
Türkiye, kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen yapıya yönelik geniş kapsamlı soruşturmayı konuşuyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında 17 ilde operasyon düzenlendi. Aralarında yapının kamuoyundaki lideri olarak bilinen Alihan Kuriş’in de bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Gözaltına alınan 38 kişiden 32’si tutuklandı. Soruşturma; çıkar amaçlı suç örgütü kurma ve yönetme, suçtan kaynaklanan malvarlığını aklama, kamu kurumları zararına dolandırıcılık ve vergi mevzuatına aykırılık gibi ciddi iddialar üzerinden yürütülüyor.
Ancak Mirat Haber açısından mesele, “Kaç kişi gözaltına alındı, kim tutuklandı?” sorusundan ibaret değil.
Asıl soru çok daha derinde:
Bir cemaat, hangi noktada İslam’a hizmet eden bir topluluk olmaktan çıkarak kendi başına bir aidiyet, güç ve otorite alanına dönüşür?
Ve daha önemlisi:
Bugün tartışılması gereken asıl mesele budur.

Süleymancılar olarak bilinen yapıyı değerlendirirken, bu yapının tarihini bugünkü tartışmalardan bağımsız düşünmemek gerekir.
Çünkü bu hareketin geçmişinde Süleyman Hilmi Tunahan’ın Kur’an öğretme ve öğrenci yetiştirme gayretleri önemli bir yere sahiptir.
Dinî eğitimin ciddi baskılarla karşılaştığı bir dönemde Kur’an öğretme çabası gösteren, öğrenciler yetiştiren ve bu öğrencilerden bazılarının daha sonra Diyanet teşkilatında imam, müezzin, vaiz, müftü ve Kur’an kursu öğreticisi olarak görev yaptığı biliniyor.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, geçmişteki hizmetleri bir kalemde silmek değildir.
Dünün güzel hizmetine güzel diyebilmek, bugünün yanlışına da yanlış diyebilmek gerekir.
Süleyman Hilmi Tunahan‘ın Kur’an hizmetini takdir etmek, bugün cemaat adına yapılan her uygulamayı tasvip etmek anlamına gelmez.
Bugünkü bir uygulamayı eleştirmek de geçmişteki hizmetleri inkâr etmek değildir.
İslam‘ın adaleti tam olarak bunu gerektirir.
Bir hareket başlangıçta bir hizmet halkası olarak ortaya çıkabilir.
İnsanlara Kur’an öğretir.
Çocukları eğitir.
Öğrenci yetiştirir.
Yurtlar açar.
İnsanlara yardım eder.
Bütün bunlar hayırlı işlerdir.
Fakat yapı büyüdükçe başka bir unsur ortaya çıkabilir:
Aidiyet.
Aidiyetin yanında ekonomik güç oluşabilir.
Kendi eğitim sistemi…
Kendi yurtları…
Kendi insan kaynağı…
Kendi ekonomik ilişkileri…
Kendi sosyal çevresi…
Kendi karar mekanizmaları…
Ve zamanla kendi doğrularını merkeze alan kapalı bir yapı…
İşte burada sorulması gereken soru şudur:
Cemaat İslam’a mı hizmet ediyor, yoksa zamanla İslam’ı kendi cemaat anlayışının sınırları içerisinde mi tanımlamaya başlıyor?
Bu ikisi aynı şey değildir.
İslam herhangi bir cemaatin mülkü değildir.
Kur’an herhangi bir grubun tapulu malı değildir.
Sünnet herhangi bir yapının tekelinde değildir.
Müslüman olmak için belirli bir cemaatin mensubu olmak şart değildir.
Hiçbir cemaat mensubiyeti de insanı Allah katında otomatik olarak üstün hale getirmez.
Kur’an’ın ölçüsü açıktır:
“Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Demek ki üstünlük; hangi cemaatten olduğumuzla, hangi hocanın öğrencisi olduğumuzla, hangi yurtta kaldığımızla veya hangi ekonomik çevreye mensup olduğumuzla belirlenmez.
Ölçü takvadır.
Türkiye’deki cemaat kültürünün en önemli problemlerinden biri de burada ortaya çıkıyor.
Bir Müslüman kendisini önce Müslüman, sonra cemaat mensubu olarak görüyorsa mesele büyük ölçüde sağlıklıdır.
Fakat sıralama tersine dönerse…
Önce cemaat,
sonra lider,
sonra cemaatin çıkarı,
sonra cemaatin itibarı,
en son İslam…
işte burada ciddi bir problem başlamış demektir.
“Bizim hocamız, bizim yurdumuz, bizim talebemiz, bizim imamımız, bizim usulümüz” anlayışı zamanla “bizim Müslümanımız” anlayışına dönüşürse, ümmet bilinci parçalanır.
Oysa Allah’ın dini “bizim cemaatin dini” değildir.
(DEVAM EDECEK)
İSLAMİ HABER “MİRAT”