
Kur’an’da yedi âyet; “Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” cümlesi veya uyarısı ile sona eriyor: Şöyleki:
“Ey iman edenler! Size ne oluyor ki, “Allah yolunda (fi-sebîlillah) seferber (nefr) olun” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası Âhiretin yanında pek azdır.” (Tevbe 9/38)
Yani “ey iman edenler! Peygamber sizlere evinizden gaza için için çıkın dediği zaman, yerlerinizde veya evlerinizde çöküp kaldınız. Yani Allah yolunda gazaya çıkmaktan firar ettiniz. Yoksa dünyanın fani hazzını âhiret nimetlerine tercih mi ettiniz…”
Arkasından böyle yapanlar için apaçık bir tehdit geliyor:
“Eğer Allah yolunda (fi-sebîlillah) sefere çıkmazsanız (nefr olmazsanız), sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir…” (Tevbe 9/39)
Âyetin Hicri 9. yılda zor bir zamanda ve meşekkatle yapılan Tebuk seferine gönülsüzce katılanlarla ilgili olduğu söylenmiştir. (Suyûtî, Esbâbu’n-Nüzûl, s: 212)
Âyette geçen ‘nefr; heyecan verici bir emirden dolayı fırlayıp çıkmak demektir.
Aynı kökten gelen ‘nüfûr’, ürküp kaçmak anlamındadır (Bkz: İsrâ 17/41, 46. Furkân 25/60. Fâtır 35/42. Mülk 67/21).
Bu kelime daha çok olumsuz anlamda kullanıldığı hâlde ‘nefr’ kelimesi, cihad (yoğun gayret) ve savaş için düşmana karşı harekete geçmek, ileri atılmak anlamında kullanılmaktadır. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 6/372)
Düşmana karşı koymak için evlerinden çıkıp bu amaçla bir araya gelen topluluğa ‘nefir’ (İsrâ 17/6), bu topluluğa katılan her bir kişiye de ‘nefer’ denir. (Kehf 18/34. Ahkâf 46/29)
Müslümanların başkanının onları düşmanla mücadele için toplanmaya, ileri atılmaya çağırmasına da ‘istinfar’ adı verilir. Bunun Türkçe’deki karşılığı “genel seferberliktir”.
Rabbimiz Şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! (düşmanlarınıza karşı) tedbirinizi alın da savaşa bölük bölük çıkın, ya da topluca seferber olun.” (Nisâ4/71)
Burada “nefr, seferber olun” emri, savaşa hazırlıklı olun, ya da -gerekirse- savaşa birlikte çıkın şeklinde anlaşılmış.
Nitekim bir başka bir başka âyette bu durum şöyle açıklanıyor:
“Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın (nefr olun) ve mallarınızla canlarınızla cihad edin (yoğun çaba gösterin). Eğer bilirseniz, bu sizler için daha hayırlıdır.” (Tevbe 9/41)
İhtiyaç olduğu zaman fakir zengin, gönüllü gönülsüz, genç yaşlı, yaya veya binekli olarak Allah yolunda seferber olmak Allah’ın emridir.
Bu, İslâm toplumunun kendisini savunma noktasında çok önemlidir. Bu öneminden dolayı Allah (cc) yukarıdaki âyette bu işi hafife alanları kınamaktadır. (Tevbe 9/38)
Müslüman toplumlarda düşmana karşı hazırlıklı, ya da gerekirse mal ve can ile seferber olmayı ağırdan alanlar, toplumun motivasyonunu bozar, savunma hatlarında gediklerin açılmasına sebep olur, savunma savaşına yönelik heyecan ve arzuyu azaltır.
Düşmanlara karşı hazırlı olmak, bunun için Allah yolunda infak ve cihad etmek, yani hem harcama yapmak hem de eldeki bütün imkanlarla çalışmak, sonra da gerekirse bölük bölük, ya da topluca seferber olmak anlamındaki nefr olmak da fi-sebîlillah (Allah yolunda) olmalı.
Bu amacın dışında olabilecek harcamalar, çabalar, kahramanlıklar gösterişten öteye geçmez.
Asabiyye (haksız taraftarlık) uğruna yapılan yatırımlar ve çalışmalar, hamasî çabalar, dünyevî bir çıkar için ferdi ve toplu hareketler, hayır beklentisi olmayan, ilahi bir referansa dayanmayan eylemler Allah (st) katında bir değer kazanmazlar.
Seferber (nefr) olmak hakkındaki âyetler özelde Tebuk Seferiyle ilgili olsa da mesajı ve hükmü geneldir. Zira düşman tehlikesi her zaman vardır. Ancak seferberlik ilanı otoritenin işidir.
Buna karşı müslümanlar da her zaman uyanık; ihtiyaç hâlinde, şereflerini ve vatanlarını korumak üzere seferber olmaya hazır olmalılar.
Nahl 16/91-94. âyetlerde Allah’ın ahdi olarak nitelendirilen yeminlere ve yapılan anlaşmalara dikkat çekiliyor. Bunlara uymanın lüzumu, fesat, fitne aracı yapılmaması gerektiği söylendikten sonra şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın ahdini az bir karşılığa satmayın! Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” (Nahl 16/95-96. Ayrıca bkz: Tevbe 9/121. Nûr 24/38. Ankebût 29/7. Zümer 39/35. Ahkâf 46/16)
Yani, Allah’la yaptığınız sözleşmeyi az bir pahaya değişmeyin!
Bazı insanlar dünyalık çıkarlar yüzünden veya başka zaaflardan dolayı yeminlerini yerine getirmezler, vaadlerinden dönerler, anlaşmalarına uymazlar. Bu şekilde ucuz ve basit çıkarlara aldananlar, bu hatayı yapanlar Allah katında daha değerli ve son bulmayacak olan nimet ve lütufları, ecir ve ikramları kaybederler.
İnsanın ihtiras ve tamahı, takıntıları, küçük hedeflere odaklanması, hatta maddi ve biyolojik istekleri; sağlıklı düşünmesini, aklının ve vicdanının sesini dinlemesini engeller. (Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 3/384)
Bu gibi engeller ancak kuvvetli bir iman, vahyin çağrısına kulak verme ve Rabbimize güven duymakla aşılabilir.
Allah (st) ahidlerini ve yeminlerini yerine getirmeyenleri açık bir şekilde kınıyor.
“Şüphesiz, Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa değişenler var ya, işte onların Âhirette bir payı yoktur. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Âli İmrân 3/77)
Ahd/ahid’in aslı ‘ahide’ fiilidir. Bu da herhangi bir şeyi bir durumdan bir diğerine korumak, bakıp gözetmek demektir. Buradan hareketle koruyup gözetilmesi gereken sözleşmeye, anlaşmaya isim oldu ki maksat da budur. (el-Cürcânî, S. Ş: et-Ta’rifât, s: 161)
‘Ahd’, isim olarak; gereği yerine getirilen şey, emir, taahhüt, yükümlülük, verilen söz demektir.
Bir başka deyişle ‘ahd/ahid’, bir şeyi tavsiye etmek, ya da yapmaya söz vermektir. Bu tek yanlı olabileceği gibi karşılıklı da olabilir.
‘Ahd/ahid’te; yemin, kesin söz verme anlamı vardır. Bir başka deyişle ‘yemin’; ahdin dinî tarafını, ‘söz verme’ de ahlâkî yönünü oluşturur.
“Falan kişi falana ahid verdi, yani ona bunu korumasını istedi” denir.
Aynı kökten gelen ‘muâhede’; şeriat dilinde yalnızca kafirlerden, müslümanların ‘ahd-i emanı’ içine giren kimseler hakkında kullanılır.
‘Zevi’l-ahd’; de aynı manadadır. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/317-319. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 523)
Ahdin koruma anlamından hareketle; akitleşen iki taraf arasındaki belgeye, senede ‘uhdeh’ denmiş.
Ahd, Kur’an’da fiil ve isim olarak 46 yerde; sözleşme, anlaşma ve akit yapmak anlamında kullanılıyor.
Allah ile ‘mîsak/ahd’ yapan insan, dünya hayatında verdiği sözde durmak zorundadır. Bunu da ancak yine Allah’ın İpi’ne tutunarak yapabilir.
Ahd etmek, yani bir şeyi yerine getirmeye söz vermek, sorumluluğu gerektirir. Kur’an, Allah’ın elçisine vahyedilen ve dinin özü olan güzel ahlâk örneklerini sıraladıktan sonra;
“…Ahd’i de yerine getirin. Doğrusu verilen ahd’de sorumluluk vardır.” buyurmaktadır. (İsrâ 17/34)
Mü’minler birine söz verdikleri zaman onun gereğini yaparlar. (Bekara 2/177) Ahdi bozmanın zararı da, ecri de kişinin kendine ait olur.
“Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirse, Allah ona büyük ecir verir.” (Fetih 48/10)
Hüseyin K. Ece
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
TEŞEKKÜRLER. Müstefid oluyoruz