
ÇOCUK GÖZÜYLE FİRAVUNLAR
Kahire’de Mısır Müzesi’ni oğlumla birlikte gezdik.
Etkilenmemek mümkün değildi. Ama beni asıl etkileyen altın eşyalar ya da dev heykeller değil, altında yatan inanıştı.
Öylesine zengin ve güçlü bir medeniyetin korkusunu gördüm eserlerinde.
Çünkü bu müzede hayat yoktu.
Her şey ölüm içindi. Tabutlar, mumyalar, mezar eşyaları…
Ölümden sonrası için hazırlanmış her şey. Mezarlar için yapılan sanat, saray eşyalarından daha gösterişliydi.
Bir mumyanın önünde durduk. Oğlum uzun uzun baktı. Sonra bana döndü ve dedi ki:
“Anne, bu krallar neden kendilerini mumyalamak istemişler? Bedenimiz çürüse ne olur ki, önemli olan ruhumuz değil mi?
Koskoca bir medeniyetin korkusunu, bir çocuk dile getirebiliyordu.
Mısırlılar ölümden sonrasına inanıyordu, burası muhakkak. Hatta bunu çok önemsiyorlardı
. Ama bedenlerini korumaya çalışmışlardı, ruhlarını değil; eşyalarını mezara koymuşlardı, amellerini değil.
O an, duygularımdan mı müzenin serinliğinden mi bilemedim, ama içim ürperdi.
Ve fark ettim ki bu ihtişamın altında yatan, insanlığın kendi varoluşunu reddetmesi, özü yerine güç ve gösterişe sığınmasının acizliğiydi.
Müze açıkça haykırıyordu: Ahirete inanmak yetmez. Allah’a inanmak gerekiyor. Altınlara, hazinelere sahip olmak gerekmez; asıl dönüş O’nadır.
Mısırlılar ölüme hazırlanmıştı ama hesaba hazırlanmamıştı.
Oysa ki ahiret, dünyanın devamı değil, dünyanın hesabıdır. Bugün de çok farklı değil aslında. İnsanlar ölümden sonrasını konuşuyor, bir şeye inanıyor…
Evet, ama Allah’a teslim olmuyorlar. Bir Türk ailesine kulak misafiri oldum müzede: “Baksana ne boş bir hazırlanış, mezarlara hazine koymak,” dediler.
Evet, kulağa cahilce geliyor, ama biz de sadece dünya için birikim peşinde değil miyiz? Farklı değil herhalde.
Mesela biz de çocuklarımız için kaygılanıyoruz: “Bu çağ çok bozuk,” diyoruz. “Ahlak çok değişti,” diyoruz.
Ama gözden kaçırıyoruz: Sorun çağda falan değil, inançta. Çünkü insanı ahlaklı yapan şey, yalnızca ölümden sonra hayat olduğuna inanmak değil,
Allah’ın huzuruna çıkacağına ve hesap vereceğine inanmaktır.
İşte çocuklara eğitim verirken bu, hepimizin sözde inandığı ama hayatın merkezine koymadığı gerçeği önemsizleştiriyoruz.
Oğlum müze gezisi boyunca sürekli sordu: “Anne, bu insanlar hiç mi Allah’ı bilmemiş, hiç mi peygamber gelmemiş onlara?”
Anlattım ona Hz. Musa’yı, Harun’u. Firavunların bitmeyeceğini, doğrunun değişmeyeceğini. Soruları içime huzur verdi.
Çünkü bu soruları bugüne kadar aldığı inanç eğitimiyle sorgulayabiliyor, sorabiliyordu. Ve doğru eğitimle olabiliyor işte, dedim kendi kendime.
O gün müzede yalnızca hazineleri ve bir medeniyetin görkemini değil, insanlığın kudretini abartmasının ortaya çıkardığı küçüklüğü ve acizliği gördüm.
Bu küçüklük, çağımızın çocukları için de bir uyarı. Eğer biz sadece dünyaya yatırım yaparsak, çocuklarımız da aynı boşluğu devralacak.
Ama özüyle var olmayı öğretirsek, çağ ne kadar bozuk olursa olsun onlar sağlam kalacak.
Ve biliyorum, Firavunlar bitmez; onlar çağ değişse de kalır, ama çocuklarımızın inancı sağlam olursa bu zihniyeti devralamazlar.
Şeyma Demircan Namazcı
Yazarımızın DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA Tıklayın
Mirat Haber – YouTube