islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
18,8286
EURO
20,2102
ALTIN
1.136,84
BIST
4.186,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
4°C
İstanbul
4°C
Çok Bulutlu
Perşembe Çok Bulutlu
6°C
Cuma Çok Bulutlu
6°C
Cumartesi Az Bulutlu
7°C
Pazar Çok Bulutlu
8°C

BİR YALAN TÜRÜ: İFTİRA

BİR YALAN TÜRÜ: İFTİRA
21.01.2023
A+
A-

İnsan onurunu yaralayan, saygısını, şerefini ve  itibarını sarsan “iftira”, “Çamur at izi kalsın” anlayışına dayanır.  Zira iftira, “Bir kimseye asılsız olarak suç, günah yahut kusur sayılan bir söz, davranış veya nitelik isnat etmek” demektir.  Bu anlamın,  Kur’an’daki karşılığı, “ifk” ve “ kazf” kavramlarıdır. Nitekim  İfkin  Kur’an’da “iftira, en kötü ve en çirkin yalan” ,  kazfin ise “muhsan olan bir kimseye zina ithamında bulunmak”  anlamlarında kullanıldığı   görülmektedir.

Yalan ise  “doğruluğun karşıtı, bir konuda gerçeğe aykırı haber veya bilgi vermek, söz vâkıaya uygun olmamak” diye tanımlanır.[1] Kısaca  yalan, hilaf-ı hakikat beyanda bulunmak, demektir. Nitekim  Hz. Yusuf’u kuyuya attıkları halde kardeşlerinin, babaları Hz. Yakup’a  “kurt yedi” demeleri, yalana bir örnektir.  Zira burada gerçeğe aykırı bir ifade  söz konusudur. Çünkü  Hz. Yusuf’u kurt yemediği halde, “kurt yedi” demişlerdir.

Bu nedenle İslam, yalanın  her çeşidini  ve bunun bir parçası olan iftirayı yasaklar. Ancak iftira ile yalan  arasında ince bir nüans farkı  mevcuttur. O da her iftiranın bir yalan, ama her yalanın, bir iftira olmayışıdır.

Hz. Peygamber de iftira ile dedikodun aynı şey olmadığını,  yapılan bir işi  anlatmanın dedi kodu, olmayan bir şeyi söylemenin ise  iftira olduğunu  açıklar:

“ Gıybet nedir, bilir misiniz?”

– Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber:

– “Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır” buyurdu.

– Söylenen ayıp eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu.

– “Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, o zaman ona iftira ettin demektir” [2] hadisi bunu  ifade etmektedir.

Kur’an, iftiranın sadece insanlara yapılmadığını, Allah Teâlâ’ya da yapıldığını açıklar:

Allah’a yalan uydurarak iftira eden ve O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz ki o zalimler, kurtuluşa ermezler.”[3]

Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Dilediği kimselerin,  bunun dışındaki günahlarını  ise bağışlar.  Kim Allah’a ortak koşarsa bilsin ki, büyük günah işleyerek  O’na iftira etmiş olur.” [4]

“Bundan böyle gelişigüzel, yalan yanlış konuşarak ‘Bu haramdır, şu helaldir’ demeyin. Aksi takdirde  uydurduğunuz yalanları Allah’a isnat eden  iftiracılar olursunuz. Unutmayın  ki,  Allah’a yalan isnat eden  iftiracılar  amaçlarına ulaşamazlar”[5] ayetleri bunu ifade eder.

Bu  ayetlerden  anlaşılıyor ki Allah’a  yalan isnat etmek, şirk koşmak, Allah tarafından  konulan bir hüküm olmadığı   halde  “şu helal, şu haram” demek, Allah’a iftira etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.  Zira Allah Teâlâ , bu tür  sözleri ve davranışları kendine yapılmış bir  iftira olarak açıklamakta, böylece inananların bu tür  hatalara  düşmelerini önlemek  istemektedir.

Ayrıca  Allah Teâlâ,  “Yine her kim küçük ya da büyük  bir günah işler ve onu  suçsuz birinin üzerine atarsa, iftira etmiş ve apaçık bir günaha girmiş olur[6]   ayeti ile  de insanlara yapılan  iftiradan söz etmekte; konunun önemini ve ciddiyetini  anlatmak ve  zihinlere yerleştirmek için de  Hz.   Peygamber’in  eşi Hz. Aişe’ye  yapılan iftirayı  örnek olarak sunmaktadır:

“O uydurma haberi getirip iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir şer sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. İftirada bulunanlardan her birinin kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene de büyük bir azap vardır. İftirayı işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup da: ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez  miydi?
Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir. Eğer Allah`ın lütuf ve merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.

Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla söylüyor ve onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde büyük bir günahtır                    

O asılsız sözü duyduğunuz zaman: ‘Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?”[7]  sözleriyle  Allah Teâlâ,  böyle bir iftira ile karşı karşıya kalan  Müslümanların  nasıl bir tutum ve davranış sergilenmesi gerektiğini,    açık ve seçik bir  üslupla   ortaya koyar.

Hz. Peygamber de  “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez ve yardımı terk etmez. Her Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. Takva buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter”[8]   buyurarak, Müslümana yapılan her türlü maddî ve manevî  saldırıların kötülüğüne;  yalanın ve iftiranın  ne kadar  onur kırıcı bir davranış olduğuna dikkat çeker.

İftira, insanı itibarsızlaştırdığı ve onurunu zedelediği için  ayrıca  “kul hakkı”na  dâhildir. Zira kul hakkı, sadece maddi alanlarla sınırlı değil,  aynı zamanda  manevî alanları da    kapsamaktadır.   Dolayısıyla iftira ve yalan  başta olmak üzere dedikodu, tecessüs, su-i zan manevî haramlar arasında yer alır.    Bu nedenle Kur’an,  Müslümandan diğer maddi haramlar gibi  manevî/psikolojik haramlardan da kaçınmasını/ takvayı  emreder.[9]

Kul hakkının yanında bir de “ insan hakları” söz  konusudur.  Ancak kul  hakkıyla, insan hakları, farklı anlam içeriklerine sahiptir ve  arasında  anlam birlikteliği  yoktur.  Zira  “insan hakları”, bireye/özneye yönelik  bir karaktere  sahiptir;  “kul hakkı” ise   diğer insanlara karşı ahlakî ve hukukî sorumluluğu  ifade eder.  Nitekim insan haklarında, bireyin haklarını önceleme gayreti söz konusu olurken; kul hakkında  başkasının hakkını ihlal etmeme  anlayışı  ve titizliği  söz konusu olmaktadır.  Dolayısıyla kul hakkı, insanın diğer insanlara karşı olan hakkını ve  hukukunu  ifade eden bir kavramdır.

“Kul hakkı”  bilincine sahip  Müslüman, insan hayatını, onurunu, malını ve neslini korumaya özen gösterir;  sadece insanın bedenine değil, kişiliğine  zarar  veren/verecek bütün davranışlardan da uzak durur. Hayat hakkını ve kişi dokunulmazlığını, en temel  insan hakkı sayar, bu nedenle de “Bir insanı öldüren bütün insanları  öldürmüş gibi olur”[10]  ayetini kendine rehber  edinir.  Dolayısıyla, bütün varlığı ile İslam’a teslim olmuş olan Müslüman,  adam öldürmeyi,  hırsızlığı, gasp etmeyi, aldatarak ve yalan söyleyerek mal satmayı, sahte para vermeyi, başkasının malına zarar vermeyi  kul hakkı saydığı gibi,  alay etmeyi, lakap takmayı, su-i zanda bulunmayı, tecessüs etmeyi, yalanı   ve iftirayı da kul hakkı sayar.  Bu nedenle Müslüman, Allah Teâlâ’nın , “Birbirinizin mallarını  haksız yollardan yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını günah olacak biçimde bile bile yemek için hakimlere peşkeş çekmeyin” [11]  tavsiyesine uyar ve Hz. Peygamber’in  “Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır)”[12]   sözünü kendine rehber edinir.  Çünkü Müslüman, Hz. Peygamber’in   tanımıyla “dilinden ve elinden Müslümanların /insanların[13] emin olduğu kimsedir.” [14]

Prof. Dr. Celal Kırca

[1] Tanımlar, TDV İslam Ansiklopedisi’ den  alınmıştır.

[2] Müslim, Birr 70.

[3] En’âm  6/21.

[4] Nisâ :4/ 48.

[5] Nahl,16/116.

[6] 4/Nisâ 4/ 112.

[7] Nûr,24/11-21.

[8] Tirmizî, Birr 18

[9] Hucurât,49/12.

[10] Maide,5/32.

[11] Bakara,2/188.

[12] Buhârî, Hacc, 132.

[13] Müsned, II, 224.

[14] Buhârî, Îman 4.

ETİKETLER: ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.