıklar sadece ilah inancı ile ilgili değildir. Buna ilaveten aynı kitaplarda anlatılan peygamber kıssaları da yine sağduyulu bir müminin kabul edemeyeceği şekilde insan fıtratına aykırı, ahlaki hassasiyetlerden uzak bir takım kurgu ve uygunsuz yakıştırmalar ve hatta pekçok konudaki iftiralardan ibarettir. Bu bağlamda bazı insanların hayatta icra ettikleri türlü çirkinliklerin her birisinin bir peygambere izafe edildiğini görmekteyiz. Sözkonusu menkulatı önceki kitaplara ekleyenler kendi yanlışlarını ve ilahi buyruklara aykırı yaşantılarını meşru göstermek için böyle bir yol takip etmişlerdir. İşte Kur’an-ı Kerim, bütün bu yanlış anlatım ve haberlerin doğrularını anlatarak bir taraftan kendisinin gerçek hidayet kaynağı olduğunu bir taraftan da önceki kitapalara inanan insanlar da dahil olmak üzere bütün insanlara ve hatta bütün alemlere berrak bir çağrıve hidayet yolunda son bir fırsatolduğunu ilan etmiştir.

KAYNAKÇA

Abdülbâkî, Muhammed Fuâd, el-Mu’cemü’l-müfehres li-elfâzi’l- Kurâni’l-kerîm, İstanbul 1404 / 1984.

el-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyin: Delâîlu’n-nubüvve, Beyrut tsz.

el Cevzî, Ebu’l-Ferec Cemâluddîn Abdurrahman b. Ali b. Muhammed: Zâdü’l-mesîr fî ilmi’t-tefsir, Beyrut 1407/1987.

el-Hindî, Rahmetullah: İzhâru’l-hak, Suudi Arabistan 1410/1989.

İbn Hişâm, Muhammed b. Abdülmelik: es-Sîratu’n-nebeviyye, Beyrut 1412/1992.

İbn İshâk, Ebû Abdullâh Muhammed b. Yesâr el-Kureşî el-Medenî: es-Sîratu’n-nebeviyye, Konya 1982.

İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem: Lisânü’l-arab, Beyrut tsz.

Kur’an-ı Kerim (Metin).

Kitâbu Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, (Tevrat ve İncil), Türkçe Tercüme, İstanbul 1982.

er-Râzî, Ebû Abdullâh Fahruddîn Muhammed b. Ömer: Mefâtîhu’l-ğayb, Beyrut 1415/1995.

eş-Şâyi, Muhammed b. Abdurrahman: el-Furûk’l-luğaviyye fî tefsîri’l-Kur’ân-i’l-kerim, Riyâd 1993.

et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr: Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân, Beyrut 1415/1995.

el-Vâhidî, Ebü’l-Hasan Ali b. Ahmed en-Nîsâbûrî: Esbâbü’n-nüzûl (thk: Kemal Besyûnî Zağlûl), Beyrut 1411/1991.

Wensinck, A. J: Concordance, Et Indıces De La Tradation Muslumane(el-Mu’cemu’l-müfehres lî elfâzi’l hadisi’n-nebevî), İstanbul 1986.

——————————–
[1]Tekvin: XII/ 17-19.
[2] Bu konudaki haberler için bkz: Enbiyâ, 21/51-70.
[3] Sâffât, 37/103-111.
[4] Tekvin: IX/ 20-25.
[5] Saffât, 37/75-80.
[6] Çıkış: XXXII/1-4.
[7] Tâhâ, 20/85, 88, 90, 91.
[8] I Krallar: 11/ 4-6.
[9] Nisâ, 4/163; Neml, 27/15-44.
[10] Sâd, 38/30.
[11] Yuhanna: II/ 1-11.
[12] Meryem, 19/30-32.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.