
Aslında bu hafta başka bir yazı yazacaktım. Ailesi tarafından havuza girmeye zorlanan küçük bir çocuk görmüştüm ve haline üzülmüştüm. Bunu mutlaka yazmalıyım diye düşündüm. Çünkü çocukların inat dönemi, su korkusu, güven ilişkisi gibi konularda ebeveynler desteğe ihtiyaç duyuyor.
Ama sonra…
Bir haber okudum, bir fotoğraf gördüm ve o videoyu izledim..
Gazzeli bir çocuk, gözyaşları içinde “Açım…” diyordu. Elim başka bir şey yazmaya varmadı. Dilim anlatmaya yetmedi.
Çünkü yazmak için önce hissetmek gerekir. Ben bu hafta başka hiçbir şeyi hissedemedim.
Tüm çocuk gelişimi evreleri, psikolojik dönemler, hassas ebeveynlik halleri… Hepsi o videonun ağırlığında sustu.
Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor. Ve biz buna da alışıyoruz.
Patlamalara, bombardımanlara alıştığımız gibi. Şimdi bir de açlıktan ölümlerine alışmakla sınanıyoruz.
İlk refleksimiz “Elimizden bir şey gelmiyor,” oluyor. Ama geliyor.
Yazabiliriz.
Anlatabiliriz.
Paylaşabiliriz.
En önemlisi, çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirebiliriz.
Gazze’ye doğrudan ekmek götüremesek de, vicdanı güçlü çocuklar büyütebiliriz.
Gazzeli çocuklara soruyorlar: “Şu an ne dilerdin?” Soru bile iç acıtıyor. Yavruların cevaplarıysa yürek yangını. Biri “Babamı çok özledim, onu bir kez daha görmek isterdim,” diyor.
Bir diğeri “Ölen kardeşimi son kez görebilmeyi…”Bir başka çocuk ise sadece “Ekmek yemek isterdim,” diyor. Aynı soru başka ülkelerdeki çocuklara da sorulmuş. Cevaplarıysa “Çok para… iPhone… sınırsız çikolata…” Ne kadar farklı, ne kadar acı.
Bu cevaplar yalnızca çocukların değil, biz yetişkinlerin aynası aslında. Çünkü çocuklarımızı haz odaklı, sabırsız ve şükürsüz yetiştiriyoruz.
Rabbimizin kalplere yerleştirdiği merhameti, sevgiyi, bazen farkında olmadan savurganca kullanıyoruz.
Üstüne bir de uzmanların modern öğretileri binince, öz güven ile şımarıklık arasındaki çizgiyi kaybediyoruz.
“Şımarsın çocuk, ziyanı yok,” diyerek büyütüyoruz. Ama ziyanı çok…
Çünkü şımarıklık, çoğu zaman bencilliğe; bencillik ise büyük bir ahlaki yoksunluğa dönüşüyor.
Bugün çocuklarımız israf ediyor çünkü israfın ne olduğunu örnek olarak göstermedik.
Şikâyet ediyorlar çünkü şükrü anlatmadık.Sabırsızlar çünkü hep tükettiler, üretmeye yönlendirmedik.
Ebeveynler arasında bir üstünlük yarışına dönüşen “Benim çocuğum en iyi olsun” hırsı, çocukları da birbirine karşı acımasız kıldı. Okullarda çocuk değil, ebeveyn zorbalığı arttı. Öğretmene saygı yok çünkü evde model yok. Ölüme ve savaşa duyarsızlaştılar çünkü sabahtan akşama kadar şiddet içerikli oyunlar izliyorlar. Dindar bir nesil yetişmiyor çünkü İngilizce kadar namazı önemsemiyoruz.
Bana danışan ebeveynlerden çok sık duyduğum bir söz var:
“Yeter ki mutlu olsunlar hocam…”
Sadece mutlu olsunlar diye, sorumluluktan, duygudan, değerlerden uzak büyüyen çocuklar…
Bir gün gerçek hayatta bir engelle karşılaştığında yıkılıyorlar. Çünkü içlerinde dayanacak bir davaları, tutunacak bir değerleri olmuyor.
Evet, çocuklarımız mutlu olsunlar. Ama nasıl bir mutluluk bu?
Tüketerek mi, Sadece kendini düşünerek mi yoksa şükrederek ve ümmet bilinciyle mi?
Gazze’de yaşananlar karşısında eğer hâlâ aynı çocuk yetiştirme anlayışıyla devam ediyorsak, gerçekten elimizden hiçbir şey gelmiyor demektir.
Ama eğer bu acılar bizi değiştirdiyse, önceliklerimizi, neyi değerli gördüğümüzü, çocuklarımıza ne öğrettiğimizi sorgulayıp yeniden inşa etmeye başladıysak…
İşte o zaman elimizden çok şey geliyor demektir.
Çünkü vicdanlı güzel ahlaklı, duyarlı ve dindar bir nesil geliyor demektir.
O zaman umut yeniden doğar.
Ve bir çocuğun “Açım” feryadı, sadece vicdanlarda değil, davranışlarımızda da karşılık bulur.
ŞEYMA DEMİRCAN NAMAZCI
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ