islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,1648
EURO
53,9432
ALTIN
6.056,88
BIST
13.976,68
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
33°C
İstanbul
33°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Parçalı Bulutlu
32°C

CHP – AK PARTİ KAVGASININ PERDE ARKASI

CHP – AK PARTİ KAVGASININ PERDE ARKASI
25/06/2026 10:31
A+
A-

CHP – AK PARTİ KAVGASININ PERDE ARKASI

Türkiye siyasetinde uzun yıllardır toplumun önüne büyük bir kavga görüntüsü konulmaktadır. Bu kavganın bir tarafında CHP, diğer tarafında ise AK Parti bulunmaktadır. Meydanlarda sertleşen söylemler, seçim dönemlerinde yükselen gerilimler, medya üzerinden yürütülen karşılıklı suçlamalar ve tabanlar arasında oluşturulan psikolojik kutuplaşma, bu mücadeleyi adeta iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı medeniyet tasavvurunun, hatta hak ile batıl arasındaki nihai bir hesaplaşmanın görüntüsüne büründürmektedir. Fakat Müslüman, siyaseti yalnızca görünen yüzüyle değil, arka planındaki zihniyet, meşruiyet kaynağı, egemenlik anlayışı ve sistem ilişkisi üzerinden okumak zorundadır. Çünkü siyasetin gürültüsü çoğu zaman hakikati örter; sloganlar ilkelerin yerine geçer; tarafgirlik basiretin önüne perde olur. Bu nedenle CHP ile AK Parti arasındaki siyasi gerilim, yalnızca günlük politik çekişmeler üzerinden değil, “kim yönetiyor?” sorusunun ötesine geçilerek “neye göre yönetiliyor?” sorusu üzerinden değerlendirilmelidir.

Bu kavganın merkezinde esasen bir egemenlik tartışması vardır; fakat bu egemenlik tartışması İslami anlamda bir egemenlik mücadelesi değildir. Burada tartışılan şey, hükmün, hukukun, eğitimin, ekonominin, toplum düzeninin ve devlet aklının vahyin ölçülerine göre yeniden inşa edilmesi değildir. Tartışılan şey, mevcut anayasal düzenin, mevcut devlet yapısının, mevcut siyasal sistemin ve mevcut modern yönetim mantığının kimler tarafından yönetileceğidir. Bir başka ifadeyle, kavga sistemin temellerini değiştirme kavgası değil, sistemin merkezinde yer alma kavgasıdır. Bu fark doğru anlaşılmadığı takdirde, Müslüman kitleler sistem içi bir iktidar rekabetini İslam adına yürütülen bir mücadele zannedebilirler. Oysa bir mücadelenin İslami olup olmadığını belirleyen şey, o mücadelede dini sembollerin kullanılması, muhafazakâr kitlelerin destek vermesi veya bazı yöneticilerin kişisel dindarlığı değildir. Asıl belirleyici olan şey, mücadelenin nihai hedefinin ne olduğu, meşruiyetini nereden aldığı ve toplumu hangi ilkelere göre dönüştürmek istediğidir.

CHP, tarihsel olarak Cumhuriyet’in kurucu ideolojisini, laik-modern ulus devlet anlayışını, Batıcı modernleşme çizgisini ve devlet merkezli siyasal aklı temsil eden bir siyasi gelenekten gelmektedir. Bu çizginin zihinsel kodlarında din, çoğu zaman toplumsal hayatı belirleyen asli bir kaynak olmaktan ziyade, bireysel alana çekilmesi gereken bir inanç alanı olarak görülmüştür. AK Parti ise başlangıçta muhafazakâr kitlelerin mağduriyetlerini, başörtüsü yasağı gibi haksızlıkları, dindar toplum kesimlerinin kamusal alanda dışlanmasını ve eski vesayet düzenine karşı oluşan tepkiyi temsil ederek yükselmiştir. Bu yönüyle geniş Müslüman kitlelerin teveccühünü kazanmış, onların tarihsel kırgınlıklarına, dışlanmışlıklarına ve siyasal merkezden uzak tutulmuşluklarına hitap etmiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: AK Parti’nin siyasal yürüyüşü, mevcut sistemi kökten İslami ilkelere göre dönüştürme davası olarak değil, daha çok muhafazakâr toplumsal kesimlerin mevcut sistem içerisinde söz sahibi olması, devleti yönetmesi ve merkezî iktidar alanlarına yerleşmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Bu durumun doğru okunması gerekir. Çünkü muhafazakârlaşma ile İslamlaşma aynı şey değildir. Dini sembollerin görünür hâle gelmesi, bazı yasakların kalkması, dindar insanların kamuda daha fazla yer alması, imam hatiplerin yaygınlaşması veya dini söylemin siyasette daha fazla kullanılması elbette toplumsal açıdan önemlidir. Fakat bunlar tek başına bir düzenin İslami bir istikamete yöneldiğini göstermez. İslami bir dönüşüm, yalnızca kimlik görünürlüğüyle değil; adalet anlayışıyla, hukuk felsefesiyle, iktisat düzeniyle, eğitim paradigmasıyla, ahlak inşasıyla, kul hakkına bakışıyla, emanet bilinciyle, israf ve faiz düzenine karşı tavrıyla, zulme karşı duruşuyla ve en önemlisi egemenlik anlayışıyla ölçülür. Eğer bir siyasi yapı, modern ulus devletin temel kabullerini, laik hukuk sisteminin ana çerçevesini, kapitalist ekonomik düzenin işleyişini ve seküler siyasal meşruiyet kaynaklarını esas alarak yoluna devam ediyorsa; o yapının muhafazakâr bir toplum dili kullanması onu kendiliğinden İslami bir mücadele hâline getirmez.

Bu nedenle CHP ile AK Parti arasındaki kavga, Müslümanların dikkatle ayırması gereken bir düzlemde cereyan etmektedir. CHP, sistemin seküler-kurucu kanadını; AK Parti ise sistemin muhafazakâr-toplumsal kanadını temsil eden bir siyasal rekabet alanı oluşturmuştur. Biri laikliği daha katı ve ideolojik bir güvenlik alanı olarak savunurken, diğeri laik sistem içerisinde muhafazakârların da yönetici olabileceğini, devletin muhafazakâr kadrolar eliyle de yürütülebileceğini göstermiştir. Fakat bu iki yaklaşım arasındaki fark, İslam’ın egemenlik anlayışıyla modern seküler egemenlik anlayışı arasındaki fark kadar köklü değildir. Daha çok aynı sistemin farklı yorumları, farklı toplumsal tabanları ve farklı yönetim kadroları arasındaki rekabetten söz etmek mümkündür. Bu yüzden Müslümanların bu kavgayı “İslam’ın devlete hâkim olma mücadelesi” şeklinde okumaları büyük bir yanılgı olur.

İslami açıdan egemenlik meselesi, yalnızca siyasi iktidarın kimde olduğu meselesi değildir. Egemenlik, hayatı belirleyen nihai ölçünün ne olduğuyla ilgilidir. Hukuku kim belirliyor? İyi ve kötünün ölçüsü neye göre tanımlanıyor? Eğitim sistemi insanı hangi varlık anlayışıyla yetiştiriyor? Ekonomi, insanı Allah’a karşı sorumlu bir kul olarak mı, yoksa tüketen, rekabet eden, hırsla büyüyen bir piyasa aktörü olarak mı görüyor? Devlet, adaleti ilahi sorumluluk bilinciyle mi yoksa güç dengeleriyle mi ele alıyor? Toplum, vahyin ölçüleriyle mi inşa ediliyor, yoksa modern ideolojilerin, ulusal çıkar hesaplarının ve piyasa düzeninin yönlendirmesiyle mi şekilleniyor? İşte Müslümanın sorması gereken sorular bunlardır. Çünkü mesele yalnızca baştaki kadroların kimliği değil, düzenin ruhudur. Eğer düzenin ruhu değişmiyor, yalnızca yöneticileri değişiyorsa, orada köklü bir İslami dönüşümden değil, iktidar el değiştirmesinden bahsedilebilir.

AK Parti’nin uzun iktidar tecrübesi, Müslümanlar açısından ciddi bir muhasebe vesilesi olmalıdır. Bu süreçte dindar kitlelerin kamusal görünürlüğü artmış, bazı yasaklar kaldırılmış, muhafazakâr kesimler devlet bürokrasisinde, siyasette, ekonomide ve medyada daha fazla yer edinmiştir. Fakat aynı zamanda çok daha önemli bir dönüşüm yaşanmıştır: Bir zamanlar sisteme mesafeli duran geniş Müslüman kesimler, zamanla sistemin işleyişine uyum sağlamış, devletin mevcut yapısını sorgulamak yerine onun içinde yer almayı başarı olarak görmeye başlamıştır. Böylece mücadele bilinci, yerini yönetme arzusuna; ilkesel duruş, yerini pragmatik hesaplara; ümmet bilinci, yerini ulusal çıkar merkezli siyasal dile bırakabilmiştir. Bu, üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü bir toplum, karşı çıktığı düzenin diliyle düşünmeye başladığında, artık o düzene itiraz etme kabiliyetini de büyük ölçüde kaybetmiş olur.

CHP ile AK Parti arasındaki rekabetin Müslümanları aldatmaması gereken yönü tam da buradadır. Bir tarafta dine mesafeli, seküler ve Cumhuriyetçi bir siyasal gelenek; diğer tarafta dini değerlere daha yakın, muhafazakâr toplumsal tabana dayanan bir siyasal gelenek bulunabilir. Fakat Müslüman için asıl ölçü, hangi tarafın kendisine daha sıcak göründüğü değil, hangi ilkelerin hâkim olduğudur. Müslüman, kendisine alan açan her siyasi yapıyı otomatik olarak İslami bir dava olarak görmemelidir. Çünkü bazen sistem, karşısına aldığı toplumsal kesimleri bastırarak değil, onları kendi içine alarak dönüştürür. Onlara makam verir, imkân verir, görünürlük verir; fakat karşılığında onların itiraz dilini, medeniyet iddiasını ve vahiy merkezli duruşunu zayıflatır. Böylece insanlar kendilerini kazandıklarını zannederken, aslında sistem onları kendi sınırları içerisinde yeniden biçimlendirmiş olur.

Müslümanların en büyük zaaflarından biri, siyasi yakınlığı dini yakınlık zannetmeleridir. Oysa bir siyasi hareketin dindar insanlarla yakın olması, onun bütün politikalarının İslami olduğu anlamına gelmez. Müslüman, sevdiği, desteklediği veya kendisine yakın gördüğü siyasi aktörleri de ilahi ölçülerle değerlendirmek zorundadır. Adalet varsa destekler; zulüm varsa itiraz eder. Emanet ehline veriliyorsa takdir eder; liyakat çiğneniyorsa uyarır. Mazlumun yanında duruluyorsa sahip çıkar; çıkar ilişkileri hakikatin önüne geçiyorsa karşı çıkar. Çünkü İslam’da sadakat şahıslara değil hakka olur. Kişiler, partiler, liderler, kurumlar ve dönemler geçicidir; fakat hak, adalet ve emanet ilkeleri kalıcıdır.

Bugün Müslüman kitlelerin içine düşürüldüğü en tehlikeli tuzaklardan biri, siyaseti iki seçenekli bir mecburiyet gibi görmeleridir. Ya CHP’ye karşı AK Parti’nin yanında olmak ya da AK Parti’ye karşı CHP’nin yanında olmak şeklinde daraltılmış bir bilinç, Müslümanın ufkunu köreltir. Oysa Müslüman ne CHP’nin tarihsel seküler dayatmalarına razı olur ne de AK Parti’nin muhafazakâr yönetim tecrübesini İslam’ın nihai hedefi gibi görür. Müslüman, hiçbir siyasi partiye körü körüne teslim olmaz. Müslüman, hakkı hak olarak bilir, batılı batıl olarak görür ve ölçüsünü vahyin terbiyesinden alır. Onun için mesele, siyasi kamplardan birinin aparatı olmak değil, Allah’ın razı olacağı bir şahitlik bilincini diri tutmaktır.

Bu noktada basiret ve hikmet kavramları hayati önem taşımaktadır. Basiret, olayların yalnızca dış yüzünü değil, iç yüzünü de görebilmektir. Hikmet ise her şeyi yerli yerine koymak, sözü, tavrı ve tercihi doğru ölçüyle belirlemektir. Basiretsiz insan, meydanların gürültüsüne kapılır; hikmetsiz insan ise tepkisini ölçüsüzleştirir. Basiret sahibi Müslüman, siyasal gerilimlerin arkasındaki sistem ilişkisini görür. Hikmet sahibi Müslüman ise bu gerçeği anlatırken insanları kırmadan, hakikati eğip bükmeden, tavizsiz fakat adil bir dil kullanır. Çünkü Müslümanın amacı yalnızca eleştirmek değil, uyandırmaktır; yalnızca suçlamak değil, istikamete çağırmaktır.

CHP ile AK Parti arasındaki siyasi kavga, Müslümanlara şunu öğretmelidir: Siyaset, hakikatin yerine geçemez. Parti kimliği, ümmet kimliğinin önüne geçemez. Lider sevgisi, ilke bağlılığını bastıramaz. Seçim kazanmak, ahlaki bir toplum inşa etmek anlamına gelmez. Devleti yönetmek, toplumu İslami ölçülerle dönüştürmek demek değildir. Bir ülkede camiler dolu olabilir, dini söylem güçlü olabilir, muhafazakâr kadrolar iktidarda olabilir; fakat adalet zayıflamışsa, faiz düzeni normalleşmişse, gençlik anlam krizine sürüklenmişse, eğitim sistemi vahiy merkezli bir insan tasavvuru üretemiyorsa, aile çözülüyorsa, tüketim kültürü hayatın merkezine yerleşmişse ve Müslümanlar kendi değerlerini savunmak yerine mevcut düzenin başarı ölçülerine göre yaşamaya başlamışsa, orada ciddi bir istikamet problemi vardır.

Bu sebeple Müslümanlar, CHP-AK Parti kavgasını izlerken kendi asli sorumluluklarını unutmamalıdır. Müslümanın vazifesi, bir partinin seçim başarısına endeksli bir kimlik üretmek değildir. Müslümanın vazifesi, adaleti ayakta tutmak, emanete sahip çıkmak, zulme karşı durmak, faiz ve sömürü düzenine itiraz etmek, gençliği sahih bilgiyle buluşturmak, aileyi korumak, toplumu ahlaki çöküşten uyarmak ve her şartta Allah’ın rızasını merkeze alan bir hayat tasavvurunu savunmaktır. Bu görevler herhangi bir siyasi partinin iktidarına ertelenemez. Çünkü İslam, yalnızca devlet eliyle yaşanacak bir iddia değil; bireyden aileye, toplumdan ekonomiye, eğitimden siyasete kadar hayatın tamamını kuşatan bir sorumluluktur.

CHP ile AK Parti arasındaki kavga, Müslümanların gözünde doğru yere oturtulmalıdır. Bu kavga, İslam’ın egemenlik kavgası değildir; mevcut sistemin yönetim alanı üzerinde yürüyen bir siyasal rekabettir. Bu rekabetin içinde haklı eleştiriler, gerçek mağduriyetler, önemli siyasi sonuçlar ve toplumsal etkiler elbette vardır. Fakat bütün bunlar, Müslümanların meseleyi ilkesel düzeyde değerlendirmesine engel olmamalıdır. Müslüman, siyasi gerçekliği görmezden gelmez; fakat siyasi gerçekliği dinin yerine de koymaz. Müslüman, zulme karşı çıkar; fakat bir tarafın hatasını diğer tarafın bütün yanlışlarını meşrulaştırmak için kullanmaz. Müslüman, hakkaniyetli olur, ölçülü olur, basiretli olur, hikmetli olur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, siyasi tarafgirliği imanî bir sadakat gibi gören anlayıştan kurtulmaktır. Müslümanlar, kendi İslami değerlerine, kendi medeniyet tasavvurlarına, kendi ahlak ve adalet ölçülerine yeniden sahip çıkmalıdır. Siyaseti takip etmeli, fakat siyasetin içinde kaybolmamalıdır. Partileri değerlendirmeli, fakat partilere teslim olmamalıdır. Güç mücadelelerini okumalı, fakat hakikat mücadelesini unutmamalıdır. Çünkü asıl mesele kimin yönettiği değil, neyin yönettiğidir. Eğer toplumu vahyin ölçüleri değil de modern sistemin çıkar, güç, rekabet ve hâkimiyet mantığı yönetiyorsa, yöneticilerin muhafazakâr olması tek başına kurtuluş değildir. Müslümana düşen görev, sistem içi kavgalara aldanmadan, hakka şahitlik eden, adaleti savunan, basireti kuşanan ve hikmetle yol yürüyen bir duruş ortaya koymaktır.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Ümit Ortaç dedi ki:

    Aldatma… meselesi
    Kim yonetecek idareyi kim alacak?

    Kazanan tağut sistem.

  2. Cenk Cemil dedi ki:

    Ülkemizdeki müslümanların en büyük aymazlığı odur ki, politkacıların ve partilerin millet çönünde yaptıkalrı kayıkçı kavgalarını snaki hakkaten kavga ediyorlarmış gibi saymalrıdır diyorum! Sahneye bakarsanız zannedersiniz ki, bunalr kanlı-bıçaklı biribirlerine saldırıyorlar ve asla da barışi,.çin bir araya gelemzler ! Oysa, gerçek hiç de öyle göründüğügibi değildir. Bayramları vesile edip bi,ribirlerini 40 yıllık dost gibi ağırlamaları bunu bize çok net gösteriyor. Hele teröri,st-başaı APO ve PKK’nın özgürlüğü ve affı için olabildiğince gösterilen gayret, politik atıp-tutmaların veya düşmanlıkalrın boş, boö*boş birkarton kutudan ibaret olduğunu herkes gösteröştir diyorum. Bu yazıyı hangi kıstas ve öngörülerle kaleme alan arkadaşımız öyle analşılıyor ki, politka konusunda pek deneyimli bir arkadaşımızı değil ! Görünüşlere asla aldanmayalım ve politkacılara da asla inanmayalım diyorum. Sonra ortada sap gibi kalırsınız da şaşkınlığınız dahi kimseye anlalamazsınzı !.

  3. Cenk Cemil dedi ki:

    Siyasi Partilerin kmau-oyu önünde sergieldikelri büyyün kavgaların birer KAYIKÇI KAVGASI olduğunu bilmedikçe ve görmedikçe toplumun çuvallara doldurulması aynen devam edecektir diyorum. Yav, bu ülkede 50 Bin kişinin katlinden sorumlu olan TERÖRİSTBAŞI APO için bile , özgürlük ve af isteniyor ve terör örgütü PKK’lılarrın serbesyt bırakılmalrı isteniyor ! Siz hala partielrin hangi kavgasından bahsediyorsunuz ? Hala aklınızı başınıza devşirmeyecek misiniz ? Bahs zie, yazık size ve ömrünüze yazık !..