
DOĞMAK VE DOĞURMAK BEŞERÎ ALANA ÖZGÜDÜR
“Samed” ismi nasıl “Ahad” isminin bir açılımı ise İhlâs Sûresi’nin 3. âyeti de “Samed” isminin bir açılımıdır ve içeriği şöyledir: “O, doğurmamış ve doğmamıştır.”[1] Aslında sûrenin ilk iki âyetinde Mutlak Varlığın Ahadiyyet mertebesindeki bilinmezliği, bölünemez Tek’liği, ihtiyaçsız tamlığı/somluğu anlatılırken, şimdi birden “doğurmamış ve doğmamış” gibi beşeri alana özgü sıfatlarla Allah’ın tanımlanması, yapılan bu çevirinin/tercümenin isâbetli olmadığını veyâ en azından ideali tam olarak karşılamadığı duygusunu/algısını insânda uyandırmaktadır. Daha açık anlatımla “doğmak ve doğurmak” ifâdeleri “Mutlak Varlık”ın “Ahad” ve “Samed” isimlerinin derinliği yanında hafif/eksik kalmaktadır.
Genelde müfessirler, bu “doğurmamış ve doğmamış” âyetinin “Mesîh Allah’ın oğludur” diyen Hıristiyanların[2] veyâ meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söyleyen müşriklerin[3] iddialarına bir cevap olduğunu söylemişler. Bazı müfessirler ise “Lem yelid ve lem yûled” ifâdesinin Allah’ın Zati sıfatlarından “Kıdem” ve “Beka”ya karşılık geldiğine, Zât’ıyla zamandan ve mekândan aşkın olan Allah’ın ezelî ve ebedî yönüne kısaca O’nun mutlak ve sonsuzluğuna bir vurgu olduğu görüşündedirler. Yine bazı Kur’ân yorumcuları da bu âyeti “kendisinden var olmuş meydana gelmiş ikinci bir yapı yoktur ve kendisini var eden de yoktur” şeklinde çevirmişlerdir.
Doğmak ve doğurmak özünde “ayrılmak” olan bir eylemdir. Yâni doğan doğduğundan, doğuran ise doğurduğundan ayrılmıştır. Kısaca, doğan da doğuran da birbirlerine karşı bağımsızlıklarını korumaktadırlar. Ama bu durum yaratılmış varlıkların kendi aralarında geçerli olan ve zincirleme devâm eden bir kuraldır. Allah ile varlık/âlem arasında ise böyle bir kural yoktur. Başka bir ifâde ile yaratılmışlar Allah’tan bağımsız değillerdir ve Allah da bu varlıklar üzerinden tecellî ederek ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Sözünü ettiğimiz bu gerçeklik Kur’ân’da şöyle verilir: “Allah, yedi göğü ve aynı şekilde yeri[n sayısız parçasını] yaratandır. O’nun [yaratıcı] irâdesi, bütün bu [yarattık]ları aracılığıyla kesintisiz tecellî eder ki Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını göresiniz.”[4] Aynı paralellikte bir başka âyette de şöyledir: “Çünkü göklerde ve yerde olan her şey Allah’a aittir ve Allah her şeyi kuşatmıştır.”[5]
Görüldüğü gibi genelde âlemin özelde ise insânın Allah’tan bağımsız/ayrı/müstakil/kopuk bir varlığı yoktur. Daha irfânî bir dille söylersek âlemde görülen sıfatlar/isimler varlıklarını Zât’a borçludurlar ve Zât’tan ayrı değillerdir. Sonra bu varlıklar, Yaratıcı’dan çıkıp gelen şeyler de değildir. Âlem, hem Allah’ın varlığına işâret eder ve hem de O’nun “Zâhir” ismiyle görünen sûretidir. Bu görünen isimler/sıfatlar Allah tarafından âleme/varlığa/eşyâya geçici bir süre için veyâ bir anlık verilmiş değildir. Dalga nasıl denizden ayrı değilse isimler/sıfatlar da Zât’ın bir uzantısı/yansıması ve Zât’ın varlığa destek olduğu bağlantılardır. İşte yaratıcının mutlaklığına vurgu yapan “Lem yelid ve lem yûled”in ifâdesinin bir anlamı da budur.
Âyete bir başka yaklaşım da “Allah vardı ve O’nunla beraber bir şey yoktu”[6] hadisi üzerinden yapılabilir. Daha öncede söylediğimiz gibi “Ahadiyyet” mertebesi tecellînin olmadığı bir bilinemezlik/gayb alanıdır. “Vahidiyyet” ise Hakk’ın kendinden kendine olan ilk tecellîsi ile bilinmezliğini bilinebilirliğe dönüştürdüğü “İsimler ve Sıfatlar” mertebesidir. Bu mertebede varlığın/eşyânın sûrete büründürülmeden önceki “Ayan-ı Sabite”leri Allah’ın ilminde “sabit özler” olarak belirlenmişlerdir. Bu özler aynı zamanda Hakk’ın âlemde kendisini nasıl zuhur ettireceğinin de sınırlarını göstermektedir. Başka bir ifâde ile mümkün varlıklar Hakk’ın mazharlarıdırlar. Daha sonra da “Rahman”ın nefesi bu varlıkları ortaya çıkarmaktadır. Şimdi kısaca anlattığımız ve adına “hilkat” denilen bu oluş süreci; Allah’ın ilminin dışında değildir ve varlık kazanan âlem de Allah’ın dışında oluşmamıştır. Çünkü Allah, evvel ahir olduğu gibi zâhir ve bâtındır.[7] Sonunda tüm –aslında yok/hayal derecesinde olan– bu varlık/eşyâ aslî vechine/hakîkatine geri dönecektir.[8] Görülüyor ki; ne doğan vardır ne de doğuran, her şey Allah’ın ezelî ilminde gerçekleşmektedir. Bu da “Lem yelid ve lem yûled” âyetinin bir başka açılımıdır.
“Lem yelid ve lem yûled” âyetine insân noktasından baktığımızda şunu da ilâve etmemiz mümkündür. İnsân, eğer bu ezelî hakîkaten habersizse/perdeliyse kesret âleminin ona verdiği benlik duygusu ile kendini bu oluşun/sistemin/tecellîler seyrinin dışında görmek gibi bir yanılgıya düşebilir. O zaman da “Tevhid”den sapar; kendini bağımsız, ayrı düşünerek sanki kendi irâdesine sahipmiş gibi Allah’ın mülkünde O’na ortak olacak veyâ kendi zannınca denk düşecek ilâhlara/varlıklara hayatında yer açar ve fonksiyon verir. Yâni bir anlamda yaşamı/hayatı böler ve “bunlar benim saatlerim, bunlarsa Allah’ın saatleri” gibi bir inanışa/şirke kapılır. Hâlbuki İhlâs Sûresi daha ilk âyetinde varlıkta/âlemde/eşyâda yalnızca bölünemeyen Tek’in “Hüviyyet”inin işleyişinden başka bir şey olmadığını yâni bir anlamda “Lâ ilâhe illâ hû” gerçeğinin dışında hiçbir şeyin olmadığını vurgulamıştı. İşte insânın bu gerçekliğe rağmen kendisine “doğmuş ve doğurmuş” düzleminde bir pay çıkarması “Lem yelid ve lem yûled” ifâdesini hiç anlamadığının bir göstergesidir. Belki de “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler”[9] âyeti bu anlayışın bir sitemidir. Bunun tam tersi ise ihlâsı hayata sokmanın ve “kul” hitabını duyan “kul” olmanın bir başka adıdır.
NECMETTİN ŞAHİNLER
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
DİP NOTLAR
[1] İhlâs/3 “Lem yelid ve lem yûled.”
[2] Tevbe/30
[3] En’âm /100
[4] Talâk/12 “Allâhullezî halaka seb’a semâvâtin ve minel ardı mislehunn(mislehunne), yetenezzelul emru beynehunne li ta’lemû ennallâhe alâ kulli şey’in kadîrun ve ennallâhe kad ehâta bi kulli şey’in ilmâ(ilmen).”
[5] Nisâ/126 “Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı). Ve kânallâhu bi kulli şey’in muhîtâ(muhîtan).”
[6] Buhari, Bed’u’l-halk, 1
[7] Hadid/3
[8] Kasas/88
[9] Zümer/67